CÜBBELİ AHMED HOCAEFENDİ'DEN Mehmet Görmez ve Said Hatipoğluna Reddiyeler

Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde Allâh-u Te'âlâ'ya itâatten sonra Rasûlü'ne itâat etmemiz bizlere emredilmiştir. Şöyle ki Allâh-u Te'âlâ ebedî rahmetine ve cennetine kavuşabilmemiz için bizlere:


''Bir de Allâh(ın bütün emirlerini tutup, fâiz gibi tüm yasaklarından kaçarak, O'n)a ve o Rasûl(ün)e itâat edin, tâ ki siz (Allâh tarafından) rahmet olunasınız.'' (Âl-i 'Imrân Sûresi:132) buyurmuştur.


Farklı farklı sûrelerde geçen sekiz âyet-i kerîmede daha Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e itâat bizlere emredilmiştir ki, bunlar da Âl-i 'Imrân Sûresi'nin 32., en-Nisâ Sûresi'nin 59 ve 69., en-Nûr Sûresi'nin 54. ve 56., Muhammed Sûresi'nin 33., et-Teğâbun Sûresi'nin 12. âyet-i kerîmelerindedir.


Burada kimse: ''Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e itâat, kendisine Kur'an'la bildirilen vahiyler hakkındadır, bunun dışında söylediklerine itâat gerekmez.'' diyemez. Zîrâ âyet-i kerîmelerdeki ''Vav'' harfi atıf için olup, atıf da muğâyeret (başkalık) iktizâ eder. Nitekim ''Ahmed ve Mehmed geldi.'' dendiğinde bu iki kişinin farklı insan oldukları ''Ve'' harfinden anlaşılmaktadır. O zaman demek ki Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e itâat, Allâh'a itâattan farklı bir mânâda anlaşılmalıdır ki o da Allâh-u Te'âlâ'nın Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e vahyettiği ama Kur'ân'da zikretmediği sünnetler husûsunda gereken itâattan ibârettir.


Nitekim İbni Abbâs, Semerkandî, Sa'lebî, Kurtubî, Beyzâvî, ve Ebû Hayyân (Rahimehümullâh) gibi Ehl-i Sünnet müfessirlerin bu âyet-i kerîmelere verdikleri mânâ: ''Rasûl'e, sünnetlerde yâni hadislerle bildirdikleri hususlarda itâat edin.'' şeklindedir. (Fîrûzâbâdî, Tenvîru'l-mikbâs, sh:298; es-Semerkandî, Bahru'l-'ulûm, 1/312; es-Sa'lebî, el-Keşfu ve'l-beyân, 3/342; el-Kurtubî, el-Câmi', 4/203; el-Beyzâvî, Envâru't-Tenzîl, 4/112; Ebû Hayyân, el-Bahru'l-muhît, 3/341)


Yine böylece Yüce Rabbimiz hidâyeti bulmamız için bizlere:


''Bir de ona (Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e) hakkıyla tâbi olun, tâ ki siz (hakka ve hakîkate) hidâyet bulabilesiniz.'' (el-A'râf Sûresi:158'den)buyurmuştur ki Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e: ''Ben sana Kur'ân olarak okuduklarında tâbi olurum, hadis olarak söylediklerine uymam.'' diyen bir kimsenin bu âyet-i kerîmede emrolunduğu şekliyle Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e tâbi olamayacağı âşikârdır.


Ayrıca Allâh-u Te'âlâ:


''Artık o Rasûl size ne verirse onu hemen alın (kabûl edin), sizi neden engellerse hemen (ondan) vazgeçin.'' (el-Haşr Sûresi:7'den) âyet-i celîlesinde bizlere hadîs-i şerîflerin de vahiy olduğunu ve Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in beyanlarına uymak îcâb ettiğini açıklamaktadır.


Bâzılarının dediği gibi bu âyet-i kerîme ''Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in ganîmetten sahâbesine verdiği şeyler'' hakkında değildir, bilakis umûmîdir. Zâten geçerli kaideye göre sebebin husûsiyeti (özel bir konu oluşu) hükmün umûmiyetine zıt düşmez.


