Ünlü Filozoflar ve hayatları

Konusu 'Felsefe / Psikoloji' forumundadır ve Suskun tarafından 18 Aralık 2009 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye



    Immanuel Kant


    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]
    22 Nisan 1724 Königsberg – 12 Şubat 1804 Königsberg arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu.Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olmuş ve felsefe tarihinin kendisinden sonraki dönemini belirleyici olarak etkilemiştir.

    Yaşamı

    Kant, eleştirel felsefenin babası olarak kabul edilir. Doğu Prusya’nın Königsberg (Kaliningrad) kasabasında doğdu. Hep burada yaşadı. Üniversite eğitimi sırasında birkaç yıl öğrencilere özel dersler verdi. Eğitimi sırasında Leibniz ve Woolf’dan etkilendi. 1755 tarihinde doçent derecesi aldıktan sonra üniversitede çeşitli sosyal bilimler alanlarında dersler vermeye başladı. Kant başlangıçta fizik ve astronomi alanında yazılar yazdı. 1755 yılında “Evrensel Doğal Tarih ve Cennetlerin Teorisi” adlı eserini yazdı. 1770 yılında Königsberg’de mantık ve metafizik kürsüsüne atandı. 1770′den sonra Hume ve Rousseau etkisiyle eleştirel felsefesini geliştirdi.

    Felsefesi

    Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak bilgi kuramını ön plana çıkartmıştır. Kant’ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bilim yansızdır ve nesneldir.
    O, felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bu amacı gerçekleştirmek için, hem Descartes’ın rasyonalizminden ve hem de Hume’un empirizminden önemli gördüğü öğeleri alarak, transsendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabası vermiştir. O, fenomenal gerçeklikle, yani bizim duyular aracılığıyla tecrübe ettiğimiz dünya ile numenal gerçeklik, yani duyusal olmayan ve akılla anlaşılabilir olan dünya arasında bir ayrım yapmıştır.
    Kant öğretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varoluşu, ruhun ölümsüzlüğü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel öğesinden biri olan deney, tecrübe öğesi metafizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse metafizik alanında bilimsel bilgi olanaklı değildir. Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayrımını insan varlığına uygulayarak, ahlak olanağını kurtarır.

    Immanuel Kant'tan Sözler

    • Aklımda merak, şüphe ve saygı uyandıran iki şey vardır: Üzerimde yıldız gibi parlayan cennet ve içimdeki ahlak yasası.

    • Aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir.

    • Başkalarını kendi amaçlarını gerçekleştirmek için araç olarak görme.

    • Bilgi deneyle başlar ama deneyden doğmaz.

    • Bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz.
    Gerçekte bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir objeyle asla bilemeyeceğimiz bir süjenin birbirlerine olan ilgisinden doğmuştur.

    • Böcek olmayı kabul edenler, ayaklar altında kalıp ezilmekten yakınmamalıdır.

    • Bütün sahip olduğumuz bilginin tecrübe ile başladığına şüphe yoktur.

    • Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar.

    • Her ne kadar inanmasam da bir tanrının varlığını kabul etmek gerekir.

    • İnanca yer açmak için bilgiyi bir kenara bıraktım.

    • İnsanın yaratıldığı böyle yamuk odundan düzgün hiçbir şey yapılamaz.

    • İnsanlar ışığı görmez, ışıkla görür.

    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Thales
    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]

    Bilimsel düşüncenin göreli olarak en arınmış biçimiyle ilkin Miletli Thales’de ortaya çıktığını görüyoruz. Thales, dar anlamıyla felsefe tarihinin başında bulunan düşünürdür. Onun için Yunan felsefesi- dolayısıyla da bu felsefeye dayanan Batı kültür çevresinin felsefesi – Thales ile başlatılır. Nitekim Aristoteles de, Metafizik’indeki sözü geçen felsefe tarihi taslağında,ilk filozof olarak Thales’i ele alır.

    Thales’in hayatı ve felsefesi üzerine bildiklerimiz hem az hem de pek güvenilir değil.Thebai’den İonia’ya gelmiş bir ailedenmiş. Ünlü Atinalı kanun koyucu Solon ile Lidya Kralı Kroisos’un çağdaşı.Aşağı- yukarı 625- 545 yılları arasında yaşamış olduğu sanılıyor.585 yılındaki güneş tutulmasını önceden hesaplayıp haber vermiş.Mısır’da bulunduğu söyleniyorsa da, pek belli değil.Yalnız Mısırlıların geometrisinden çok şey bildiği anlaşılıyor.Aristoteles’ten öğreniyoruz ki, Thales suyu,sıvı olanı, arkhe, yani her şeyin başı, kökü, ilkesi sayıyormuş.Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer, yine suya döner.Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde, sonsuz Okeanos’ta yüzer.

