• Kazandığınız her 1000 ÇTL birikiminizi 5 TL ile değiştirip ödeme alabilirsiniz...

Mehmet Akif Ersoy - 12 Mart Anısına Özel Bölüm

YoRuMSuZ

Biz işimize bakalım...
İSTİKLÂL MARŞI’MIZIN TARİHÎ, EDEBÎ, DİNÎ VE KÜLTÜREL KAYNAKLARI

(Bölüm 1)

Marş, bir milletin ortak duygularını, heye- canlarını, ümitlerini, birlikte var olma ve yaşa- ma azmini, millî birlik inancını terennüm eden ahenkli, müzikli olarak söylenen manzum me- tindir. İstiklâl Marşı’mız da var olma yok olma sürecimiz olan Millî Mücadelemizden doğmuştur. Mehmet Âkif bu marşı yazarken bilinçaltında yer etmiş olan bazı tarihî, edebî, dinî, kültürel kaynaklardan yararlanmıştır. Edebî metinler büyük oranda metinler arası, kültürlerarası iliş- kiler içerisinde meydana gelir. Şair ya da yazarlar edebî metinlerini üretirken kendilerinden önce var olan bazı kaynaklardan yararlanırlar, beslendikleri bu kaynaklardan etkilenirler ve ürettikleri metinlerinde bu etkilenmeleri, ya- rarlanmaları, beslenmeleri değişik şekillerde yansıtırlar.

Metinler arası ilişki kurma, olumlu anlamda bir ya- rarlanma olduğu gibi olumsuz anlamda tepki biçiminde de ortaya çıkabilir. Nitekim biz bu incelememizde İstiklâl Marşı’mızda görebildiğimiz metinler arası ilişkileri her kı- tanın tahlili içerisinde sırayla vereceğiz. Bu çalışma bize, Mehmet Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazarken hangi kaynak- lardan beslendiğini ve nelere tepki ortaya koyduğunu gösterecektir.


İstiklâl Marşı’nın konusu: Millî bağımsızlıktır.

İzleği ise şudur: Türk milleti, millî varlığını, dinini, vatanını emperyalist işgalcilere karşı kanının son damlasına kadar korumasını bilir. Hiçbir zaman esir olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Düşman ne kadar güçlü, ne kadar modern silahlarla donanmış olursa olsun Türk milleti, sonuna kadar köle ve sömürge olmamak için imanıyla direnecektir. Dinini, dilini, kültürünü, bütün millî varlığını özgürce yaşayabileceği tam bağımsız ve bağlantısız hür bir Türk vatanı ve devleti onun başlıca hedefidir. Buna engel olmak isteyenlerin sonu hüsran olacaktır.

İstiklâl Marşı’nın Tepkisel Niteliği: Mehmet Âkif, İstiklâl Marşı’nda bir bütün olarak o dönemde her şeyin bittiğini, yok olup mahvolduğumuzu düşünen, bu yüzden korkan, ümitsizliğe, yılgınlığa düşen bir takım kimselere karşı tepkisini ortaya koymuştur. Dolayısıyla İstiklâl Marşı’nı okurken aynı zamanda bu şiirin, o dönemde yılgın ve ümitsiz bir ruh hâliyle yazılmış metinlere tepki olduğunu da düşünerek okumalıyız. Onlardan biri de Mütareke döneminde İngilizler tarafından tutuklanıp Malta Adası’na sürülen Süleyman Nazif’in burada iken Eylül 1920’de yazdığı “Son Nefesimle Hasbihâl” adlı şiiridir. Âkif’in İstiklâl Marşı, bu şiire ve bu şiirin içeriğine uygun başka metinlere tepkisel anlamda bir karşılık gibidir. Yani İstiklâl Marşı’nın kaynaklarından biri de bu ve buna benzer şiirlerdir. Âkif, İstiklâl Marşı’yla Süleyman Nazif’e âdeta “korkma!”, ümitsizliğe düşme, her şey bitti sanılmaz demektedir.

İSTİKLÂL MARŞI’NIN BENTLER HÂLİNDE TAHLİLİ VE KAYNAKLARI​
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.”​
Bu mısralarda her şeyin bitti sanıldığı zamanda bile hiçbir şeyin bitmediği inancının güçlü bir şekilde telkin edilişi imgesini görüyoruz. Millî varlığın devamı inancının kuvvetle vurgulanması imgesi, bazı simgelere bağlı olarak geliştiriliyor. Bunları açalım:

İstiklâl Marşı’mız, “korkma” diye başlar. Olumsuz bir ifadeyle başlaması, bazıları için garip gelmiş olabilir. Birileri bunu eleştirmişlerdir. Mesela Suphi Nuri İleri bu durumu şöyle eleştirmiştir:

“Bu marş her cihetten fenadır. İstiklâlci Türklerin hislerine tercüman olmamıştır. “Korkma” diye başlayan bir marş, Türklerin hakiki ve öz duygu ve heyecanlarının tercümanı olmaz. Türk korkmaz, istiklâl ve inkılap için savaşan Türklerin yüksek ve asil hislerini ve seciyelerini bilseydi hiçbir vakit şu sinire dokunan “korkma” kelimesiyle marşına başlamazdı.”

Âkif’in marşına olumsuz bir ifade olan “korkma” diye başlaması, İslâm kültüründen yansımalar, izler taşır. Zira İslâm’ın temel ilkesi olan kelimeişehadete yani “eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulühü” cümlesi, olumsuz bir ifade olan “lâ” ile başlar. “lâ”, “hayır, yok, değildir” anlamına gelir. Yani “hiçbir tanrı yoktur, ancak Allah vardır” ifadesiyle başlar. İslâm, önce olumsuz durumu, olmaması gereken bir şeyi ortaya koyar, sonra olumlu değeri verir. Âkif de önce olumsuz durum olan korkuyu olumsuzlar, korku yok, korkma der, korkunun olmaması gerektiğini söyler, sonra olumlu değerleri verir.

Ayrıca bu mısralarda geçen metinlerarası ilişkilere ve şiirin tarihsel, kültürel kaynaklarına da bir bakalım: Marş’ın; “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;” şeklindeki ilk mısraı, Hz. Muhammed’in Hz. Ebubekir’le birlikte 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ederken aralarında geçen bir konuşmaya telmihte bulunmaktadır. Hadise şöyle olmuştur:

Mekkeli kâfir Kureyşlilerin baskısının artması sebebiyle bunalan Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir’le birlikte Mekke’den Medine’ye hicret etmeye karar verirler ve gizlice çıkıp yolda Sevr Mağarası’nda konaklarlar. Bu arada müşrikler onların peşine düşmüşlerdir. Kâfirler, Hz. Muhammed’i veya Hz. Ebubekir’i bulup getirene veya öldürene 100 deve verme vaadinde bulunurlar.

Bunu duyan canavar ruhlu bir kısım Mekkeli müşrikler, hemen yola koyulup Sevr Mağarası’nın önüne kadar gelirler. İçerden Hz. Muhammed’le Hz. Ebubekir onların geldiğini görürler. Fakat müşrikler onları görmezler. Bu durumda Hz. Ebubekir çok korkar, telaşlanır ve üzülür. Hz. Muhammed onu yatıştırmak üzere: “Korkma! Üzülme. Allah bizimle beraberdir.” diye teselli verir.

Bu hadiseye Kur’an-ı Kerim’de şöyle değinilir: “Eğer siz ona yardım etmezseniz Allah ona yardım eder. Hani o kâfirler, onu (Mekke’den) çıkardıkları vakit iki kişiden biri iken ikisi mağarada bulundukları sırada arkadaşına: “Korkma, üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.” diyordu. Allah ona sekînet (sükunet, kalp huzuru) indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla güçlendirdi ve kâfirlerin sözünü alçalttı. En yüksek olan ancak Allah’ın kelimesi (Tevhid: Lâilâhe illallah) dir ve Allah azîzdir, hakîmdir.”

Mehmet Âkif de bu hadiseye telmihte bulunarak; kâfirlerin Sevr Mağarası’nı kuşattığı gibi Müslüman Türk milletinin de 1918’den itibaren Anadolu’da İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Amerika’dan oluşan emperyalist Batılı devletler tarafından kuşatıldığı sırada, Türk’ün yok olması demek olan Sevr Antlaşması’yla kıskıvrak kuşatıldığı sırada Peygamberimiz’in Hz. Ebubekir’e söylediği gibi Âkif de; “Ey Türk milleti korkma! Allah bizimle beraberdir” mealinde teselli veriyor, Türk milletinin imanını güçlendiriyordu.

Marş’ın ilk kelimesi olan “korkma” sözü, Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi’nin, İzmir’in 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar tarafından işgal edilince aynı gün verdiği bir fetvada da geçer. Hulusi Efendi fetvasında şöyle der:

Korkmayınız!’… Meyus (ümitsiz) olmayınız!... Bu livâ-yı hamd (Hz. Muhammed’in bayrağı) altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak cihâd-ı mukaddes (kutsal cihat) fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum”.

Mehmet Âkif, İstiklâl Marşı’nı yazmadan önce muhakkak ki bu fetvadan da haberdârdı ve ondan da etkilendi.

Yine bu “korkma!” sözü, o dönemde kuvvetli bir İslâm imanına sahip olan bütün Türklerin içlerinde besledikleri ve kardeşlerine söyledikleri ortak bir söz gibiydi. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun korkmamaları gerektiğini söylüyorlardı. Nitekim Hasan Basri Çantay da bir yazısında aynı şekilde “korkma!” demişti:

“Ey imanlı kardeş! Çok şükür ufk-ı İslâm’da (Müslümanların ufkunda) rehâ ve halâs (kurtuluş) güneşi doğmaya başladı. Dünyanın her tarafında esarete düşen müslümanlar harekete geldi. Ehl-i Salib’in (Haçlıların) yaman kastı artık anlaşıldı. Bütün İslâm âlemi hakk-ı hayatını (yaşama hakkını) müdafaaya, kelimetullahı i’lâya (Allah’ın davasını yüceltmeye) karar ver di. Bugün her vakitten fazla ümitlisin, fakat sabr u sebat et, yılma, usanma, korkma, haydi hamaset (kahramanlık, yiğitlik) meydanına. Allahuekber! (Allah en büyüktür) “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.”

Şafak” kelimesi, temel anlamıyla Güneş’in batı ufkunda batışından hemen sonra oluşan kızıllıktır. Yani akşam vaktinde Güneş’in batışını ifa de eder. Şiirdeki simgesel anlamıyla ise millî Türk varlığı ve devletinin batar gibi oluşunu, ölüm kalım mücadelesi sürecinin en kızıştığı anları temsil eder.

Buna göre mısra, “Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkıp ondan sonra işgale uğrayan Türk milleti, ortadan kalkıyor gibi görünüyor ama korkma, bu bayrak sönmez” anlamı ifade edilmektedir. Ayrıca “şafak” kelimesinin bir de “güneşin doğuşu” anlamı vardır. Şair bunu tevriyeli olarak da kullanıyor. Dolaylı olarak mısrada “güneş gibi doğan, gökyüzünde parıl parıl parlayan bu Türk bayrağı, batmaz” anlamı da saklıdır.