Nitekim Ebû Hüreyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen:


''Size neyi emrettiysem onu hemen alın. Sizi neden nehyettiysem ondan hemen vazgeçin.'' (İbnü Mâce, es-Sünen, el-Mukaddime:1, rakam:1, 1/3) hadîs-i şerîfi, Allâh-u Te'âlâ'nın bu âyetteki murâdının umûmî olduğunu, dolayısıyla Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in din husûsundaki bütün emir ve yasaklarının vahiy olup kendileriyle âyet gibi amel edilmesi gerektiğini beyân etmektedir.


Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in Görevi Postacılık Değildir
Şu bilinsin ki; hadisler vahiy olmasaydı Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in görevi sâdece Kur'ân'ı tebliğle sınırlı kalacaktı ki bu da günümüzde bâzı bâtıl görüşlü ilâhiyatçıların dediği gibi postacılıktan öteye geçmeyecekti.


Oysa Allâh-u Te'âlâ:


''Sana da bu (türlü türlü öğüt ve uyarıları ihtivâ eden Kur'ân gibi bir) zikri, kendilerine indirilmiş olan şeyi insanlara açıklayasın diye indirdik.'' (en-Nahl Sûresi:44'den) buyurarak Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e ''Tebliğ'' dışında başka bir vazîfe daha yüklemiştir ki o da ''Tebyîn''dir, yâni âyet-i kerîmelerin mânâlarını açıklama vasfıdır.


Allâh-u Te'âlâ kendisine vahyetmeden Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) hangi âyetin ne mânâya geldiğini nasıl anlayabilir?! Nitekim birçok âyette ''Salât'' emredilirken bunun mânâsı beyân edilmemiştir. Çünkü bu lafız Arap lügatında ''Duâ'' mânâsına gelmektedir. Şimdi bu emrolunan salât vazîfesinin, kıyâm, kırâat, rükû ve secde gibi rukünleri olan ve beş ayrı vakitte kılınması gereken bir farz olduğu Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e Cibrîl (Aleyhisselâm) vâsıtasıyla tatbîkatlı bir şekilde öğretilmeden Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bunu bilmesi düşünülemez. (Cibrîl (Aleyhisselâm)ın namaz vakitlerini öğrettiği hadîs için bakınız: Ebû Dâvûd, rakam:193, 1/107; et-Tirmizî, rakam:149, 1/278)


Yine böylece Kur'ân'da emredilen ''Hacc'' tâbiri, lügat îtibariyle ''Kast etmek'' anlamındayken, bu ibâdetin, ihram, Arafat'ta vakfe ve tavâf-ı ifâza gibi farzları olan, ihramda tırnak kesmek veyâ cinsî münâsebet gibi yasaklar işlendiğinde cezâ gereken ve daha birçok vâcipleri bulunan bir amel olduğu Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e vahyedilmeden nasıl anlaşılabilir?!


Artık bir kimse namazın ve haccın farz olduğunu kabûl edip de bunların nasıl edâ edileceğini beyân eden hadîs-i şerîfleri delil saymadığında bu kişinin namazın ve haccın farziyetini inkâr edenlerden ne farkı kalır. Zîrâ namaz ve hac farz iken nasıl yapılacağı bilinmeyince bunlar hükümsüz olur.


Diğer bir misal olarak, ''Zekât'' kelimesi ''Temizlik'' anlamına gelmekteyken, bunun malın temizliği demek olduğu, maldan kırkta bir verilmesi gerektiği, hayvanlarda bu oranın değiştiği ve bunun ne kadar malı olanlara farz olduğu gibi daha nice husus Kur'ân-ı Kerîm'de beyân edilmemişken Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu husustaki îzahları olmasa farz olan ''Zekât'' ibadeti ile kim amel edebilir?!


Dolayısıyla Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in hadislerini vahiy ve huccet saymayanlar ister istemez Kur'an'daki vahiyleri de anlamsız ve bâtıl kabûl etmiş olmaktadırlar. Çünkü kuru bir ''Salat'' ifâdesi ile mücerred bir ''Hac'' tâbiriyle, miktârı belli olmayan bir ''Zekât'' lafzıyla kalındığında bu emirlerin işlenilemez hâle getirildiği âşikârdır.