    Thales’in öğretisi, kolayca görülebileceği gibi, mythos ile büsbütün ilgisiz değil.Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (Okyanus)tanrılar ile insanların babasıdır.Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu damythos’un etkisini göstermektedir. Öğretisine mythos böylesine karıştığına göre, Thales’e neden “felsefenin babası” deniyor? Onu “felsefenin babası”yapan, doğu görüşünü deneylere ve bu deneyleri düşünce ile işlemeye dayatmak istemesi, buna girişmesidir.

    Doğayı açıklamak için girişilen en eski denemelere – soyut olarak dile getirilmemiş olsa bile- belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir; bu da: “ Hiç’ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir (Aristoteles, bunu haklı olarak belirtiyor) Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilknedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da, kendi kendisiyle özdeş kalan, kalıcı olan bir ana maddedir,arkhe’dir. Thales’in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan su’dur.Suya anamadde (arkhe) deniyor, her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan, bu ana maddeden çıktığı için de, ondan kurulmuştur.
  3. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Socrates

    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]

    Sokrates (Yunanca: Σωκράτης, M.Ö. 470 Alopeke, Attika - M.Ö. 399 Atina) Yunan Felsefesinin kurucularındandır.

    Heykelci Sofroniskos ile ebe Fenarete'nin oğlu olan Sokrates'in kimliği de başlıbaşına bir felsefi sorundur.

    Sokrates üzerine pek çok eski öykü anlatıldı (Platon, Ksenofon, Aristofanes, Aristoteles, Aristoksenos). Sokrates, edebi verimin yüksek olduğu bir dönemde hiçbir şey yazmadığı gibi, profesyonel "bilgi hocaları"nın ortaya çıktığı bir dönemde öğretmenliği resmi bir meslek olarak da seçmedi. Hayatı boyunca ancak üç kez Atina'dan ayrıldığı söylenir. Bir kez askeri yükümlülük gereği, bir kez de Delfi'ye gidip biliciye danışmak ve orada üzerinde "kendini tanı" sözünün yazılı olduğu Apollon tapınağını görmek için bu kentin dışına çıktı.

    Sokrates genellikle ahlak felsefesinin, yani değer öğretisinin kurucusu olarak bilinirse de, ondan geriye kalan şey, bir öğretiden çok, kişilerin bilincine, özlerinin ne olduğunu göstermeye yönelik bir çabadır.

    Sokrates önceleri doğa bilimleriyle, özellikle de canlı varlıkların çoğalması ve kaybolup gitmesi olgusuyla ilgilendi. Bu amaçla, matematiği ve doğa filozoflarının dünyayla ilgili öğretilerini incelemesi gerekti.

    Yüzeysel bilgiyi aşma ve şeylerin gerçek bilgisine ulaşma isteğiyle, bireylerin davranışlarında ve yaşamlarında temel aldıkları inançları sorgulamaya yöneldi. Sokrates, inançlarını ayrım gözetmeksizin yadsımak için toplumun bütün kesimlerine seslendi; bu tutumu da şiddetli tepkilerle karşılaşması ve trajik bir biçimde ölmesi sonucunu doğurdu.

    Sokrates, her türlü edinilmiş bilgiyi yadsıyan bir düşünceden yola çıkan yöntemiyle, yani diyalog sanatı ya da diyalektikle, insanlara, bilgiye sahip olduklarını sandıklarını, oysa sahip olmadıklarını kanıtlıyordu. Bir karara varmak gerektiğinde, çaresiz kalan muhatapları, kendisinden, sorunla ilgili düşüncelerini aktarmasını talep ettiklerinde, filozofça geri çekiliyor, bu da genellikle muhataplarının öfkelenmesine yol açıyordu.Aynı dönem Atina'sının düşünürleri, Sokrates'in halkı toplayıp, belirli zamanlarda ders vermesini çekemezler,akabinde Sokrates'in bilinenlerin aslında yanlış olduğu söylemi üzerine Sokrates'i mahkemeye verirler.O günlerde Sokrates'in, halk tarafından çok sevilen bir filozof olması sebebiyle, Atina halkı mahkemeyi yakından takip eder. Mahkeme, idam cezasını onaylanmadan önce, hakim Sokrates'e, mevzubahis söylemlerin kendisine ait olmadığını, bu söylemleri inkar ettiğini söylemesi durumunda, idam kararını bozacağını söyler.Sokrates bu teklifi reddeder ve "Ben söylemedim dersem, düşüncelerimin insanlar için hiçbir önemi kalmaz.Beni idam edin, çünkü idam ederseniz, düşüncelerim sizin sayenizde bütün dünya insanlarına ulaşacak ve bundan binlerce sene sonra bile Sokrates adı biliniyor olacak" der. Hakim idamın iptali şartını yineler ve Sokrates "Evet ben bunları söyledim. Sözümün ve düşüncelerimin, hayatım pahasına arkasındayım" der ve af teklifini reddeder.