Al sancak” ifadesinde “sancak”, “bayrak” demektir. Bayrak da bir milletin bağımsızlığını, hürriyetini, asaletini temsil eder. Al sancak, kırmızı yani kanlı bayraktır. Çetin savaşlardan sonra her tarafı kana boyanmış yaralı bayrak demektir. Burada ise Güneşi temsilen, Güneş istiaresi olarak kullanılıyor. Bunun simgesel değeri, bağımsız Türk millî varlığıdır. İmgesel karşılığı ise şöyledir: Gurûb vakti gözümüzün önüne ufukta batmakta olan ve her tarafı kızıla boyanmış güneş manzarasını getirelim. Bu, bayrağa benzetiliyor ve dolayısıyla da Türk millî varlığı simgeleştiriliyor.

Bayrakla güneş arası özdeşlik motifi: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısraında Türk milletinin bağımsızlığını temsil eden Türk bayrağı, batmakta olan güneşe benzetilmektedir. Güneşin bayrak olarak algılanması, güneşin bayrakla özdeşleştirilmesi motifi, Hun Türklerinin büyük hakanı Mete (Motun) Han’ın hayatından esinlenilerek oluşturulan Oğuz Kağan Destanı’nda da geçmektedir. Oğuz Kağan, Oğuz beylerine ziyafet verip kendisini kağan ilan ettikten sonra dünya çapındaki fetih felsefesini vurgulamak üzere âdeta bir slogan, bir ilke, bir vecize olarak şöyle der:
“Takı taluy takı müren
Kün tuğ bolgıl kök kurıkan”
Yani:
“Daha deniz daha müren (nehir)
Güneş bayrak gök kurıkan (çadır)”​
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.” mısraındaki “Ocak” ise bir anlamıyla içinde ateşin yakıldığı, yemeklerin pişirildiği, sıcak aile hayatının yaşandığı, aile üyelerinin ısındığı, barındığı ev, aile, soy demektir. Ocak, evde yemek pişirmek ve ısınmak için yakılan ateştir. Bir evde ocak yani ateş yanıyorsa orada insan ve hayat vardır demektir.

Türk milletinin en küçük sosyal birimi ailedir. Aileye büyük önem verilir. Dolayısıyla burada “ocak”, en küçük Türk millî varlığını temsil eder. Şair, “bu vatanda ocak tüten en son ev, en son aile, en son Türk kalıncaya kadar millî varlığımız ve bağımsızlık bayrağımız dalgalanmaya devam edecektir.” demektedir.

Bu durumda bu beyit şöyle okunabilir: Ey Türk milleti! Sakın korkma! Endişelenme, tasalanma, kaygıya, paniğe düşme! Yurdumun, ülkemin, vatanımın üstünde tüten en son ocak yani son aile ocağı, son ev, son fert ortadan kalkmadan bu şafaklarda yüzen al sancağımız, yani batış sürecine giren bayrağımız, millî varlığımız ortadan kalkmaz.

Yani bağımsızlığımızın simgesi olan bayrağımız ve bunun temsil ettiği Türk millî varlığımız, şafaklarda yüzse bile yani batıyor gibi görünse bile sönüp yok olup gitmez. Türk milleti tamamen ortadan kalkmadıkça millî varlığımız, bağımsızlığımız devam edecektir.

Ayrıca buradaki “en son ocak” yani son aile yok olmadıkça, ortadan kalmadıkça milletimiz ve devletimiz varlığını sürdürecektir. Bu konuda ümit kesilmeyecektir. Bütün millet yok olsa, tek bir Türk ailesi kalsa bile hâlâ ümidimiz vardır, inancı kuvvetle vurgulanıyor. Türk milleti, bir veya iki aile bile kalsa ümidini kesmez, tekrar çoğalır, milletini oluşturup bağımsız devletini kurar, inancı simgesel olarak ifade ediliyor. Âkif de tamamen buna benzer bir yaklaşım geliştirmiştir ki bu da tarihsel kültür mirasımızın Âkif tarafından nasıl güncelleştirilerek kullanıldığını gösteriyor.

Tabii bu ifadeler, ülkemizin işgal edildiği, uzun savaşlardan yorgun çıkan milletimizin ümitsizliğe düşer gibi olduğu, ordularımızın dağıldığı, Kuva-yı Milliye şeklinde direnişler gösterdiği, sosyal, ekonomik, siyasi, askerî, psikolojik olumsuzlukların üst üste yığıldığı yılgınlık ve umutsuzluk ortamında Türk milletine yeniden doğruluş ve ayağa kalkış için ümit ve şevk telkin etmektedir. Ordularımıza ve milletimize moral vermektedir.

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.” mısraının kaynaklarından biri de şudur: Denizli’nin işgal tehdidiyle karşı karşıya kaldığı günlerde 1 Temmuz 1920 günü Denizli Türk Ocağı, Ankara’ya bir telgraf çeker ve bu telgrafta şu ifadeye yer verilir: “Denizli gençliği, bir fert kalıncaya kadar canını feda etmeye and içti.”

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;”: Bu mısra, bayrakla millî varlık ve bağımsızlığın özdeşleşmesi imgesini verir. Vatanımızın üzerinde hür bir şekilde dalgalanan Türk bayrağı, milletimizin yıldızıdır ve parlamaya devam edecektir. Her canlının gökyüzünde bir yıldızı olduğu, o canlı yaşadıkça yıldızının parlamaya devam ettiği, ölünce yıldızının da söndüğü inancı vardır. Bu durumda Türk milleti var oldukça yıldızı olan millî bağımsızlığı parlamaya, gökyüzünde bu bağımsızlığın simgesi olan bayrağı dalgalanmaya devam edecektir.

O benimdir, o benim milletimindir ancak.”: Bu mısra da bayrağı korumada ferdî ve sosyal sorumluluk bilinci imgesini verir. Bu mısrada kullanılan “benimdir” ve “milletimindir” kelimelerinin özel bir anlamı var. Biz, Türk bayrağına hem fert fert hem de toptan millet olarak sahip çıkarız. Herkes hem tek başına hem de millet olarak bayrağa sahip çıkma sorumluluğunu üstlenir. Şair burada bize bir sorumluluk yüklemektedir.

Yani Türk vatanında Türk milletinin tam bağımsız ve bağlantısız, hür bir Türk varlığı olarak yaşama iradesi, sadece Türk milletine aittir. Türklerin bağımsızlığı, başkasına devredilemez, manda kabul edilmez, devletimsi emperyalist Batılı Haçlı çetelerin hâkimiyeti altına giremeyiz demektir bu. Türk milletinin idaresi, Türk milletine aittir. Şair, burada esir olmama, köle olmama, sömürge olmama, manda olmama, hür ve bağımsız bir devlet olarak yaşama irademizi ortaya koyuyor.
“Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!”​
Bu kıtada bağımsızlığın üzerine titreme imgesi vardır.

Hilâl” simgesi, teşhis sanatından da yararlanılarak millî bağımsızlığı temsil etmek üzere belirgin kılınıyor. Hilâl, yeni ay demektir. Yeni doğmuş, ince çatılmış kaşa benzer. Fakat 26. ve 27. gecelerdeki aya da “hilâl” denir. Bu, ayın batmaya yüz tuttuğu zamanlardır. Bu durumda Türk millî varlığının batmak üzere olduğu zamanlar, bu incelmiş aya benzetilmektedir. Çehresini çatmış ay da kızgın, sinirli, öfkeli bir hâli ifade eder.

Yani millî bağımsızlık, Türk milletine kendine sahip çıkmada gevşeklik gösterdiği için kaşlarını çatmaktadır. Ayrıca, Millî Mücadele bir yönüyle hilâl-salîb (haç) yani Müslümanlık-Hristiyanlık savaşıdır. Dolayısıyla hilâl, aynı zamanda tüm İslâm dünyasını, İslâmlığı temsil eden bir simgedir. “Hilal” kelimesini oluşturan harflerle “Allah” kelimesi de yazılır. Yani her iki kelimenin harfleri aynıdır. Dolayısıyla biz minarelerimizin ucuna hilal motifini koyarken aslında oraya simgesel olarak “Allah” kelimesini ve onun temsil ettiği değerleri yazmış oluyoruz.

Burada hilal, mecaz-ı mürsel sanatıyla bayrağı temsil eder. Hilal, Türk bayrağının bir parçasıdır. Parça söylenerek bütün kastedilmiştir. Bayrağın nazlanması, millî bağımsızlığın Türk milletinden uzaklaşır gibi olmasının imgesidir.

Ayrıca, nazlı hilâlin surat asmasının (çehresini çatması) sebeplerinden biri de o dönemde işgalci devletlerin kendi bayraklarını çeşitli şehirlerde asmasıdır. Özellikle İzmir, İstanbul gibi şehirlerimizde bol miktarda her yere Yunan bayrakları asılmıştı. Maraş’ta Fransız bayrağı asılmıştı meselâ. Nazlı hilâlimiz yani Türk bayrağımız bunun için surat asmaktadır. Ülkemizde başka bayrakların, başka hâkimiyetlerin varlığına katlanamamaktadır.

Bir de nazlı hilâl, nazlı sevgiliye, geline benzetiliyor. Divân edebiyatımızda sevgilinin kaşları hilâle benzetilir. Türk bayrağı da Türk milletinin sevgilisidir. Divan edebiyatında sevgili, âşığına karşı daima tegafül, kayıtsızlık hâlindedir. Kaşlarını çatarak ters ters bakar ve yüz vermez. Nazlıdır, sevgilisini kaşların çattığı için üzer. Ayrıca nazlı gelinler kuma istemezler. Evlerinde başka kadın istemezler. Başka kadın olursa surat asarlar. Türk bayrağı da kendi evi olan Türkiye’de başka bayrakların dalgalanmasını hiç istememiş ve bunu gördüğünde suratını asmıştır. Âkif o zaman haklı olarak Türk bayrağının yanında başka bayraklara tahammül edememiş yani Türkiye’de sadece Türk istiklâlini istemiş, idaremize başka milletleri ve devletleri ortak etmek istememiştir.

“Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl?”: “Kahraman ırkım” ifadesindeki “kahraman ırk”, Türk milletidir. Burada kan bağına dayalı etnik anlamda bir ırkçılık yoktur. Tam tersine Âkif’in ırkçılık yapmadığını görüyoruz. O geniş görüşlü, olgun, akıllı bir Müslüman-Türk aydınıydı. Kendisi etnik köken bakımından Arnavut’tu. Nitekim bir şiirinde bunu belirtir:
“Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum...
Başka bir şey diyemem..., İşte perişan yurdum!...”​
Türk-İslâm kültürüyle yetişmiş Âkif kişiliği, kimliği, kültürü bu topraklarda şekillenmiş, bu toprakları ve bu milleti benimseyerek kendini Türk hissetmiş ve öyle kabul etmiştir. Nitekim Zağanos Paşa Camii’nde verdiği bir vaazda şöyle der:

“Osmanlı saltanatını i’lâ (yükseltmek) için Karesi (Balıkesir)’nin bu kahraman İslâm muhitinin (çevresinin) vaktiyle büyük fedakârlıklar gösterdiği herkesin malumudur. Rumeli’yi baştanbaşa fetheden hep bu topraktan yetişen babayiğitlerdi. O kahraman ecdadın torunları olduğunuzu ispat etmelisiniz.”