Oysa Müslüman olan herkes farz olan bu ibâdetlerin ancak hadislerin beyânıyla tespit edilip yerine getirildiği husûsunda müttefiktir.


Artık bunları mecbûren kabûl edip de ''Erkeklere altının haram olması veyâ sakal bırakmanın vâcip olması gibi meselelerde hadisler delil olmaz.'' demekten daha saçmalık ne olabilir?!


Senin namazın, orucun, haccın dâhil bütün ibâdetlerindeki farzların ve vâciplerin ekserîsi hadîs-i şeriflerle sâbitken ve kimse de buna îtirâz edemezken hadîs-i şeriflerle haramlığı veyâ serbestliği beyân edilen diğer hükümler nasıl reddedilebilir?! Bu ne yaman çelişkidir!


Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e İki Türlü Vahiy Gönderilmiştir, Birisi Kur'ân, Diğeri Sünnettir
Geride zikredilen îzâhattan da anlaşılacağı üzere; Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e iki türlü vahiy gönderilmiştir ki bunlardan biri namazda tilâvet yerine geçmesi hasebiyle kendisine ''Vahy-i Metlüv'' denilen Kur'ân-ı Kerîm'dir. Diğeri ise mânâ bakımından vahiy olmakla birlikte lafzında îcâz vasfı bulunmaması hasebiyle namazda kırâat yerine geçemeyen ve kendisine ''Vahy-i Ğayr-i Metlüv'' denilen hadîs-i şerîflerdir.


Nitekim tâbi'înin ulularından ez-Zührî ve ondan nakil yapan Beyhâkî (Rahimehumellâh): ''Vahyin bir kısmı Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e sır olarak bildirilmiştir, dolayısıyla Nebî (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onu kimseye anlatmamıştır. Diğer bir kısmı ise sır değildir, Bu yüzden onu herkese anlatmıştır, ancak Kur'ân olarak yazılması emredilmediğinden o kısım vahiy Kur'ân âyetleri içerisinde yazılmamıştır. Kur'ân olarak yazılması emredilenler ise Kur'ân âyetleri olarak yazılmıştır.'' demişlerdir. (el-Beyhakî, el-Esmâ ve's-sıfât, sh:198)


Hadîs-i şerîfleri de Kur'ân gibi Cibrîl (Aleyhisselâm)ın Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e inerek tâlim ettiği sâbit olmuştur. Nitekim tâbi'înin ulularından Hassân ibni Atıyye (Radıyallâhu Anh)ın:


''Cebrâîl (Aleyhisselâm) Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e iniyor ve ona Kur'ân'ı bildirdiği gibi sünneti de bildiriyordu.'' (İbnü'l-Mübârek, ez-Zühd, 2/23; ed-Dârimî, es-Sünen, rakam:629, 1/204; İbnü 'Abdilber, Câmi'us beyâni'l-'ılm, rakam:2350, 2/1193) sözü bu hususta delil teşkil etmektedir.


Dolayısıyla hadîs-i şerîfleri delil sayanlar aslında Kur'ân'ı anlamak için sünnete mürâcaat etmektedirler. Nitekim Eyyûb (Radıyallâhu Anh)ın rivâyet ettiğine göre adamın biri, tâbi'înden Mutarrif ibni Abdillâh (Radıyallâhu Anh)a: ''Bize ancak Kur'ân'dan anlatın.'' dediğinde Mutarrif (Radıyallâhu Anh) ona:


''Vallâhi biz Kur'ân'ın yerine başka bir şey aramıyoruz, lâkin Kur'ân'ı bizden daha iyi bilen Zât'ın îzahlarını murâd ediyoruz.'' (İbnü 'Abdilberr, Câmi'u beyâni'l-'ılm, rakam:2349, 2/1193) demiştir.