    Sokrates’in yeryüzündeki son günü Platon tarafından Fedon’da anlatılır — Bir gün ki Sokrates Tebes'li dostları Kebes ve Simnias ile ruhun ölümsüzlüğü üzerine konuşarak geçirdi. Baldıranı içtikten ve ölmek üzere yattıktan sonra son sözleri şunlardı: "Krito, Aeskulapius’a bir horoz borçluyuz; bu yüzden onu öde, sakın unutma." Zehir yüreğine ulaştığında sarsıldı ve öldü, "ve Krito bunu görerek ağzını ve gözlerini kapadı. Bu, Ekhekrates, dostumuzun sonuydu, öyle bir insan ki tüm çağının bizim bildiğimiz en iyisi, ve dahası, en bilgesi ve en gerçeğiydi.".

    Spartalılar Atina'yı savaşta yenip yıkınca Atina'ya Tiranlar hakim oldu. Sokrates entelektüel Atinalılar'ın aksine baskılardan dolayı yurdundan kaçmayıp Tiranların idaresinde yaşamayı sürdürdü. Sivri dilinden dolayı Tiranlar tarafından idama mahkum edilmişken isyan patlak verdi Tiranlar yönetimden gitti. Bu sefer yeni yönetim Tiranlarla işbirliği yapmak, tanrıları aşağılamak vb. suçlamalarla hakkında mahkeme kurdu. Eski Atina devletinde davalara sayıları davanın önemine göre klanlardan seçilmiş yargıçlar bakardı. Sokrates'in davasına 500 civarında yargıç baktı. Suçlular genelde hitabet yetenekleri ile yargıçları etkileyip beraat ederdi. Bu yüzden ağzı iyi laf yapanlar para karşılığı davalılara savunma yazardı. Sokrates hitabet yerine en iyi bildiği diyalektiği sorgulama yöntemini kullandı. Kendini savunmayı ve yargıçlardan af dilemeyi değil fikirlerini savundu. Ölüm cezasının değiştirilmesini dilemedi. İdamı Atina'nın kutsal günü olduğu için ertelendi. Kendisi zindana atıldı. Zindanda hiçbir koruma bırakılmamıştı. Öğrencileriyle birlikte sohbet etti. Kaçması teklifini geri çevirdi. Kaçsaydı suçlu ve hain kabul edilecekti. Kaçmadı, ve bitki zehri içirilerek idam edildi. Öldükten hemen sonra Atinalılar yaptıkları hatanın farkına vardılar. Kendisini dava edenlerden birisini yargılayıp idam ettiler diğerini sürgüne gönderdiler. Sokrates'in büstünü yapıp Atina Tapınağına koydular. Davayı izleyen öğrencisi Platon, savunmasını Sokrates'in Savunması adı altında kitaplaştırdı ve bu eser günümüze kadar geldi.
  4. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]
    Soren Kierkegaard
    Huzursuzluğun Felsefecisi​

    Birçok düşünür onun gerçek bir felsefeci olduğundan kuşku duysa da Kierkegaard korku, ironi, inanç ve özgürlük üzerine yazdığı yazılarla düşünce dünyasına önemli katkılarda bulunmuştur. Gençlik döneminin amacı kendini bulmaktı. Tek başına aramanın zorluklarından olacak, arayışını yazılarını imzalayan öteki-benlerinden oluşan bir ekiple sürdürmüştü.