Kahraman Türk ırkının, tarihte olduğu gibi o gün de son Haçlı sürüleri olan emperyalist Batılı işgalcilere karşı Anadolu topraklarını, Türkiye’yi savunacak olması onu heyecanlandırıyor. Burada Avrupalı ırkların Türk ırkını ezmesi, yok etmeye, tarihten silmeye çalışması söz konusudur. Yani barbar, saldırgan Avrupa ırkçılarına karşı yok edilmek istenen Türk ırkının korunması isteği ve savunması görülüyor. Burada bir ırkçılık aranacakça, ancak Batılıların Türklere karşı uyguladığı katliamcı bir ırkçılıktan söz edilebilir.

“Kahraman ırkım” diye hem kendini Türk kabul etmesi hem de Türk ırkının tarihsel bir gerçeklik olan kahramanlığını belirtmesi şovenlik, ırkçılık değildir. Burada Âkif, Türk ırkını başka ırklarla karşılaştırıp Türklerin onlardan üstün olduğunu, ya da Türk ırkının seçkin, kutsal bir ırk olduğunu filan söylemiyor. Burada Türk ırkı başka Müslüman ırklarla karşı karşıya getirilmiyor. Kanı, kökeni, ırkı başka olan insanların bundan gocunmasını, alınmasını gerektirecek bir durum yoktur. Bundan ancak kendi ırklarını üstün ırk görenler ve Türk düşmanları gocunabilir.

Âkif, Türk-İslâm kültürünün yoğurduğu bir asil evlat olarak tüm Müslümanları tek bir millet olarak görmüş, bu anlamda İslâm milliyetçiliği yapmış, hayatını buna adamış bir insandır. Nitekim “sınırlarımız içinde kalan her ırkı milletdaşımız sayıyoruz” der. İslâm kavimleri arasında Türk ırkının kahramanlığını vurgulaması onu gururlandırmakta, kıvandırmakta ve gönendirmektedir. Âkif, kökeni, ırkı ne olursa olsun bu vatanda yaşayan herkesi Türk milleti şemsiyesi altında değerlendirmiş, geniş ufuklu bir aydındır.
 

YoRuMSuZ

Biz işimize bakalım...
İSTİKLÂL MARŞI'MIZIN TARİHÎ, EDEBÎ, DİNÎ VE KÜLTÜREL KAYNAKLARI

(Bölüm 2)


“Celâl” kelimesi, Allah'ın sonsuz güzelliğinin tecellilerinden, yansımalarından birisidir. Allah'ın en genel manada iki güzel sıfatı vardır: Cemal ve Celal. Allah'ın güzelliği lütufla, merhametle, yardımla, cennetle tecelli ederse buna “cemal”, kahırla, cezalandırmakla, cehennemiyle tecelli ederse buna da “celal” denir. Allah'ın “Celîl” ismi, “celal sahibi” anlamına gelir. Âkif, bu manadan hareketle “celal” sıfatını kullanıyor.

Bu iki mısrayı şöyle de okuyabiliriz: “Ey nazlı Türk bayrağı! Türk milleti, varını yoğunu ortaya koymuş hâlde istiklâli için savaşıyor. Emperyalist Batılıları kovuncaya kadar mücadelesi devam edecektir. Bunun için elinden geleni yapıyor. O bakımdan aman kurban olayım ona kızma, celallenme, yüzünü ekşitme, ters ters bakma. Bu kızgınlık, şiddet, öfke niye? Bu fedakâr millete bir gül, tebessüm et, yaklaş, ümit ver, sıcak dur.”

Bir de şairin “Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl?” mısraında eski Türk bayrak anlayışından yansımalar vardır. Eski Türklerde bayrak kutsaldı ve koruyucu bir ruh olarak görülüp algılanırdı. Bayrakta ulu atanın koruyucu ruhunun ve Türk milletine zafer kazandırma özelliğinin bulunduğuna inanılırdı. Bayrağın şiddetle, celalli bir şekilde bakması demek, ondaki ulu ata ruhunun millete, ülkeyi işgal güçlerine niye teslim ettiniz, bayrağı niye yere düşürdünüz, diye kızması demektir. Bu kıtanın ilk iki mısraında ayrıca Âkif, Namık Kemal'in “Hürriyet Kasidesi” nde geçen şu iki beyitten üslup, yaklaşım ve benzetme motiflerini almıştır. En azından Namık Kemal'in bu beyitleri, Âkif'in bilinçaltında onu etkilemiştir. Namık Kemal'in beyitleri şöyle:
“Vatan bir bî-vefâ nâzende-i tannâza dönmüş kim
Ayırmaz sâdıkân-ı aşkını âlâm-ı gurbetten”
(Vatan öyle vefasız, nazlı, güzel bir kadına dönmüş ki, aşkına sadık olanları gurbet elemlerinden ayırmaz.)
“Senindir şimdi cezb-i kalbe kudret setr-i hüsn etme
Cemâlin tâ-ebed dûr olmasın enzâr-ı ümmetten”
(Şimdi kalpleri kendine çekme, gönülleri çelme gücü sendedir, güzelliğini gizleme. Güzelliğin sonsuza kadar milletin gözünden uzak kalmasın).​
“Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;” mısraında şehadete yüklenen tarihsel işlev imgesi vardır. Burada Türk milletinin tarih boyunca iki temel değer için kanını akıtmaktan çekinmemesi vurgulanıyor. Şairin burada “sana” hitabındaki “sen”, “hilal”dir. Hilal ise millî değer bağlamında Türk millî bağımsızlığını, hürriyetini, siyasi istiklâliyetini temsil ediyor. Dinî değer bağlamında ise “Salib” (Haç)e yani Hristiyan dünyaya karşı İslâm dünyasını ve İslâmî değerleri temsil ediyor. Batılılar özellikle hilal kelimesiyle bütün bir İslâm dünyasını ve İslâmî değerleri ifade ederler. Dolayısıyla millî ve dinî değerleri korumak, bunlar için gerektiğinde şehit olmak, Türk milletinin temel vasıfları arasında yer alır.

“Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!”: Bu mısrada Türk milletinin en temel hakkının bağımsızlık oluşu imgesi vardır. Allah'a tapan, haktan ve doğruluktan ayrılmayan Türk milletinin tam bağımsız ve bağlantısız bir millet olarak yaşamasının onun en temel haklarından birisi olduğu vurgulanmaktadır. Âkif, bir vaazında bir Tunuslunun şu sözlerini aktarır: ”Ey Osmanlı Müslümanları! Allah aşkına bizim düştüğümüz mahkumiyete sakın sizler de düşmeyiniz. Saltanatınızın, istiklâlinizin kıymetini biliniz. Çünkü dünyada onsuz yaşamak, meğerse yaşamak değilmiş. Biz bunu pek acı, pek uzun tecrübelerden sonra anladık. İnşallah siz o tecrübelere maruz kalmazsınız.”

Ayrıca bu mısrada İzmir'in işgali üzerine İstanbul'da bir meydan toplantısında Profesör Selahaddin Bey'in yaptığı bir konuşmada geçen şu cümlesinden de etkilenmeler vardır:

“Milletler uyanıyor, devlet oluyorlar, hakkını isteyen bir millet ortadan kaldırılamaz.”

Hakk'a tapan Müslüman Türk milletinin istiklâl içinde yani müstakil bir millet hâlinde yaşaması, yani siyasi, idarî kararlarında bağımsız olması, kendi kültürünü, kendi geleneğini, kendi dinini bağımsız ve özgürce yaşaması, yabancı devletlerin idaresine girmemesi gereğini Hasan Basri Çantay da bir yazısında şöyle vurgular:

“Bir esir kurtarmanın temin ettiği saadet (mutluluk) böyle olursa, acaba miktarı binlere, yüz binlere hatta milyonlara baliğ olan (ulaşan) esir ve mazlum kardeşlerimizin tahlisi (kurtarılması) ne büyük vicdanî saadetler bah şetmez (vermez) bize! Bugün o esirler, o zuafâ-yı mazlûmîn (mazlum zayıflar) hep bize, hep bizim rehâkâr-ı hamiyyet ve imdadlarımıza intizâr edüp (yardımlarımızı bekleyip) duruyorlar. Çünkü yeryüzünde ve İslâm dünyasında Cenab-ı Hakk'ın esaretinden muhafaza buyurduğu (özgürce yaşattığı) tek bir millet varsa o da lillahi'l-hamd ve'l-minne (Allah'a hamd ve şükürler olsun ki) biziz. Saadet-i istiklâle (bağımsızlık mutluluğuna) malik (sahip) gibi görünen bazı hükûmât-ı İslâmiyye (Müslüman hükûmetler) Garb (Batı) pençesinden henüz kendisini kurtaramamıştır.

Maamafih (Bununla birlikte) ey dindaş! İslâm mutlaka hürriyet (özgürlük) ve istiklâl (bağımsızlık) ile yaşar. Küfrün (kafirlerin, Hristiyanların, Avrupalıların) İslâm (Müslümanlar) üzerinde velayet (sahiplik, efendilik) ve hâkimiyeti (üstünlüğü, yöneticiliği) merdûddur (kabul edilemez).”
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”​
Bu kıtada Türk milletinin hiçbir zaman sömürge olmadığı ve olamayacağı inancı, imgesi vardır.

Buradaki “ezel” kelimesini düz anlamıyla zamanın öncesizlik boyutu anlamıyla değil, Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı andan beri hep hür ve bağımsız yaşadığı, başka milletlerin boyunduruğu altına girmediği şeklinde anlamalıyız. Türk milleti, tarih boyunca bu coğrafyada doğrudan doğruya sömürge olmamış tek millettir. Dolayısıyla şair, bu durumu kuvvetle vurgulayarak mübalağa sanatıyla zamanda öncesizlik demek olan ezelden bu yana hür yaşamış, sömürge olmamış bir millet olduğumuzu ifade eder. “Hür yaşarım” ifadesiyle de bundan sonra da öyle kalacağımızı, hür, müstakil bir millet olacağımızı, emperyalist Batılı devletlerin sömürgesi olmamakta kararlı olduğumuzu büyük bir inançla haykırıyor.

Bu kıtanın ilk iki mısraının yazılmasına sebep olan kaynaklardan biri, 10 Ağustos 1920'de Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması'dır. Burada “çılgın”, ülkemizi işgal eden İtilaf devletleridir, yani Batı'dır, Avrupa'dır, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Amerika'dan oluşan Haçlı dünyasıdır. Bu çılgın emperyalist Batı'nın bizi “zincire vurması” ise Sevr Anlaşması, program ve projesidir. Bu Sevr paçavrasında Türk milletine devlet olarak sadece Orta Anadolu'da Adapazarı, Bilecik, Bolu, Eskişehir, Kütahya, Afyon, Ankara, Çankırı, Kastamonu, Zonguldak, Sinop, Samsun, Merzifon, Amasya, Çorum, Yozgat, Kırşehir, Nevşehir, Kayseri gibi yerlerden oluşan küçük bir bölge veriliyor, diğer yerler Haçlılar tarafından paylaşılıyordu. Böylece Türkler, zincire vurulacak ve Anadolu ortasına küçük bir bölgeye hapsedilecektir.

Âkif, Sevr paçavrasının bizi esaret altına almak istemesine tepki duyarak, Türk milletinin her zaman hür yaşamış ve hür yaşama azminde olan bir millet oluşunu haykırıyor.