Yaşadığı dönemde herkesin, onun ilmine muhtaç olduğu tâbi'înden Sa'îd ibni Cübeyr (Radıyallâhu Anh) bir gün Nebî (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den bir hadîs anlattığında bir adam çıkıp: ''Kur'an'da buna muhâlif âyet var.'' deyince Sa'îd ibni Cübeyr (Radıyallâhu Anh):


''Sakın sana Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den bir hadîs naklederken onu Kur'an'la mukâyese ettiğini görmeyeyim, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Allâh'ın kitabını senden iyi biliyordu.'' (ed-Dârimî, es-Sünen, rakam:631, sh:204) demiştir.


Hadîsleri de Allâh-u Te'âlâ İndirmiştir
Allâh-u Te'âlâ hadîs-i şerîfleri de Kendisinin indirdiğini beyan sadedinde:


''Allâh sana o kitabı ve hikmeti indirmiştir.'' (en-Nisâ Sûresi:113'den) buyurmuş ve böylece ''Hikmet''i de Kur'ân gibi indirdiğini bildirmiştir.


Geride de zikredildiği üzere; ''Vâv'' harfi atıf içindir ki mânâsı muğâyerettir, yâni önündeki kelimenin geride geçen kelimeden farklı bir mânâsı olduğunu ifâde eder. Nitekim ''Zeyd ve Amr geldi'' denildiğinde ikisinin farklı iki kişi olduğu anlaşılır. Dolayısıyla burada geçen ''Hikmet'' Kitap'tan farklıdır. Müfessirler de bunu böyle anlamışlardır.


Nitekim Hasen-i Basrî, Katâde, Mukâtil ve Ebû Mâlik (Radıyallâhu Anhum) gibi Kur'ân'ın tefsîrini sahâbeden öğrenmiş olan tâbi'în imamları: ''Bu âyet-i celîlede geçen 'Kitâb' 'Kur'ân'dır, 'Hikmet' ise 'Sünnet'tir.'' demişlerdir. (el-Buhârî, es-Sahîh, et-Tefsîr:277, 4/1796; et-Taberî, Câmi'u'l-beyân, rakam:2078, 3/87; İbnü Ebî Hâtim, rakam:1262, 1/237; İbnü Kesîr, et-Tefsîr, 1/444-445)


İşte Nisâ Sûresi'nin bu âyet-i kerîmesi bizlere hadîs-i şerîfleri de Allâh-u Te'âlâ'nın indirdiğini açıklamıştır ki Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de:


''Allâh-u Te'âlâ bana Kur'ân verdi, O'nun iki misli de hikmet (sünnet) verdi.'' (Ebû Dâvûd, es-Sünen, el-Merâsîl, rakam:534, sh:359) hadîs-i şerîfinde, kendisine Kur'ân'ın iki misli sünnet yâni hadîs-i şerîf vahyedildiğini açıklamıştır.


Kur'ân'da Geçen Bir Mesele Hakkındaki Hükmü Hadîs Açıklar
İşte geride zikredilen delillerden dolayıdır ki büyük muhaddis Dârimî (Rahimehullâh) gibi birçok muhaddis Yahyâ ibni Ebî Kesîr gibi tâbi'înin ulularından nakiller yaparak ''Kur'ân hakkındaki hükmü Sünnet söyler.'' şeklinde baplar açmışlardır. (ed-Dârimî, es-Sünen, rakam:628, sh:204)


Aslında her ikisi de vahiy olduğu için bütün hükümleri ancak Allâh-u Te'âlâ açıklamaktadır. Ancak bâzısını namazda tilâvet yerine geçen Kur'ân vahyi ile, birçoğunu da Kur'ân'dan farkı sâdece namazda tilâvet yerine geçmemesi olan Sünnet ile bildirmiştir.


Bundan dolayı bâzen hadîs-i şerîf âyet-i kerîmeyi tahsîs ve takyîd etmiştir ki öyle yerlerde bütün ümmetin ameli hadîs-i şerîflerin beyânına göre olmuş, âyet-i kerîmenin umûmî hükmüne göre olmamıştır. Nitekim evlenilmesi haram olan kadınları beyân eden Nisâ Sûresi'nin 22-24. âyet-i kerîmelerinde on beş sınıf açıklanmış, peşi sıra:


''Bu(sayıla)n(yasak)ların ötesinde bulunan (kadın)lar sizin için helâl kılınmıştır.'' (en-Nisâ Sûresi:24'den) buyrularak hüküm nihâyete erdirilmiştir.