    Søren Kierkegaard hayatı boyunca hiç ayrılmadığı Kopenhag’da 1813 yılında doğdu. Babası Michael Pedersen Kierkegaard’ın bağlı olduğu Pietizm mezhebinden kaynaklanan melankolisi, günah ve lütuf takıntıları ve acı çekmeye eğilimi, genç Søren’in hayata bakışını derinden etkiledi. İlk eşini çok erken yitirdikten sonra ev sahibesiyle evlenen baba Kierkegaard, yün ticaretinde büyük başarı elde etti. 40 yaşına geldiğinde işi bırakacak kadar zenginleşmişti. Büyük yoksulluk içinde geçen çocukluğunda Michael Pedersen’in Tanrıya lanet etmişliği vardı ve bunun sonucu olan pişmanlık tüm ailenin hayatını etkileyecek kadar derin oldu.
    Kierkegaard 1830’da Kopenhag Üniversitesi’ne girdi ve burada teoloji, felsefe ve edebiyat eğitimi aldı. Annesinin öldüğü sene olan 1834’te ünlü güncesine ilk notlarını düşmeye başladı. Bu yıllarda hayatta ne yapması gerektiğini kestirmeden önce kendisini tanıması gerektiği düşüncesine kapılmıştı. 1837’de üç yıl sonra nişanlanacağı, Latince öğretmeni Regine Olsen’le tanıştı. Regine o dönemde çok rastlanmayan kadınlardandı; henüz yirmisine varmadığı halde evinden ayrılmıştı, tek başına yaşıyordu. 1838’de Kierkegaard babasını kaybetti. Aynı yıl Hans Christin Andersen’in Kun en Spillemand (Sadece Bir Kemancı) adlı romanını acımasız bir biçimde eleştiren ve alaya alan Af En Endnu Levender Papirer (Hala Yaşayan Bir Kağıt Hakkında) başlıklı bir yazı yazdı. 1841’de Regine Olsen’den ayrıldı ve kendini yazmaya verdi. Olsen, daha sonra Alman erken Romantizminin ünlü adlarından edebiyat tarihçisi Friedrich Schlegel’le evlenecekti. Kierkegaard evliliğin ve aile babalığının sorumluluklarının kendisini çağıran felsefi görevle bağdaşmadığını düşünüyordu. Feminizmin erken öncülerinden İsveçli yazar Fredrika Bremer kendisiyle “hayatın başkalaşımları” hakkında tartışmak istediğini bildirdiğinde “kimsenin davetini getirmeyin bana çünkü dansetmiyorum,” diyerek çağrıyı reddetti. Bremer reddedilmenin öcünü yazarla alay ettiği bir kitapla aldı.
    Kierkegaard’ın dikkati çeken ilk kitabı, dönemin egemen felsefesi olan Hegelciliğe eleştiriler getiren doktora çalışması İroni Kavramı oldu. Afsluttende Uvidenskabelig Efterskrift’te (Bir Sonuca Varan Bilimsel Olmayan Notlar'da, 1846) tüm felsefi sistem kurma çabalarına saldırdı ve hakikatin öznellikte olduğunu savundu. Birey inancının öznelliği temelinde kendi hakikatini seçmekte özgürdür. Korku Kavramı (1884), insanın olanakların hiçliğiyle yüzleşmesini ve geleceğin açıklığı ve belirsizliğiyle karşı karşıya kalışının yarattığı kaygıyı temsil eder. Günlüğüne Mayıs 1843’te düştüğü bir notta şöyle yazar:

    “Beni aşırılığa götüren, korkuydu.”