Ayrıca bu mısralar, söylem olarak Namık Kemal'in “Hürriyet Kasidesi”nde geçen şu mısralarından mülhemdir:
“Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten”
(Zulümle, haksızlıkla hürriyeti yok etmek mümkün müdür? Çalış, eğer gücün yetiyorsa insanlıktan önce anlama, algılama gücünü ve bilme isteğini kaldır, ondan sonra ancak hürriyeti yok edebilirsin.)​
Yine Namık Kemal şöyle der:


“Bir adamın, velev taşlarla beyni ezilsin, fikrince kanaat ettiği tasdîkâtı (onayladığı değerleri) tağyîr etmek (değiştirmek) kâbil midir (mümkün müdür)? Velev hançerle yüreği paralansın, vicdanınca tasdik ettiği mu'tekadâtı (inançları) gönlünden çıkarmak mümkün olabilir mi? Demek ki naklî, aklî, hikemî, siyasi, ilmî, zevkî her nevi efkâr (fikirler) zaten serbest, zaten tabiidir. Değişir se kimsenin icbâriyle (zorlamasıyla) değil, tabiatın ilcâsıyla (doğal seyri içerisinde) değişir.”

İzmir'in işgali üzerine İstanbul'da Sultanahmet Meydanı'nda yapılan bir toplantıya katılan Türklerin havaya kaldırdıkları levhalarda şu cümleler yazılıdır:

“Türk hürdür, esir olamaz.”, “Hak isteriz: 2 milyon Türk, 200 bin Rum'a feda edilemez.”, “Yaşamak istiyoruz, Müslüman ölmez ve öldürülemez.”

Bu cümleler, Âkif'in yukarıda açıklamaya çalıştığımız kıtanın hissiyatıdır. Ezelden beri hür yaşamış ve hür yaşama azmi ve kararlılığında olan Türk milletinin ruhuna tercüman olan ifadelerdir ve Âkif, bu ruha tercüman olmuştur.


“Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!” mısraında Türk milletinin sömürgeleştirilmesinin imkânsızlığı imgesi vardır. Kudurmuş bir şekilde her şeyi göze alarak üzerimize çullanan, aklını, şuurunu, realist düşünme kabiliyetini kaybetmiş işgalci Batılı Haçlı sürüleridir. Şair, onların bu davranışını çılgınlıkla ifade ediyor. Yakalanıp tutulan hayvanları ya da esir edilmek istenen insanları hapsetmek için zincire vururlar. Ellerini ayaklarını zincirle bağlarlar. İşgalci güçler de Türk milletini zincire vurarak esir etmek, sömürgeleştirmek, kıskıvrak kıskaca alıp, köleleştirmek istemektedir. Fakat şair, böyle bir çılgınlığa sadece “şaşarım!” diyerek bunun imkânsızlığını, düşünülmesinin bile saçmalığını ve mantıksızlığını dile getirmektedir.

“Zincire vurmak” motifini Âkif, hem üslup, hem anlam, hem de benzetme motifi olarak değişik bir şekilde Namık Kemal'in “Hürriyet Kasidesi” nde geçen şu iki beytinden ilham alarak kullanmıştır. Namık Kemal şöyle diyordu:
“Değildir şîr-i der-zencîre töhmet acz-i akdâmı
Felekte baht utansın bî-nasîb erbâb-ı himmetten”
(Zincire vurulmuş arslanın kurtulmak için ayaklarının aciz kalması, zinciri kıramaması, kendi suçu değildir. Dünyada kader utansın nasipsiz destekçi ve yardımcılardan.)
“Kemend-i cân-güdâzı ejder-i kahr olsa cellâdın
Müreccahtır yine bin kerre zencîr-i esâretten”
(Celladın can alıcı ipi, urganı öldüren bir yılan bile olsa esaret zincirinden yine bin kere yeğdir.)​
“Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner aşarım;”: Bu mısrada hapsedilme, sömürgeleştirilme, köleleştirilme, köşeye sıkıştırılma isteğine karşı mutlak bir direniş azmi görülür. Kükremiş, coşkun, gürül gürül akma kabiliyetindeki sel, önünde hiçbir engel tanımaz. Önüne çekilen setleri, bentleri yıkar geçer. Türk milleti de kendisi için biçilen rollere, hapsedilmek istendiği sınırlara isyan eden, hiçbir zaman Batılıların dayatmalarını kabul etmeyecek olan hür bir millettir. Hür bir millet olarak yaşamasını imkânsız kılacak tüm engellere karşı koyacak güçtedir.

“Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.” mısraında Türklerin eski efsanevî destanı olan Ergenekon Destanı'na dolaylı bir gönderme vardır. Ergenekon Destanı'nda da Türkler çoğalıp içine sıkıştıkları dağların arasından dağları delerek, demirleri eriterek çıkmışlardı. Etraflarındaki dağları yırtmışlar, enginlere sığmamışlar ve dışarı taşmışlardı. Yani Türk'ün önünde engel yoktur, demirden dağ bile olsa eritir, gene geçer azim ve iradesi vurgulanıyor.

Ergenekon Destanı kısaca şöyledir: Türk boyları arasında Köktürklerin çok kuvvetli olduğu bir sırada etraftaki bütün kavimler, Tatarların öncülüğünde birleşip Köktürkleri ortadan kaldırmayı kurarlar. Köktürklerle diğer milletler savaşa tutuşur. Tatarlar, Köktürkleri yener ve hepsini kılıçtan geçirirler. Sadece Köktürk Hanı İl Han'ın oğlu Kıyan ve eşi ile İl Han'ın kardeşinin oğlu Nüküz ve eşi kaçabilirler. Bunlar, düşmandan saklanmak ve korunmak için sarp dağların arasında insan yolu düşmez, sadece bir atın zor geçebileceği bir yolu olan bir yere sığı nırlar. Etrafı yüksek dağlarla çevrili bu sulak, yeşillik yere “Ergenekon” adını verirler. “Ergene: Dağın kemeri”, “kon: keskin, sarp” demektir. Bu iki aile, burada 400 yıldan fazla kalıp çoğalırlar.

Bir zaman sonra buraya sığamaz olurlar. Aralarında istişare edip oradan çıkmayı, atalarının geniş, düz, güzel yurtlarını tekrar ele geçirmeyi kararlaştırırlar. “Dağların arasından çıkıp göçelim, dostum diyenle görüşelim, düşmanla güreşelim” derler. Fakat çıkacak yol bulamazlar. Bir demirci, dağın bir yerinde demir madeni olduğunu, onu eritirlerse oradan çıkış için yol bulacaklarını söyler. Herkes bu fikri beğenir ve dağın demirden olan o bölgesine odun ve kömür yığarlar. 70 deriden körük yapıp körüklerler. Böylece demirden dağı eritip oradan çıkış için yol bulurlar ve özgürlüğe kavuşurlar. O zaman Köktürklerin hakanı Börte-Çene (Bozkurt)‘dir Önlerine çıkan dostlarla dost olurlar, düşmanları yenerler ve 450 yıl sonra atalarının öcünü alıp ata yurtlarına otururlar.

Bu destanda iki temel motif vardır:

1. Dış baskılar, düşmanlar ya da tabiat şartları tarafından sıkıştırılmışlık, kuşatılmışlık, harici sınırlar tarafından hapsolmuşluk,

2. Bu kuşatılmışlık, sıkıştırılmışlık ortamından ne pahasına olursa olsun kurtulmak, imkânsız görünen engelleri aşmak, dağları demirden bile olsa eriterek o engelleri aşmak ve özgürlüğe kavuşmak. Bu, bir millî özgürlük destanıdır. Bu destan ruhu, tarih boyunca Türk milletine ilham kaynağı olmuştur. Millî Mücadele sürecimizde de başta Yakup Kadri Karaosmanoğlu olmak üzere bazı yazar ve şairler, değişik gazete ve dergilerde Türk'ün Millî Mücadelesini Ergenekon'dan çıkış olarak algılamışlar, Atatürk'ü de Türk'e yol ve yön gösteren önder Bozkurt olarak görmüşlerdi.

Mehmet Âkif'in de bu destandan elbette haberi vardı ve bilerek veya bilmeyerek bilinçaltına yerleşmiş olan Ergenekon Destanı'na ait bazı motifler, o farkında bile olmadan İstiklâl Marşı'na yansımıştır. Âkif, bu dörtlükte de Ergenekon Destanı'na gönderme yapmıştır. Buna göre, Anadolu'da İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve Amerikan işgalcilerinden oluşan sıradağlar tarafından kuşatılan ve belli bir alana; Anadolu içlerine kıstırılan Türk milletinin bu emperyalist dağları demirden, çelikten, zırhtan, tanktan, tüfekten, uçaktan bile olsa bunları eritip, yırtıp aşarak geçeceğini, Türk milleti için hiçbir engelin olamayacağını ve buna olan inancını vurgulamıştır.
“Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?”​
Burada silâh teknolojisinin üstünlüğüne karşı İslâm imanıyla karşı duruş imgesi vardır.

“Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar” mısraıyla, ülkenin batı bölgelerinde yer alan Ege ve Marmara denizlerinin rıhtımlarına Batı'nın çelik zırhlı gemilerinin demirlemeleri, çelikten birer duvar gibi dizilmeleri de kastedilmektedir.

Âkif bir yerde şöyle der: “Ankara… Ya Rabbi ne heyecanlı, halecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa'nın düştüğü gün… Ya Sakarya günleri... Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye'se (ümitsizliğe) düşmedik. Zaten başka türlü çalışabilir miydik? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü.”

Yukarıdaki mısraları Âkif'in bu sözleri ışığında okumak lazımdır.

Materyalizm, mekanizm, pozitivizm anlayışları maddeyi, görüneni esas alır. Pozitivizme göre hayatta, sosyal ve doğal olaylarda geçerli olan determinizm ilkesidir. Bunu savaşa uyarlayacak olursak savaşan taraflardan hangisi sayı ve silah üstünlüğüne sahipse o galip gelir. İstiklâl mücadelemizde emperyalist işgalci Batılı güçler, silah teknolojisi bakımından bizden kat kat üstündüler. En modern silahlarla saldırıyorlardı. Bizimse silahımız yok ya da çok azdı. Olanlar da geri teknolojiye sahipti. Âkif burada Garbın âfâkının çelik zırhlı duvarla sarılmış olduğunu yani Batı'nın silah teknolojisi bakımından çok üstün olduğunu belirtirken; öte yandan pozitivist prangaya isyan ediyordu. Olabilir ama ben de sınır boylarımı, savunma hatlarımı iman dolu göğsü olan Mehmetçiklerle, bütün milletimizle savunuyorum. Benim İslâm kaynaklı mutlak imanım, inancım, her türlü maddî engeli, her türlü modern silahı yenecektir, diyordu.

Âkif, Kastamonu Nasrullah Camii'nde verdiği bir vaazda üstün silah gücünün o kadar etkili olmadığını şöyle belirtir:

”Milletler topla, tüfekle, zırhlı ile, ordularla, tayyarelerle yıkılmıyor, yıkılmaz.”