Bu âyet-i celîlenin zâhirî ifâdesinden, bu ve bir önceki âyet-i kerîmede zikredilen kadınların dışındakilerle evlenmenin helâl olduğu anlaşılmaktaysa da, sünnetteki bâzı deliller bunların dışında kalan bâzı sınıfların da haram olduğuna delâlet etmektedir.


Nitekim bir kadınla halasının veyâ teyzesinin bir nikâhta birleştirilmesi ve dinden dönmüş mürted bir kadınla yeniden İslâm'a girmedikçe evlenilmesinin haramlığı bu âyet-i celîlelerde ifâde edilmemişse de, bu sınıfların harâmiyeti hakkında hadîs-i şerîfler mevcut olduğundan, nikâhı haram olanlara dâhildirler.


Nitekim Ebû Hüreyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen:


''Bir kadınla onun halası, yine böyle bir kadınla onun teyzesi birlikte nikâhlamaz.'' (el-Buhârî, es-Sahîh, en-Nikâh:70, rakam:4820, 5/1965: en-Nikâh:27; Müslim, es-Sahîh, en-Nikâh:33; 40, Ebû Dâvûd, es-Sünen, en-Nikah:12; et-Tirmizî, es-Sünen, en-Nikâh:31; en-Nesâî, es-Sünen, en-Nikâh:47-49; İbnü Mâce, es-Sünen, en-Nikâh:31; Dârimî, es-Sünen, en-Nikâh:8; el-Mâlik, el-Muvatta, en-Nikâh:20-21; Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, 1/78, 217, 372) hadîs-i şerîfi bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de geçen genel hükmü tahsis etmiştir ki aslında iki hüküm de Allâh-u Te'âlâ'ya âit olduğundan burada bir çelişki yoktur, ancak beyan yolları farklı olmuştur.


Yine böylece yiyeceklerle ilgili haramları beyân eden En'âm Sûresi'nin 145. âyet-i kerîmesi yasak yiyecekleri; lâşe, fışkıran kan, domuz eti ve Allâh'tan başkası adına kesilen olmak üzere dört sınıfta sınırlamıştır. Hâlbuki yiyeceklerle ilgili haramların bunlardan çok daha fazla olduğu herkesin malumudur.


Nitekim azı diş sâhibi yırtıcılarla gagalı kuşlar gibi birçok hayvanın yenmesinin harâmiyeti hadîs-i şerîflerle sâbittir ki, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in haram ettikleri de Allâh-u Te'âlâ'nın haramları gibidir.


Nitekim Mikdâm ibni Ma'dî Keribe (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):


''Dikkat edin! Bana Kur'ân verildi, onunla birlikte bir misli de (sünnet) verildi. Âğâh olun! Yakındır ki midesi tok bir hâlde rahat koltuğunda oturan bir kimse: 'Siz Kur'ân'a bakın, onda helâl bulduğunuzu helâl kabûl edin, haram bulduğunuzu da haram sayın.' diyecektir.


Şunu bilin ki; ehlî eşeklerle azı diş sâhibi yırtıcılar(ı yemek) size helâl olmaz. (Bu hükümleri Kur'ân'da bulamasanız da, işte ben bunu size açıklıyorum. Helâl ve haram hükümlerini Kur'ân'dan aldığınız gibi benim hadîslerimden de alın.)'' (Ebû Dâvûd, es-Sünen, es-Sünne:6, rakam:4604, 2/610; Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, rakam:17174, 6/91; et-Tirmizî, es-Sünen, el-'İlm:10, rakam:2664, 5/38; İbnü Mâce, es-Sünen, el-Mukaddime:2, rakam:12, 1/6; el-Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, rakam:19469, 9/556; el-Âcurrî, eş-Şerîa', rakam:94, sh:48; ed-Dârekutnî, es-Sünen, 4/287; İbnü Hibbân, es-Sahîh, rakam:12, 1/120)buyurmuştur.


Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in Hadîslerle Haram Kıldığı Şeylerin Allâh'ın Kur'ân ile Haram Kıldıklarından Bir Farkı Yoktur
Allâh-u Te'âlâ, Rasûlü'nün açıkladığı haramların da kendisinin haram kıldığı şeyler gibi olduğunu beyan sadedinde:


''Allâh ve Rasûlü'nün haram kıldığını haram kabul etmeyenler.'' (Tevbe Sûresi:29'dan) buyurarak Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e hadîs-i şerîflerle bâzı haramları bildirdiğini açıklamıştır.


Şöyle ki bu cümle-i celîle haram olan şeylerin tahrîminin iki yolla sâbit olacağına, bunlardan birinin vahy-i metlüv (namazda okunması geçerli) olan Kitâb (Kur'ân-ı Kerîm) ile sâbit olduğuna, diğerinin ise vahy-i ğayr-i metlüv olan (namazda tilâvete elverişli olmayan) sünnet (hadîs-i şerîfler) ile açıklandığına sarâhaten delâlet etmektedir.


Buna göre Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bir şeyi haram etmesi ile Allâh-u Te'âlâ'nın o şeyi haram etmesi arasında bir fark yoktur. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) kendi keyfine bir şey buyurmamış, ancak Allâh-u Te'âlâ tarafından tebliğde bulunmuştur.


Yine böylece:


''Tertemiz şeyleri (o Allâh'ın adı anılarak kesilen hayvanları ve pis olmayan tüm rızıkları) kendileri için helâl etmektedir, (kan, leş ve fâiz gibi madden veyâ mânen) pis olan şeyleri ise onlar üzerine haram kılmaktadır.'' (el-A'râf Sûresi:157) âyet-i celîlesi Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in helâl etme ve haram kılma yetkisi olduğunu beyân etmiştir ki aslında bu, Allâh-u Te'âlâ'nın Kur'ân dışında vahyettiği hadîs-i şerîflerle Habîbi'ne birtakım helâl ve haramlar bildirdiği anlamına gelmektedir.


Demek ki Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bir şeye haram diyorsa bu Allâh-u Te'âlâ'nın o şeye haram demesiyle eşittir. Nitekim Mikdâm ibni Ma'dî Keribe el-Kindî (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen:


''Bir adam koltuğuna yaslanmış vaziyette otururken ona benim hadislerimden bir hadis nakledildiğinde: ''Allâh-u Azze ve Celle'nin Kitâb'ı bizimle sizin aranızda (hakemlik yapacak)dır. Onda bulduğumuz helâli helâl sayarız, onda bulduğumuz haramı da yasak kabûl ederiz (Kur'ân dışında helâl haram kabûl etmeyiz).' demesi yakındır.


Şunu iyi bilin ki; gerçekten Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in yasakladığı şeyler Allâh'ın haram kıldığı şeyler gibidir.'' (İbnü Mâce, es-Sünen, el-Mukaddime:2, rakam:12, 1/6; Ebû Dâvûd, es-Sünen, es-Sünne:6, rakam:4604, 2/610; Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, rakam:17174, 6/91; et-Tirmizî, es-Sünen, el-'İlm.10, rakam:2664, 5/38; el-Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, rakam:19469, 9/556; el-Âcurrî, eş-Şerîa', rakam:94, sh:48; ed-Dârekutnî, es-Sünen, 4/287; İbnü Hibbân, es-Sahîh, rakam:12, 1/120) hadîs-i şerîifi bu hususta nas teşkil etmektedir.


Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hadîs-i şerîfi diğer mûcizeleri gibi aynen vâki olmuştur. Nitekim günümüzde birçok İlâhiyatçının, hadîsleri İslâm'da delil saymadıkları, fiten (âhir zamanda çıkacak kargaşalarla ilgili) hadîsleri, erkeklerin altın ve ipek kullanması ile sakal traş etmesi gibi harâmiyeti hadîs-i şerîflere dayanan meseleleri reddederken: ''Kur'ân'da böyle bir şey yok!!!'' dedikleri maaleef sıkça müşâhede edilmektedir. Hidâyetten sonra dalâlete düşmekten Allâh-u Te'âlâ'ya sığınırız!
 
Top