    Korku, her insanın Adem’le aynı şekilde yitirdiği masumiyete dönüş ihtiyacını açıklamaktadır.
    Kıta felsefesine damgasını vuran Hegelci akımlarla çatışırken, Kierkegaard’ın dayandığı temel nokta, kişisel ölümsüzlüğe duyduğu inanç olmuştur. Ona göre Hegel Tanrı’nın kişileşmişliğini yadsıyarak onun yerine “Mutlak Tin”i koymuştur. Hegel’e göre insanın gerçek bireyselliği devletin evrimine gösterdiği uyumda yatar: “Dünya tarihi, dünyanın yargılanmasıdır.” Kierkegaard, Hegel’in soyutlamalarına karşı derin bir kuşku besliyordu. Ona göre hayat Hegel’in öngördüğü biçimde, bürokratik bir tarzda akılcılaştırılamazdı ve Tanrıya inanç kuramsal bir sorunun çözümü değil, özgür bir inanma edimiydi. Hegel’in felsefi amacı tarihi nesnelleştirerek kişisellikten sıyırmaktı; oysa Kierkegaard’a göre felsefe filozofların bireysel çabalarının ürünüydü. Bu düşünce, Kierkegaard’ın çeşitli mahlaslarla yazdığı yazıların kendi aralarındaki tutarsızlıklarını bir ölçüde hafifletir.
    1846’da Kierkegaard’ın felsefesi ve kişiliği, Corsaren adlı bir mizah dergisinin hedefi oldu. Yayımlanan karikatürler nedeniyle yazar yazmayı bırakmayı bile düşündü. İşler, ayaktakımının yazarı sokaklarda taciz etmesine kadar vardı. Bu deneyimlerin ardından “nerede kalabalık varsa hakikatsizlik oradadır” diye yazacak, güncesinde kendisini ‘kahkaha şehidi’ olarak anacaktı.
    Kierkegaard, inancın kurumsallığıyla ilgili itirazlarını yalnızca yazılarında dile getirmedi. 1854’te yeni psikopos atanırken ‘devlet kilisesi’ anlayışına itirazlarını kamusal alanda dillendirdiyse de kimse onu dinlemeye yanaşmadı. Düşünüre göre Danimarka’da işlerlikte olan halkın sözde kilisesi, dinin gerçek rolünü felakete yol açacak biçimde gasbediyordu. Kierkegaard’ın kendisi de öğreniminin doğal sonucu olarak papazlık yapma yetkisine sahipti; ama hiçbir zaman papaz olarak çalışmadı. Boşu boşuna teoloji düşünürü olarak kabul edilmeyi bekledi.
    1848’de ruhsal bir kriz yaşadı. Ölüm hakkında düşünmeye başladı ve beklenmeyen bir şey yaparak katedraldeki bir törene katıldı. Indøvelse In Christendom (Hristiyanlık Pratiği) adlı kitabı 1850’de, Anti-Climacus mahlasını kullandığı Hvad Christus Dømmer om Officiel Christendøm (İsa Resmi Hristiyanlığı Nasıl Yargılardı? ) ve Guds ForanderlighetTanrının Değişkenliği) adlı kitaplarını 1855’te yayımladı. 1855 güzünde, ölümünden sonra “Hristiyanlık”a Saldırı başlığı altında basılacak bir dizi makale üzerinde çalışırken bir omurga hastalığına yakalandı ve bir ay sonra 11 Kasım 1855’de hayatını kaybetti. (
    Kierkegaard oldukça verimli bir yazardı. Yaratıcılığının doruğunda olduğu 1830’larda, altı ay içinde çeşitli mahlaslarla yazdığı, kimileri bir diğerinin taşlaması niteliğinde olan on iki kitap yayımladığı oldu. Felsefe Parçaları ya da Bir Parça FelsefeAfsluttende Uvidenskabelig Efterskrift’te Kierkegaard mahlaslarla yazdığı çeşitli kitapların kendisine ait olduğunu itiraf etti. (1844) yalnızca üç ay içinde yazılmıştı. Kitap, büyük bir başarısızlık oldu; üç yıl içinde sadece 200 adet kadar satılabildi.
    Kierkegaard, hakikatin en iyi biçimde insanın hayatın alışkanlarıyla ilişkisi sınanarak, bağımlılıklarla yüzleşerek ortaya çıkarılabileceğini söylüyordu ve bunun örneklerini Victor Eremita adıyla imzaladığı Enten/ Eller’de (Ya/ Ya Da) vermişti. Hayatın estetize edilmiş tarzını anlatmak için seçtiği örnekler, genel olarak Regine Olsen’le yaşadığı ilişkinin çeşitli anlarından seçilmişti. Yapıtın, Baştan Çıkarıcının Günlüğü’nü de içeren ilk cildi hedonizme, onun deyişiyle ‘estetik hayat’a ayrılmıştı. Yargıç William adlı evli bir karakter üzerinden anlattığı ikinci ciltte ise, ilk deneyim dizisinin tersi olan ‘düşünümsel hayat’ın betimlemesine yer veriyordu. Olsen’e davranışlarının kendisine yüklediği suçluluk duygusu Korku Kavramı’nın yazılışında etkili olmuştur. Yazar bu kitapla dünyayı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sartre’ın popüler hale getireceği angst kavramıyla tanıştırır. İspanyol yazar Unamuno, yalnızca Kierkegaard’ı özgün dilinden okuyabilmek amacıyla Danca öğrenmiştir.
    Kierkegaard, soyut ve kişiselliksiz düşüncenin kesinlikle değerli olduğuna inanmış olmakla birlikte, hayat onun için yalnızca mantıktan ibaret değildi. Ludwig Wittgenstein, Kierkegaard’ı eleştirdiği Vermischte Bemerkungen’de (Karışık Notlar) “bilgelik tutkusuzdur,” diye yazar; “ama Kierkegaard’ın inancı, bunun tersine, bir tutkuyu çağrıştırır.”
    “Varoluşa bağlandığı yolda hakkikat özneldir. Yalnızca, kendi çabalarımızla, sorumluluğunu üstlenerek ve kendi hayatımızın parçası haline getirerek kavradığımız şey hakikattir. Bir Hristiyan olmak yetmez; düşüncesiz kilise müdavimlerinin de Hristiyan olması gerekir.”
    Belli bir duruşu sürdürmekteki gönülsüzlüğü nedeniyle, bazı düşünürler Kierkegaard’ın felsefeye bir şey katmadığını iddia etmişlerdir. Kierkegaard da kendi yapıtlarında yalnızca nasıl Hristiyan olunacağı sorusuna yoğunlaştığını söylemiştir. “Son Yargı’dan sonra cehennemde yalnızca bir günahkar kalırsa ve o ben olursam, o dipsiz kuyudan Tanrının adaletini kutlayacağım."
  5. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Francis Bacon
    (1561-1626)