Son büyük Türk Hakanı Mustafa Kemal Paşa da Âkif'le aynı inanca sahipti. O da pozitivist mantığa direnen bir iman eri idi. Âkif'in direniş imanını o şöyle ifade etmişti:

“Gittiğimiz yol bir iman yoludur. Evet biz on milyonluk küçük ve yorgun bir milletiz. Düşmanlarımız ise pek çoktur ve pek kavi dir (güçlüdür). Vâkıa (Gerçekte) riyazî (matematiksel, maddi güçleri hesaplayarak, yani istatistikî olarak) düşünülecek olursa galebe çalmamız (üstün gelmemiz) müşküldür (zordur). Fakat bizde olan şey onlarda yoktur. Bizde iman kuvveti vardır. Zaten bu mücâhede (savaş) bir iman işidir. İmanı kavi (güçlü) olan buraya gelir çalı şır. İmanı zayıf olana ihtiyacımız yoktur. Biz bin türlü düşmanlarımızın kuvvetine rağmen muvaffak (başarılı) olacağız”

Bu kıtanın ilk iki mısraında düşman ne kadar kuvvetli olursa olsun şairin kendine tam bir güven duygusu vardır. Aynı motif, Dede Korkut Kitabı'nda da görülür. Kazan, kâfirler tarafından esir alınır. Kollarını urganlarla bağlarlar ve ondan kendilerini övmelerini isterler. Kazan ise urganları kırarak güler ve düşmanları değil de kendisini över ve şöyle der:
“Bin bin erden yağı gördümise öyünüm dedüm
Yigirmi bin er yağı gördümise yıylamadum
Otuz bin er yağı gördümise ona saydum
Kırk bin er yağı gördümise kıya bakdum
Elli bin er gördümise el vermedüm
Altmış bin er yağı gördümise aytışmadum
Seksen bin er gördümise segsenmedüm
Doksan bin er yağı gördümise donanmadum
Yüz bin er gördümise yüzüm dönmedüm”​
Ayrıca yukarıdaki 2 mısrada Âkif, aletleri, silahları değil de iradeyi ve imanı önceler. Bu motif, yine Dede Korkut Kitabı'nda vardır. Begil, “hüner atın değil, erindir” der. Burada alet ve silah değil, insan iradesi ve imanı belirleyicidir.

Yine bu mısralar, Millî Mücadele sırasında ülkenin değişik yerlerinde müftülerin, hocaların, din adamlarının ya da başka kanaat önderlerinin, alimlerin, şairlerin, fikir adamlarının yaptıkları birbirine benzeyen konuşmalardan da izler taşımaktadır. Nitekim bunlardan biri olan Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilince Denizlilere yine aynı gün yani 15 Mayıs 1919 günü verdiği bir fetva ile Millî Mücadele'ye çağırır. Bu fetvada, Âkif'in yukarıdaki mısralarıyla hemen hemen aynı manaya gelen şu ifadelere yer verir:

“Silahımız olmayabilir, topsuz tüfeksiz sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklâl aşkı, vatan sevgisi hassasiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazilerdir. Bu mutlak olarak cihâd-ı mukaddestir (kutsal cihattır).”

“Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.” mısraını Mehmet Âkif, Namık Kemal'in “Vatan Şarkısı”nda yer alan şu mısraından ilhamla yazmış olmalıdır. Zira her iki mısra da söylem ve anlayış birliğine sahip. Yani vatanın sınır boylarını biz iman dolu göğüslerimizle, bedenlerimizle kale gibi koruruz demekteler. Namık Kemal'in sözü geçen mısraı şöyle:
“Serhaddimize kal'a bizim hâk-i bedendir”
(Sınır boylarımızın kalesi beden toprağımızdır.)

“Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?”​
Bu mısralarda süflî değerler manzumesinin ulvî değerler manzumesine karşı saldırganlığı söz konusu edilir. Burada iki ayrı toplum ve medeniyetinin karşıtlığı gündeme getiriliyor. DoğuBatı çatışmasının bir yüzünü görüyoruz. “İman” kavramı, simgesel olarak Müslüman Türk milletini, Doğu'yu, İslâm medeniyetini temsil ediyor.
“Kendisine ‘medeniyet' adı verilen canavar” ise İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunanlı ve Amerikalı gibi işgalci güçlerin, Batı toplumlarının haksız çıkarları uğruna, insanlık dışı bir şekildeki emperyalist saldırılarını temsil ediyor. Canavara benzetilen medeniyet, Batının bilim, teknoloji, sanat, kültür gibi olumlu taraflarını değil; tam tersine insanlık dışı sömürgeci uygulamalarını, kitlesel katliamlarını, saldırganlığını, silah gücüyle masum kitleleri öldürmelerini temsil ediyor.

Şair, canını dişine takmış bağımsızlık ve istiklal mücadelesi veren Müslüman Türk milletine seslenerek moral destek, ümit ve cesaret telkin ediyor. Şöyle hitap ediyor: “Kendisine medeniyet denilen ve tek dişi kalmış canavara benzetilen son Haçlı ordularının kudurmuşçasına saldırmalarından ürküp korkma, aldırma, endişeye kapılma! Toplarıyla, tüfekleriyle, bombalarıyla bu medeniyet kisveli işgal canavarı kudurmuş bir hâlde ulusun, bağırsın, böğürsün, gürültüler çıkarsın dursun! Sendeki büyük, güçlü ve sağlam İslâm imanını boğamaz, yenemez. Seni yok edemez. Bilakis sen onu bu imanın sayesinde yenebilirsin. Burada “ulusun” kelimesi, bir köpeğin, canavarın çıkardığı ürkünç sesler anlamındaki ulumasıdır. En son teknolojiyle üretilmiş tank, top, bomba, tüfek sesleri bir canavarın uluması olarak algılanıyor.

Burada ayrıca “medeniyet” terimine şairin yüklediği anlam şudur: Tohumlarını ve köklerini Müslümanlardan aldıkları müspet bilimi geliştirerek makine, teknoloji medeniyetini üreten Batı dünyası, bu ilerlemenin verdiği avantajla kendini medeni, bilimde, fende, teknolojide geri kalmış toplumları da “ilkel”, “primitif”, “geri” olarak görmüştür. Yani dünyayı medeniler ve medeni olmayanlar olarak ikiye ayırmıştır. Fakat Batı, elde ettiği medeniyet imkânlarını insanlığın hayrına, iyiliğine kullanmak yerine sömürü, zulüm ve imha aracı olarak kullanmıştır.

“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?”: Batı, 19. yüzyılda Afrika ve Asya ülkelerini doğrudan işgal ederken oraları kendisine sömürge edinirken, oralarda kolonyal bir yönetim kurarken gerekçesi oralara medeniyet götürmekti. Yani Asya ve Afrika insanları cahil, kültürsüz, medeniyetsiz, ilkel ve vahşi idiler. Avrupalı efendiler onlara medeniyet götürüyorlardı. Sömürü düzenlerini dünya kamuoyuna böyle cilalı bir kılıf içinde sunuyorlardı. Bugün de aynı Haçlı Batılılar, Afganistan'a, Irak'a, şuraya buraya demokrasi götürüyoruz diye giriyorlar. Terimler değişiyor ama öz değişmiyor.
 

YoRuMSuZ

Biz işimize bakalım...
İSTİKLÂL MARŞI'MIZIN TARİHÎ, EDEBÎ, DİNÎ VE KÜLTÜREL KAYNAKLARI

(Bölüm 3)


Millî Mücadele sırasında Batı destekli Yunanlılar Anadolu'muzu işgal ederken İngiliz Başbakanı Daved Lloyd George (1863 1945), Avam Kamarası'nda yaptığı bir konuşmada aynen şöyle demişti:

“Yunan ordusu Anadolu'ya medeniyet götürüyor. Yunan kuvvetle ri kendilerinden bekleneni yapmıştır.”

Emperyalist Batı, özellikle Doğu dünyasını, İslâm dünyasını silah zoruyla, işgalle, zorbalıkla sömürge hâline getirmiştir. Özellikle I. Dünya Savaşı'ndan itibaren medeniyet ürünü olan silahlarla kitle katliamları yapmış, oluk oluk kanlar akıtmış, milletleri boyunduruğu altına almıştır. Âkif, Batı'nın kendini “medeniyet”le özdeşleştirmesini istihzalı bir biçimde vurguluyor. Şunu demek istiyor: Kendilerini medenî olarak gösteren Batı, aslında vahşî bir canavardan ibarettir.

Âkif, “medeniyet” kavramına yüklediği anlamı, neden tek dişi kalmış canavar olarak nitelediği konusunu Kastamonu Nasrullah Camii'nde verdiği bir vaazında şöyle açar:

“Benim bu kürsüden söyleyecek bir sözüm varsa o da Garp (Batı) medeniyeti dediğimiz o rezil âlemin bir an evvel hâk ile yeksân (yerle bir) olmasını temenniden ibarettir. Ey cemaat-ı müslimîn! (Müslümanlar topluluğu) Sakın bu sözlerimden benim ilim düşmanı, marifet (bilgi, hüner, sanat, beceri) düşmanı, terakki (ilerleme, gelişme) düşmanı olduğuma zâhip olmayınız (bu kanıya varmayınız).

Benim bütün insanlar hesabına bilhassa dindaşlarım namına istediğim bir medeniyet varsa o da her manasıyla pek yüksek, namuslu, vakarlı bir medeniyettir, yani bir medeniyet-i fâzıladır (faziletli, erdemli bir medeniyet). Garp medeniyeti maddiyattaki (maddi alanlardaki) terakkisini (gelişimini) maneviyat sahasında katiyen gösteremedi. Bilakis o ciheti (tarafı) büsbütün ihmal etti. Hayır ihmal etmedi; bile bile pâymâl etti (mahvetti, telef etti). Avrupalıların ne mal olduklarını anlayamayanlar zannederim ki bu sefer artık gözleriyle görerek hatalarını tashih etmişlerdir.”

Görüldüğü gibi modern Batı, maneviyatı, insanî değerleri, dinî duyarlığı ortadan kaldırdığı, sadece maddeciliğe, materyalizme, güce, silaha, dünyaya bağlı olduğu için tek boyutlu yani tek dişi kalmış bir canavardır.

“Medeniyet” kelimesinin vurgulanmasının bir özel durumu daha vardır. O da şudur: Yunanlılar, vahşice katliamlarla Anadolu'yu işgal ederken dünya kamuoyuna “biz Anadolu'ya medeniyet götürüyoruz!” diye propaganda yapıyorlardı. Son zamanlarda Amerika Irak'ı işgal ederken aynı propagandayı kullanmıştır. Onlar da: “Biz Irak'a demokrasi götürüyoruz!” dediler ve geldikten sonra 3 milyondan fazla Müslümanı katlettiler, sakat, aç sefil bıraktılar, ülkeyi baştan başa yakıp yıktılar, yaşanamaz bir hâle soktular. Emperyalist Batı'nın işgal mantığı hiç değişmiyor.

“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?” mısraı, aynı zamanda büyük ölçüde Oğuz Kağan Destanı'ndan izler taşıyor. O destanda Oğuz Kağan, Türklerin at sürülerini ve halkı yiyen, ağır bir eziyetle halkı ezen büyük ve yaman bir canavar olan gergedana karşı savaşır ve onu öldürerek kahraman olur.

Bu destan motifi, İstiklâl Marşı'nda yukarıda verdiğimiz mısrada yeni bir şekilde ele alınıp işlenmektedir. Buna göre eski Türk tarihinin kahramanı Oğuz Kağan, milletin at sürülerini yani ekonomik kaynaklarını yok eden, hatta bununla kalmayıp milleti yok eden yani soykırım uygulamak isteyen gergedan canavarının emperyalist faaliyetlerine karşı kahramanca göğüs geren bir figür idi. Millî Mücadele sürecimizde de kahraman Oğuz Kağan'ın karşılığı Türk milletidir, Kuva-yı Milliye'dir, Atatürk'tür.

Ekonomik kaynaklarımızı ele geçirmek isteyen ve bizi yok etmek isteyen gergedan canavarının karşılığı da ülkemizi işgal eden Batılı devletler, İtilaf devletleri, Batı emperyalizmidir. Âkif, burada bilinçli olarak bu Batı emperyalizmine “canavar” diyor. Oğuz Kağan'ın gergedan canavarına karşılık Âkif, döneminin canavarı “medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar”dır.

Batı emperyalizmi de Türk milletinin yer altı ve yer üstü bütün ekonomik kaynaklarına musallat olmuş bir canavardır. Oğuz Kağan zamanının ekonomik değeri at sürüsü idi, Âkif zamanının ekonomik değerleri ise madenlerimiz, limanlarımız, meyvemiz sebzemiz, işletmelerimiz; hasılı her şeyimizdir.
“Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsıca akın.
Doğacaktır sana va'd ettiği günler Hakk'ın.
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.”​
Burada vatanı düşman işgaline karşı sonuna kadar savunma kararlılığı imgesi vardır.

Yurt, Türkiye topraklarıdır. Bu vatan, bizim millet olarak hem maddi ihtiyaçlarımızı karşıladığımız, hem de kültürümüzü, medeniyetimizi oluşturup yaşadığımız kutsal bir topraktır. Millî varlığımızı, millî kimliğimizi, değerlerimizi, inançlarımızı, geleneklerimizi ancak kendimize ait bağımsız bir vatanımızda yaşayabilir ve yaşatabiliriz. Vatan, bizim için sadece karnımızın doyduğu bir toprak parçası değildir. Anadolu toprakları bizim Türk-İslâm kültür ve medeniyetimizin yeşerdiği, serpildiği, geliştiği, yaşandığı bir yerdir. Millî kültürümüzü bir yönüyle Anadolu coğrafyası oluşturmuştur. Bu bakımdan millî kültürle vatan arasında kopmaz bir bağ vardır.

Burada alçak diye belirtilen kesim, ülkemizi işgal eden emperyalist Batılılardır. Onlara alçak denmesinin bazı sebepleri vardır. Alçak, aşağı, soysuz, namert demektir. Buna göre emperyalist Batılı devletler, haksız yere gelip üzerimize saldırmışlar, işgal ve istila zamanında namertçe kadınlarımıza, kızlarımıza, yaşlılarımıza, çocuklarımıza zulmetmişlerdir. Hem milletimizi, hem de dinî ve millî değer ve varlıklarımızı yok etmek istemişler, bu konuda her türlü tahribatı yapmışlardır. Dolayısıyla onların yaptıkları mertlik ve haklılığa dayanan şeyler değildir.

Âkif, Kastamonu Nasrullah Camii'nde verdiği bir vaazda sömürgeci Batılı devletleri şöyle nitelendiriyor: “Uzun zamandan beri devam eden dahilî (iç), haricî (dış) muharebeler (savaşlar), bilhassa Balkan Muharebesi'yle şu Harb-i Umumî (Birinci Dünya Savaşı) bizde can bırakmadı, kan bırakmadı, para bırakmadı, hiç bir şey bırakmadı.

Düşman ise bu kadar kuvvetli. Şerâit-i sulhiyyeyi (barış şartlarını) çârnâçar (mecburen) kabul edeceğiz. Bu, tıpkı silahsız bir adamın dağ başında müsellah (silahlı) haydutlar tarafından kuşatılmasına benzer. İster istemez eşkıyanın emrine boyun eğecek… Pek doğru! Yalnız iki nokta var.

Bir kere o müsellah haydutlar ortalarına aldıkları bîçareden parasını isteseler, üzerindeki elbisesini isteseler, ayağındaki pabucunu, başındaki külahını isteseler biz de vermesini tasvip ederdik (onaylardık). Lakin bununla kanaat etmiyorlar ki. Bîçâre (çaresiz) herifin kollarını, bacaklarını kestikten sonra:

-Boynunu uzat! Kafanı da ver! diyorlar. Mademki teklif bu kadar ağırdır, artık bunu hiç kimse kabul edemez. İster istemez dişiyle tırnağıyla uğraşır, çabalar.”

“Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,” mısraında Namık Kemal'in Deli Hikmet'le müştereken yazdığı Vatan Mersiyesi'nin Deli Hikmet'e ait olan şu mısralarından izler vardır:
“Ey vatan genç idin eyvah tükendin bittin
Bizi alçaklara, hainlere muhtaç ettin
Bunca öksüzlerini kimlere koydun gittin”​
Deli Hikmet, vatanın alçaklar tarafından işgalinden duyduğu üzüntüyü dile getiriyordu. Âkif ise vatanımızın alçaklara teslim edilmemesi gerektiğini vurguluyor.

Âkif'in yukarıdaki mısraında alçakların yurdumuza neden uğratılmaması gerektiğini gösteren bir örnek olayı Hasan Basri Çantay bir yazısında şöyle anlatır:

“Düşmanın en çok hedef-i taarruzu (saldırı hedefi) namuslu, dindar, münevver (aydın) erkeklerle kadınlardır. Bunlara îkâ' ettikleri (dayandırdıkları) şenâyi' (kötü işler) pek elîmdir (elem vericidir). Geçenlerde bize verilen bir habere göre Erdek dahilinde bulunan İslâm eşrafı (önde gelen Müslümanlar) tamamen toplattırılarak Yunanlılara istinad eden
(sırtını dayayan) yerli Rumlar tarafından ağızlarına
“değnek”ten birer “gem” vurulmuştur. Bunları düşürmeksizin tıpkı köpekler gibi bağırmaları, havlamaları teklif edilmiş, değnekler düştüğü hâlde süngülenecekleri de söylenmiştir. Ağızlarından değneği düşüren bedbahtlar fi'l-hakika (gerçekte) dipçik lerle darb u cerh olunmuşlardır (dövülüp yaralanmışlardır). Yine Erdek'te on beş yaşında ..... isminde bir efendinin cebren (zorla) namusuna taarruz edilmiş (sataşılmış), zavallı çocuk bilahare (daha sonra) ölüm döşeğine düşmüştür.”

Hayâsızca akın, emperyalist Batılıların son haçlı saldırısıdır. Hayasızca yani utanmadan, namussuzca, Allah korkusu ve günahtan kaçınma duygusu olmadan yapılan bir saldırganlıktır.

“Doğacaktır sana va'd ettiği günler Hakk'ın”: Burada Allah'tan hiçbir zaman ümit kesmeme inancı dillendirilir. Müslüman kişi, en olumsuz ve kötü şartlarda bile Allah'tan ümidini kesmez. Müslüman için imkânsız diye bir şey yoktur. Allah her şeye kadirdir. O isterse en kötü şartları bile tersine çevirebilir. Maddi sebeplere bakıp da ümit kesmemek lazımdır. Düşman sayıca, silahça çok olabilir, kat kat üstün olabilir ama bu durum onların mutlak anlamda üstün gelecekleri anlamına gelmez. Onun için yılmadan, ümidi kesmeden mücadeleye devam etmek lazımdır.

Bu mısrada dolaylı da olsa değişik bir ifadeyle “Müminlerden özür olmaksızın oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vaat etmiştir.” (4/95) ayetinin içeriği aktarılmıştır. Ayrıca bu mısrada şu ayetin içeriğini de görüyoruz:

“Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez.” (12 / 87)

Dolayısıyla burada Allah'ın Türk milletine vaad ettiği şey, hem dünyada tam bağımsız ve bağlantısız hür bir vatan ve devlet, hem de cennettir. Ayrıca bu mısrada İzmir'in işgali üzerine Halide Edip'in İstanbul'da bir meydan toplantısında yaptığı bir konuşmada geçen şu cümlesinden de etkilenme vardır:
“Her gecenin bir sabahı vardır.”
“Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
”​
Burada Türkiye topraklarının şehit kanlarıyla yoğrulmuş olmasından dolayı kutsallaşması imgesi vardır.

Bu dörtlükte bir bütün olarak bu imge yerleştirilmiştir. Anadolu toprakları, kolay elde edilmiş bir vatan değildir. Türk milleti, buraları uğruna binlerce evladını şehit vererek vatanlaştırmıştır. Dolayısıyla Millî Mücadele'yi idrak eden Türk evlatlarının daha önceki zamanlarda bu vatan uğruna şehit olmuş atalarını düşünerek savaşmaları gerekir. Türk milleti, emperyalist işgalcilere karşı savaşırken gözünün önüne şehit atalarını getirmeli, hep onların fedakârlıklarını düşünerek azimle, kararlılıkla savaşmalıdır.

Anadolu toprakları sıradan, maddi değeriyle ölçülebilen bir toprak değildir. Bu topraklar, ecdad kanlarıyla, İslâmlık ve Türklük değerleriyle cennet vatan hâline getirilmiştir. Kefensiz yatanlar, şehitlerdir. İslâm inancında şehitler kefensiz olarak oldukları gibi, üstlerindeki ile defnedilir. Buraların bizim için manevi değeri çok yüksektir. Bütün dünyalar karşılığında kolayca vaz geçilecek bir yer değildir.

Âkif, Kastamonu Nasrullah Camii'nde verdiği bir vaazında şöyle der: ”Hepiniz bilirsiniz ki buhranlar içinde çarpıp duran bu din-i mübîn (İslâm) bizlere vedîatullahtır (Allah'ın bir emanetidir.) Kahraman ecdadımız (atalarımız) bu sübhanî vedîayı (yüce emaneti) sıyânet (korumak) uğrunda canlarını feda etmişler. Kanlarını seller gibi akıtmışlar. Muharebe (savaş) meydanlarında şehit düşmüşler; râyet-i İslâm'ı (İslâm bayrağını) yerlere düşürmemişler. Mübarek naaşlarını (cesetlerini) çiğnetmişler şeriatın (İslâm'ın) harîm-i pâkine (temiz namus ocağına, yuvasına) yabancı ayak bastırmamışlar. Babadan evlada, asırdan asra intikal ede ede bize kadar gelen bu emanet-i kübrâya (büyük emanete) hıyanet (ihanet etmek) kadar zillet (alçaklık) tasavvur olunabilir mi? Yoksa bizler o muazzam ecdadın (ataların) ahfâdı (torunları) değil miyiz?”

Bu dörtlüğün yazılmasında Âkif'in doğrudan ya da dolaylı olarak yararlandığı, ilham aldığı kaynaklardan biri, Namık Kemal'in “Vatan Mersiyesi”nin şu aşağıdaki bendidir. Hem Âkif'in yukarıdaki dörtlüğü hem de Namık Kemal'in burada vereceğimiz bendi, içerik, söylem ve yorum birliğine sahiptir. Namık Kemal şöyle diyor:
“Vatanı aldığı günler ecdâd (atalarımız)
Geri vermek mi içindi o cihâd
Yâd edin (hatırlayın) kanlarını aşk ile yâd
Geldi toprakları da efgâne (toprakları da feryat etti)
Dâd-res yok mu diyor nâlâne” (inleyerek imdat gönderen yok mu diyor)​

Bu dörtlükte ayrıca şehitlerle ilgili şu ayetin de yansımaları görülmektedir:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın, bilakis onlar Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığı ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Onlar, Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” (Al-i İmran, 169-171)

“Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.” mısraının çıkış noktalarından biri, Namık Kemal'in “Bekçi Türküsü”nde yer alan şu dörtlüğüdür:
“Biz bakmadan sağ u sola
Düşman girdi İstanbul'a
Vatanı sattık bir pula
Ne utanmaz köpekleriz”​
Vatan topraklarını satma, ucuz pahalı demeden yabancılara verme, geçici, basit, sıradan, küçük menfaatler uğruna vatan topraklarından vaz geçme ve elden çıkarma hastalığı, özellikle Tanzimat'tan beri devam ediyor. O zaman Namık Kemal, vatanın satılamayacak kadar kutsal bir değerimiz olduğunu vurguluyordu. Vatanı ucuz pahalı demeden satanları da “utanmaz köpek” olarak nitelendiriyordu.