    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]

    Kimi felsefe tarihçilerinin "modern felsefe"yi çoğunluk yapıldığı üzere Descartes ’la değil de kendisiyle başlattıkları, bilimsel deneycilik düşüncesinin . öncülüğünü yapmış İngiliz fılozof ve denemeci. Locke' tan Hume'a, John Stuart Mill'den Bertrand Russell 'a uzanan İngiliz deneyciliğinin kurucusu olarak görülen Francis Bacon geniş bir yelpazeye yayılan kuramsal ve yazınsal yapıtlar üretmiştir.

    Bacon erken modern bilimin başarılarından doğan "yeni" deneyciliğin öncülüğünü yapmıştır. Yetkelere başvurulmasına ve dolayısıyla skolastisizme karşı çıkan Bacon , insanlığa gerekenin bilimsel bir pratiğe dayanan yeni bir tutum ve yöntembilgisi olduğunu düşünür. Bilgiye ulaşmanın amacı her şeyden önce insanlığın iyiliğidir. Doğa bilimlerinin yeniden düzenlenmesi üzerine pek çok deneme yazan Bacon in bu konudaki en önemli çalışması Yeni Organon ' dur. Adını Aristoteles'in "mantık külliyatı"ndan atan Yeni Organon geleneksel bilimsel araştırma yöntemlerinden kopuşun ilk işaretlerini verir. Bu yapıt Bacon in bilimleri yeniden düzenleme girişiminin bir parçası olarak da görülebilir. İki bölümden oluşan Yeni Organon 'un birinci bölümü tümevarım yöntemine niçin gereksinim duyulduğunu temellendirirken, ikinci bölüm bu yöntemin uygulamaları üzerinde yoğunlaşır. Bacon birinci bölümde kendi zamanında yaygın olarak kabul gören Aristotelesçi a prioıi tümdengelimli yöntemi reddedip insanın anlama yetisini gözlem ve deneyde temellendirmeye girişir. Bacon 'ın önerdiği seçenek açık bir biçimde a pos teriori tümevanmlı yöntemdir. Bacon'a göre ilkin doğayı deneyler aracıliğıyla gözlemleyip verileri toplamamız, ardından ne bildiğimizi çözümlememiz ve sonunda da ulaştığımız en güvenilir doğrulara göre hareket etmemiz gerekir. Bacon doğaya ilişkin kestirimlerde bulunma ile doğayı yorumlamayı birbirinden ayırır: Kestirimlere inanmak için çok az neden bulunmaktadır; bunlar kolaylıkla ve aceleyle vapılan genellemelerdir. Yorumlar ise şeylere nüfuz etmemizi, onlara yaklaşmamızı olanaklı kılan çeşitli verilere dayanır. Yorumlar her zaman kolaylıkla kabul edilmeseler de açıkçası doğayı açıklamanın en güvenilir yöntemi olarak düşünülmelidirler, Bacon'a göre bu "yeni mantık", bu yeni düşünme yolu Aristotelesçi tasımın, örnekleri basit sıralamaya dayanan tümdengelimli mantığının yerini alacaktır.