Mehmet Âkif de bu dörtlükten aldığı ilhamla önceden uyararak Millî Mücadele'mizde Türk milletini vatanı düşmana teslim etmeyin, bize dünyaları verseler bile vatan topraklarından vaz geçmeyin, vatan topraklarını korumak uğruna her şeyinizi gerekirse feda etmekten çekinmeyin diye haykırıyordu.

Âkif yukarıdaki mısrayı destekleyen şu mısraları da söylemiş:
“Doğduğumdan beridir âşığım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”.​
Yahudiler, Filistin toprakları üzerinde bağımsız bir devlet kurmak için çok uğraştılar. Osmanlı Devleti'nin o zamanki büyük dış borçlarını ödemek ve ayrıca o kadar para vermek karşılığında Filistin topraklarından bir parça arazi istediler. Yahudilerin bu isteğine son derece öfkelenen Sultan Abdülhamit, onlara şu karşılığı vermişti:

“Şehid kanlarıyla sulanan topraklar parayla satılmaz! Def olun!”

Sultan Abdülhamit, bu olaya dair şunları söyler:

“... Kan beynime sıçramıştı. Düşün ki, yüzbaşı, makam-ı saltanatımızda bu iki Yahudi (Teodor Hertzel ve Emanuel Karaso), rüşvet teklifi cesaretinde bulunmuşlardı. ‘Terk edin burayı, vatan para ile satılmaz!' diye bağırmıştım. İçeri giren saray adamlarına da, her ikisini almalarını söylemiştim. İşte bundan sonra, Yahudiler bana düşman oldular. Şimdi burada Selanik'te çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin cezasıdır!..”
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.”​
Burada Cennet vatanımız için mutlak bir fedakârlık inancı imgesi vardır.

Bu dörtlük, bir önceki dörtlüğü pekiştiren, destekleyen, kuvvetlendiren bir bölümdür. Her tarafı şehitlerle dolu olan bu cennet vatan için hiçbir fedakârlıktan kaçılmaz. Değerli bilinen her şey, onun için seve seve verilir. İnsanın en değerli varlığı kendi canı, sonra cananı yani sevdiği kişiler, eşi, kardeşi, anne babası, arkadaşı, mal varlığı; bunların hepsi vatanı kurtarmak, korumak uğruna seve seve verilebilecek olan değerlerdir. Vatan hiçbir şeye değişilmez. Türk'ün bağımsız, kendi değerlerini yaşadığı bir vatanı olmadıktan sonra canı, cananı, malı, mülkü ne yapsın?

Bu dörtlükte Âkif, çok kuvvetli bir vatan sevgisini telkin ediyor. Onun bu aşırı vatan sevgisinin kaynağı, kuşkusuz “vatan sevgisi, imandandır”, hadis-i şerifine dayanır.

“Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan, şühedâ!” mısraı, o dönemde pek çok yazı ve konuşmanın üzerinde durduğu temel motiflerden biriydi. Yani Müslüman Türkiye toprakları şehit atalarımızın kanlarıyla boyanmış, her karış toprakta bir şehit yatmaktadır. Bu şehit atalarımızın ruhunu incitmemek, onlara layık olabilmek için bu vatanı sonuna kadar savunmalıyız, gâvura teslim etmemeliyiz. Nitekim bu görüşü dile getirenlerden biri de Hasan Basri Çantay'dı. Bir yazısında şöyle der:

“Bilmem daha hangi zamanı bekliyorsun? İslâm yurdu baştan başa inliyor. Senden bir kan, bir can, bir iman bekliyor. Ah vatan, ah vatan!... Hani Arabistan, hani Efendimizin üzerinde titrediği mübarek Kâbe? Hani o Ravza-i Mutahhara (Peygamberimizin kabriyle Minberin arasındaki alan)? Hani İmam-ı Azam'ın türbesi?

Hani peygamberlerin, evliyanın, şühedânın 99 • hitlerin) kabirleri? Hani güzel ve tarihî Bursa? Hani Emir Sultanlar? Osmanlı ecdadının (atalarının) dünyalara sığ mayan er oğlu erlerin mezarları?... İşte hep bunlar bizlere bakıyor, bizim arslanlığımızı görmek istiyor. Gökte melekler halâsımıza (kurtuluşumuza), muvaffakiyetimize (başarımıza) dualar ediyor, ruh-ı pâk-i Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) (Peygamberimizin temiz ruhu) bizden bugün içün hizmet ve fedakârlık bekliyor. Düşman çarığı, çizmesi altında kalan mübarek kabirlerin sahipleri bizi cenk yerine erlik meydanına çağırıyor.”
“Rûhumun senden ilâhî şudur ancak emeli,
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli,
Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.”​
Burada İslâmî değer ve simgelerin kâfirler tarafından aşağılanmaması ve yok edilmemesi talebi, imgesi vardır.

Millî Mücadele, bir anlamda Müslümanlık-Hristiyanlık savaşı hâlinde cereyan etmiştir. Batılı emperyalist işgal güçleri, Haçlı saldırısı ruhuyla hareket etmişler, Türkiye'deki İslâmî değer ve simgeleri kimi zaman aşağılamışlar, hakaret etmişler, çiğnemişler, ayaklar altına almışlar; kimi zaman yok etmişler ve etmeye çalışmışlardır.

Daha önce Balkan savaşlarında Balkanlardaki camileri ve diğer Türk-İslâm kültür varlıklarını, eserleri yakıp yıkıp yok etmişlerdi. Bugün Balkanlarda Osmanlı-İslâm tarihine ait kültür ve sanat eseri pek kalmamıştır. Millî Mücadele sürecinde de özellikle Yunanlıların İslâmî kurum, değer ve simgelere saldırdığını görüyoruz. 8 Temmuz 1920'de Yunanlılar Bursa'yı işgal edince Sultan Osman'ın türbesini çiğnemişlerdi. Venizelos'un oğlunun Sultan Osman'ın türbesini aşağılayan bir fotoğrafı vardır. Bu Osmanlı tarihinin ve Türklük değerlerinin ayaklar altına alınmasıydı.

O dönemde mabetlerimizin, camilerimizin göğsüne namahremlerin yani Hristiyanların, Haçlıların, Avrupalıların pis ellerinin nasıl değdiğini Hasan Basri Çantay bir yazısında şöyle anlatıyor:

“Mel'unlar (lanetliler) yalnız servet ve ismeti (masumluğu), nüfûs-ı müslimeyi (Müslüman nüfusu) ifna ve imha ile (yok etmekle) kalmayarak şimdi de yüzlerindeki nikâbı (örtüyü) atmak suretiyle doğrudan doğruya mukaddesât-ı diniyyemize (dinî kutsal değerlerimize) tecavüz ediyorlar (saldırıyorlar). Bursa'da, Balıkesir'de, İzmir'de, Akhisar'da ve işgal ettikleri bütün memleketlerde cevâmi-i şerîfeyi (şerefli camileri) rezîlâne (rezil bir şekilde) tevliyet ve tahkir ile (aşağılamakla) uğraşıyorlar. Lafza-i celâl (Allah sözü) levhalarının söküldüğü cami duvarlarına müslümanların gözleri önünde “haç” resimleri nakş ederek (yerleştirerek) bu suretle kâfirâne (kafircesine) emellerini meydana çıkarıyorlar.

Birçok yerlerde minare lerde ehl-i İslâm'ı (müslümanları) huzurullaha (Allah'ın huzuruna), vahdete (Allah'ın birliğine) davet eden müezzinler tahkir edilmiş (aşağılanmış), dövülmüştür. En yüksek bir medeniyet-i İslâmiyyeyi (İslâm medeniyetini) meydana getiren, cihana (dünyaya) adalet, merhamet, hamaset (yiğitlik), mertlik gibi pek kudsî (kutsal) desâtîri (ilkeleri) neşr ü talim eden (yayıp öğreten) Rasulullah Efendimiz Hazretleri'nin “lihye-i saadet”leri (Peygamberimizin sakal kılları) alınarak çiğnenmiş, bu kudsî esasları ilahî bir eda ile kucaklayan “Mushaf-ı Şerife” (Kur'an) bayrakları yırtılmış, şimdiki ensâl-i İslâm (Müslüman nesiller) gibi daima dağınık sokaklara atılmıştır.”

İstiklâl Marşı'nın yazılışından önce de sonra da bu tür olaylar ülkenin her yerinde cereyan etmiştir.

“Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli,” mısraının kaynaklarından biri bu tür olaylardır.

Bu mısraın ilham kaynaklarından biri de Namık Kemal'in “Vatan Türküsü”nde geçen şu dörtlüktür:
“Cümlemizin (hepimizin) validemizdir vatan
Herkesi lutfuyla odur besleyen
Bastı adû (düşman) göğsüne biz sağ iken
Arş yiğitler vatan imdadına”​
Âkif bu dörtlüğün üçüncü mısraından söylem, ifade ve yaklaşım aktarımı yapmaktadır.

“Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli”: Ezan, Müslümanları ibadete, namaza çağırmak veya namaz vaktini bildirmek için müezzin tarafından cami ve minarede günde beş kez okunan tekbir, şehadet ve diğer sözlerdir.

Burada ezan, dinin temelini oluşturan bir simgedir. Bir anlamda İslâm'ı temsil eden bir unsurdur. Ülkemize İslâm medeniyetinin hâkim oluşunun bir belirtisi ve alametidir. Türkiye'nin semalarından bu ezan sesinin sonsuza kadar kesilmemesi gerekmektedir. Vatanımız eğer işgalcilerden kurtarılmazsa ezan sesleri susacak, çan sesleri hâkim olacaktır. Yani İslâm ortadan kalkacak; onun yerine Hristiyanlık hâkim olacaktır. Dolayısıyla Millî Mücadele, bir yönüyle Hristiyanlığa karşı İslâm'ı koruma savaşıdır.

Âkif, Süleymaniye Camii'nde verdiği bir vaazında şöyle demişti: ”İşte Rumeli'nin hâli! Düşman galip geldi, camileri kilise yaptı, ahır yaptı. Mescit bul da namaz kıl; minare bul da ezan oku! Bununla beraber olacağa nispetle bu olmuşlar bir şey değil! Eğer biz gözümüzü açmazsak-neûzü billah (Allah korusun) İslâm'ın dünyada namı (adı) bile kalmayacaktır.”41

Kastamonu Nasrullah Camii'nde verdiği bir vaazında da ezan-çan mücadelesine şöyle değinir: ”Endülüs diyarını gözünüzün önüne getirin. O, cihanın en mamur (bayındır), en medenî, en mütefennin (bilim ve teknikte gelişmiş) iklimi vaktiyle sinesinde on beş milyon Müslüman barındırırken bugün baştan başa dolaşsanız, tek bir dindaşımıza rast gelemezsiniz.

Allah'ın vahdaniyetini (birliğini) garbın âfâkına (Batının her tarafına) ikrar ettiren (kabul ve tasdik ettiren) o binlerce minarenin yerlerindeki çan kulelerinden bugün etrafa teslis velveleleri (üç tanrı gürültüleri) aksediyor (yansıyor).

Şevketin (gücün, kuvvetin, yüceliğin), medeniyetin, irfanın (bilginin) umrânın (bayındırlığın) müntehasına (en son sınırına) varmışken birbirlerine düşerek vatanlarını üç buçuk İspanyol'a karşı müdafaadan (savunmaktan) aciz kalan bu zavallı dindaşlarımızdan olsun ibret alalım da İslâm'ın son mültecâsı (sığınağı) olan bu güzel toprakları düşman istilası altında bırakmayalım.”

Millî Mücadelemiz, emperyalist Batı'nın bizim elimizden Kur'an'ı almak ya da bizi ondan soğutma çalışmalarına bir tepkidir. Âkif de bu dörtlükte onların bu kültür emperyalizmi bağlamındaki Kur'an, İslâm düşmanlıklarına tepkisini en sert biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim 1900 yılında, İngiltere Sömürgeler Bakanı Gladstone, Avam Kamarası'nda Kur'an–ı Kerim'i eline almış ve “Bu Kitap Müslümanların elinde oldukça, bizim onlara hâkim olmamız mümkün değildir. Ya bu Kitab'ı onların elinden almalıyız, ya da Müslümanları ondan soğutmalıyız.” demiştir.
“O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım.
Her cerîhamdan ilâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!”​
Burada vatanın bağımsızlığı karşısında şükür duygusunun, zafer ve bağımsızlık sevincinin mutlak anlamda ifade edilmesi imgesi vardır.

İslâm'da çok istenilen bir şey elde edilince teşekkür etmek anlamında Allah'a şükür secdesi yapılır. Şair, burada en büyük isteğinin vatanın kurtulması olduğunu, bu gerçekleşirse kendisi de hayatta ise bizzat kendisi; kendisi hayatta değilse onun yerine mezar taşının Allah'a coşkun bir şekilde binlerce şükür secdesi yapacağını belirtiyor.

*Maddeden tecerrüd mazmununun aktarımı: Divan şiirinde maddeden tecerrüd (bedenden maddi değerlerin uzaklaşması, insana tamamen manevi değerlerin hâkim olması) mazmunu vardır. Mutasavvıf şair, kanlı gözyaşlarını dökerek, ciğer kanını akıtarak maddi varlığından sıyrılır, tamamen incelip soyut, manevi bir varlık hâline gelinceye kadar maddeden tecerrüd etmeye çalışır. Mehmet Âkif, bu mazmunu yukarıdaki dörtlükte geçen mısralarında değişik bir düzlemde aktarmıştır.

“Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;” mısraında cesedin soyut bir ruh, hayalî bir vücut olarak mezardan kalkıp dirilmesi imgesi vardır. Bu imge, kurgulanışı, yapısı ve özellikleri bakımından Recaizade Mahmut Ekrem'in “Yakacık'ta Akşamdan Sonra Bir Mezarlık Âlemi” şiirinde geçen buna benzer bir imgeden ilham alınarak ya da faydalanılarak üretilmiştir.

Ekrem, ölmüş ya da nerede olduğu belli olmayan bir sevdiğinden ayrılığın ıstırabıyla bir akşam vakti mezarlığa gider. Mezarlıkta derin düşüncelere dalar. Aralarında dolaştığı kabirler onda hüzünlü duygular uyandırır. Bu sırada gece karanlığında mezarlıkta bir vücut, bir insan cesedi hayalen mezardan kalkıp gözünün önüne dikilir. Şair, mezardan dirilmiş gibi algılanan bu hayalî ve soyut cesedi şöyle tasvir eder:
“Semtin sükûn u zulmeti artardı dem be dem
Gûyâ çekerdi ka'rına doğru bizi adem!
Dehşetle doldu hâne-i kalbim fakat yine
Aslâ hayâl ü hâtırıma gelmedi nedem
Nâ-geh tecessüm eyledi karşımda bir vücûd
Bir kahramân-ı işve .. Mehâbetli bir sanem!
Emvâc-ı nûrvârı vücûd-ı latîfini
Örterdi nîm-sütre-i beyzâsı ham be ham
Müdhişti gözleri deheni lerzedâr-ı hışm
Gîsûsu târ mâr idi ebrûları behem
Nûr-ı nigâhı berk-i belâdan nişân idi
Seyyâl bir alevdi lebinden çıkan sitem!
Ref eyleyip hevâya tehevvürle bir elin
Takrîb ederdi nezdime kendin kadem kadem
Ettim kıyâm düşmek için pây-ı kahrına Eyvâh!..
Uçtu gitti o nûr-ı semâ-harem”

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyyet
;​
Hakkıdır; Hakk'a tapan milletimin istiklâl!”
Burada bağımsız millî devlet idealinin gerçekleşmesi talebi imgesi vardır.

Buradaki “şafak” kelimesi, marşın ilk kıtasındaki anlamının tersi bir anlamda kullanılıyor. Daha önce güneşin battığı yer ve zaman bağlamında akşam kızıllığı anlamında kullanılmıştı. Burada ise sabah vakti Güneş'in doğuşu esnasındaki kızıllık, ortalığın gittikçe ağarması anlamında kullanılmıştır.

“Şafak” kelimesinin hem Güneş'in doğuşu, hem de batışı anlamları vardır. Her iki zıt anlamı da içerir. Âkif, bilinçli olarak “şafak” kelimesini şiirin başında batış, sonunda ise doğuş anlamında kullanıyor. Bunun da simgesel bir karşılığı vardır. O da batmak üzere olan Türk millî varlığının yeniden doğması ümidi ve buna olan inançtır.

Hür ve bağımsız kalma isteği kuvvetle vurgulanıyor. Atatürk de “istiklâl ve hürriyet benim karakterimdir” der.

Âkif, daha önce Türk istiklâli hakkında şunları söylemişti:

“Türklerin 25 asırdan beri istiklâllerini muhafaza etmiş bir millet oldukları tarihen müsbet (tarih bakımından ispat edilmiş) bir hakikattir. Hâlbuki Avrupa'da bile mebde-i istiklâli (bağımsızlığın başlangıcı) bu kadar eski zamandan başlayan bir millet yoktur. Türk için istiklâlsiz hayat müstahildir (imkânsızdır). Tarih de gösteriyor ki Türk, istiklâlsiz yaşayamamıştır!”

“Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl” mısraında Türk ırkını kimsenin yok edemeyeceği imgesi vardır. Bu mısra, çok önemli gerçekleri içermektedir. Mehmet Âkif, Arnavut ırkından olmasına rağmen, Arnavut ırkçılığı yapmayıp, yüksek bir Türk ırkına mensubiyet şuuruyla Batılı ırkçıların Türk ırkını yok etmek istemelerine şiddetle tepki duymuştur. Burada Âkif, bazılarının zannettiği gibi Türk ırkçılığı yapmamış; tam tersine Batılı ırkçılığa karşı masum Türk ırkını savunma tavrı ortaya koymuştur.

Irkçılık, kendi ırkını üstün görüp başka ırkları kötülemek ve hatta yok etmeye çalışmaktır. Bu bağlamda Mehmet Âkif, Türk ırkını yüksek görüp başka ırkları aşağılamıyor, onların Türk ırkı tarafından yok edilmesini istemiyor. Tam tersine barbar Batılı saldırgan ırkçılığa karşı Türk ırkını koruyor.

Sonuç olarak Millî Mücadele sürecimiz, Batılıların, yani İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan gibi devletlerin Türk milletini bu coğrafyada ya yok etmek, yani soykırıma tabi tutmak ya da Orta Asya'ya geri sürmek istemelerine karşı bizim var olma, var kalma mücadelemizdir. Millî Mücadele süreci, o dönem için son Haçlı saldırılarına karşı bir savunma, kendini koruma mücadelesidir.

Nurullah Çetin​

KAYNAKÇA
  • Zeki Sarıhan, Vatan Türküsü İstiklâl Marşı, Tarihi ve Anlamı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002
  • Hikmet Sami Türk, İstiklâl Marşı ve Mehmet Âkif Ersoy, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 2004
  • Adalet Ergenekon Çil, Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklâl Marşı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1989
  • Beşir Ayvazoğlu, İstiklâl Marşı Tarihi ve Anlamı, Tercüman Yayınları İstanbul 1986
  • Mehmet Çetin, İstiklâl Marşı ve Mehmet Âkif Ersoy, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 2003
  • “Mehmet Âkif Ersoy Özel Sayısı”, Millî Kültür Dergisi, Aralık 1986
  • M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Âkif Ersoy, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002
  • Yaşar Çağbayır, Bayrak Mücadelemiz ve İstiklâl Marşı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009
 

Sosyalci

Üye
İstiklal Marşı Hakkında 8 İlginç Bilgi

İstiklal Marşı Hakkında Neler Biliyoruz? Mehmet Akif Ersoy’un Yazdığını, Osman Zeki Üngör’ün bestelediğini, 12 Mart 1930‘da kabul edildiğini. Eğer Daha Fazlasını Bilmek İsterseniz Bugün sizler için İstiklal Marşı Hakkında 8 ilginç bilgi derledik.

1) Öncelikle Kim Önerdi?
Milli marş yazılması için öneriyi Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) verdi, öneriyi uygun bulan Milli Eğitim Bakanlığı “İstiklâl Marşı Yazma Yarışması” düzenlendi ve 500 lira ödül koydu.

2) Yarışmaya Kaç Şiir Katıldı?
Yarışmaya 724 adet şiir katıldı, bu 724 şiirden hiçbirisi İstiklal Marşı olmaya uygun görülmemiştir.

3) İstiklal Marşı Nasıl Seçildi?
724 şiirin hMehmet Akif Ersoyiçbirisinin milli marş için uygun görülmemesine karşın Mehmet Akif Ersoy’un “Kahraman Ordumuza” adlı şiiri mecliste okunmuş ve büyük beğeni toplamıştır. 12 Mart 1921 tarihli toplantıda bu şiir İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir.

4) Ödül?
Mehmet Akif Ersoy Yarışma İçin Biçilen 500 liralık ödülü almamıştır. Bu Görevi Ordu Ve Millet İçin Yerine Getirdiğini Söylemiştir.

5) Nerede Yazıldı?
Mehmet Akif milli marşı Ankara’daki “Taceddin Dergahı’nda” yazmıştır.

6) Peki Bestekar?
Milli marşımızın bestecisi Osman Zeki Üngör, Osmanlı sarayında ilk Türk kemancısı olarak yetiştirilmiş olan müzisyendir. Birçok klasik batı müziği bestecisinin keman konçertolarını Türkiye’de çalan ilk Türk kemancıdır.

7) Peki Bu Beste Kaçıncı Oldu?
Yarışma seçici kurulu tarafından Osman Zeki Bey’in eseri beşinci sırada seçilmiştir. Ali Rıfat Bey’in alaturka usuldeki bestesi birinci seçilmiştir.

8) Ama Beste Değişti…
Ancak 1930 yılında Maarif Bakanlığı’nın resmi kurumlara gönderdiği bir genelge ile uygulamada değişiklik yapılmış ve o güne kadar Ali Rıfat Bey’in bestesi ile seslendirilen güfte, Osman Zeki Bey’in batı tarzı bestesi ile seslendirilmeye başlanmış ve devletin resmi marşı haline gelmiştir.
 
Top