    Bacon yeni teknolojilerin keşfedilmesine götüren "deneysel denetim" ya da "denetimli deney" aracıliğıyla doğayı egemenliğimiz altına alarak ona müdahale etmemiz gerektiğini düşünmektedir. Ancak doğaya egemen olmak için önce onu iyice tanımak, hangi nedensel yasalarla nasıl işlediğini iyice bir anlamak gerekmektedir: "Bilmek, egemen olmaktır." Ne var ki nedensel yasaların bilgisine ulaşmanın önünde çok iyi bilinen engeller bulunmaktadır İnsan zihni bir- takım boş düşüncelerle, ıvır zıvır kuruntularla dolup taşmaktadır. Bacon doğayı yorumlayarak açıklamaktan çok ona ilişkin acele kestirimlerde bulunmamıza yol açan yanlış kanı ve önyargılara dayali düşünceleri "zihnin putları" (idols of ıhe mind) diye adlandırır.

    "Putlar kuramı' Bacon 'ın insanın dil, gelenek ve imgelem tarafından yaratılan yapıntılara körü körüne bağlanmasının zararli ve yıkıcı etkilerini betimleyen Yeni Organon adli yapıtında genel bir ideoloji kuramına dönüştürülür. Bacon gerçek bilgiye ulaşma yolunda insan zihnine çeşitli sorunlar çıkaran hatalı akılyürütmelerin kaynağı olarak tanımlayıp genelde yanlış varsayımlar, yanılsamalar, önyargılar, yanliş kanılar ve eğilirrılerden oluştuğunu düşündüğü "zihnin putları'nı dört ayrı öbeğe ayırır.

    Adını Platon'un "*mağara benzetmesi"nden alan"mağara putları" ise tek tek bireylere özgü egilimlerden oluşur. Bireyler kişisel alişkanliklarından ve dolayısıyla önyargılarından etkilenmeye yatkındırlar. Bireyler çevre, eğitim, toplumsal ilişkiler ve biraz da okumalarından edindikleri davranış kalıplarına dayanan kanılar oluşturmaya sonuna dek açıklarlar. Böyle olunca da her birey doğaya kendi küçük penceresinden baktığından doğanın bütününü ıskalar.

    Bacon 'ın dile çıkmazcasına yerleştiğinden ötürü zihnin putlarının en tehlikelisi olarak gördüğü "çarşı putları' :)dolfoıi), soyut ve anlamları muğlak sözcüklerin kullanılışından kaynaklanır. Kimi sözcükler-anlamlı oldukları düşünülse de- gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmayan, varolmayan şeyleri temsil ederken, kimi sözcükler de gerçek, varolan şeyleri adlandırmalarına karşın kafa karıştıracak ölçüde karmakarışık tanımlanıp kullanılmaktadırlar. Sonuçta, belirli bir düşünceyi aktarmak için yanliş sözcük ya da sözcükler seçilirse, sözdağarı dayanaksız temeller üzerine kurulursa, ifade edilen düşünce de yanliş olmaya yazgılı olur.

    Aslında tüm bu dogmalar yıgınının sahip olduğu tek özellik ustaki sözel inşalar olmalarıdır. Oysa ki gerçek bilgi edinme süreci sözcükleri ustalıkla kullanmaya değil, doga yasalarının keşfıne dayanır. Görüldüğü üzere, Bacon zihnin tüm putlarının deneye dayanmayan düşüncelerden kaynaklandığını, zihnin ancak derinlerine işleyen kendi yarattığı putlardan kurtulduğunda doğa yasalarının deneye dayanan bilgisini araştırmak için kendisini özgür kılacağım öne sürer. Bacon 'ın başlattıgı çizgide, zihnin putlarının yerle bir edilmesi tasarısı, Nietzsche' nin Putların Alacakaranlığı nda Bacon Sokrates ve Kant 'a yönelik eleştirilerinde; Bacon Marx ve diğer toplum eleştiricilerinin toplumsal ve ekonomik yapıları gizemlerinden arındırma çabalarında; son çözümlemede insanlara gerçekte varolmayan ama insanlar üzerinde gücü olan şeylere düşkünlüklerinden kurulmalarına yardım etmede felsefece önemini korumuştur.

    Bacon Yeni Organon 'un ikinci bölümünde yönteminin olguların toplanmasına yönelik bölümünü açıklamaya girişir. Bilindiği üzere Bacon Aristoteles bilimin öncelikle bir görüngünün nedeninin keşfedilmesini içerdiğini ileri sürer. 6rneğin sıcakliğın doğasını anlamak için sıcakliğın nedenlerini bulmaliyızdır. Aristoteles 'e göre bu süreç sıcaklığın dört nedeninin -biçimsel, maddesel, etkin ve ereksel- belirlenmesini içerir. Bacon , Aristoteles'in tümdengelimci tasımcılığı reddetse de bilimi nedenlerin ve özellikle de biçimsel nedenlerin keşfedilmesi olarak gördüğünden bu noktada Aristoteles'i izler. Bacon 'a göre bir şeyin biçimsel nedenleri onun fıziksel nitelikleridir. Şeyler, bu nitelikleri nedeniyle varoldukları biçimdedirler. Örneğin, sıcaklığın biçimi ("formu parçacıkların düzensiz hareketinden kaynaklanır; sacaklığın biçimini keşfederek sıcaklığın bilimsel doğasını ortaya çıkarırız. Bacon bir şeyin biçiminin bir dizi bilimsel yöntemin kuralları aracığıyla ortaya çıkarılabileceğini öne sürer. Bacon özgün tümevarımcı yöntembilgisini varlık çizelgesi (tabula praesentıae), yokluk çizelgesi (tabula absentiae derece çizelgesinden (tabula graduum) oluşan üç basamaklı bir karşılaştırılabilir örnekler çizelgesinde temellendirir.

    Varlık çizelgesi benzer görüngülerin ve bu görüngülerin ortak durumlarının incelenmesini içerir. Sözgelimi, sıcaklığa ilişkin biçimleri anlamak için bütün sıcak şeyler incelenir ve hangi durumların ortak olduğu görülür. Yokluk çizelgesi, bulunmayış ya da olmayış tablosu benzer görüngülerin ortak olmayan durumlarının incelenmesini içerir. Nitekim sıcaklığı anlamak için öncelikle soğuk şeyler çizelgesini incelememiz ve yoğunluk gibi sıcaklığın oluşmasıyla ilişkisiz olan özelliklerini ayırt etmemiz gerekir. Derece çizelgesi ya da ölçütler tablosu ise bir durumu değişen derecelerde içeren görüngülerin incelenmesini içerir. Bu görüngüler her biri kendi içinde farklı dereceler alabilen birden fazla durumu da barındırabilir. Örneğin sıcaklığı anlamamız için farkli sıcaklıktaki şeyleri gözlemlememiz ve parçacıkların düzensiz hareketlerindeki değişen hızları gibi değişen derecelerde hangi durumların ortaya çıktığına dikkat etmemiz gerekir. Böylelikle, bu üç aşamali işlemden sonra, karşılaştırılabilir bir örnekler çizelgesi oluşturarak yoğunluk gibi ilişkisiz özellikleri eler ve parçacıkların düzensiz hareketleri gibi temel özellikleri tam olarak belirleriz. Bacon'a göre bu yöntem tümevarımın en doğru biçimidir. Bacon her üç çizelge için sınırsız sayıda örneği inceleyemeyeceğimizi kabul eder ve incelemeyi belirli bir noktada durdurarak örnekleri bütünüyle ele almamız gerektiğini belirtir. Bacon'ın önerdiği tümevarım yöntemi günümüzde kullanılan tümevarım yön- temiyle karşılaştırıldığında epey bir sorun barındırsa da Bacon'ın ortada bir "yöntem sorunu" olduğunu düşünüp bunu çözmeye uğraşması bile başlı başına kayda değer bir çabadır -ki bu çaba aynı zamanda "modern felsefe"nin doğumunu da muştulamaktadır. Bacon 'ın Denemeleri (Essays, 1597 ise ayrı bir önem taşımaktadır. Bilim için, doğanın bilgisine ulaşmak için tasarladığı yöntemini geliştirirken insan ilişkilerini de göz ardı etmeyen Bacon, Denemeler 'de insanın davranış ve güdülerini inceleyip genellemelere varır. İçerdiği dilin güzelliğinden ve taşıdığı bilgelikten ötürü Denemeler her dönem okuyucu kitlelerini kendisine çekmiştir.

Sayfayı Paylaş

Konu Etiketleri...

  1. meşhur filozoflar