Osmanlı'nın ilk matbaası

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 18 Nisan 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.268
    Beğenileri:
    42
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    İbrahim Müteferrika, 1670'li yılların başında Erdel'in Koloszvar şehrinde dünyaya geldi. Müslüman olmadan önceki teslis akidesine karşı çıkan ve tek Tanrı inancını benimseyen Unitarius mezhebine mensuptu.


    Yıllardır matbaa tartışmalarının yaşandığı ülkemizde Orlin Sabev (Orhan Salih)'in "İbrahim Müteferrika ya da İlk Osmanlı Matbaa Serüveni (1726-1746)" isimli yeni yayınlanan kitabıyla birlikte yeni bir dönüm noktası başlıyor.
    Müteferrika'nın yaşadığı mahalleden, ilk Türk matbaasının yerine, aile mensuplarından Müteferrika'nın kütüphanesindeki kitaplarına ve bastığı kitapların satılıp satılmadığına kadar ilk matbaamızın ve matbaacımızın sırları çözüldü

    İlk Türk matbaası ile matbaanın kurucusu, yayımcı, devlet adamı ve bir Osmanlı aydını olan İbrahim Müteferrika hakkındaki bilgilerimiz oldukça azdır. Matbaa ve İbrahim Müteferrika hakkında birçok kitap ve makale yayınlandıysa da bilgiler hemen hemen aynıdır. Birkaç araştırmada ortaya konulan bilgiler bazı kelime değişiklikleriyle tekrar edilmiştir.

    Türkiye'de kurulan ilk matbaa daha o dönemde Avrupa'da incelenmeye ve hakkında bilgi toplanmaya başlanmıştı. Türkiye'de İbrahim Müteferrika ile ilgili ilk araştırmayı Katolik bir Macar rahibi olan Dr. İmre Karacson yaptı. Karacson'un ardından yapılan İhsan Sungu, Ahmed Refik Altınay, Tibor Halasi Kun ve Niyazi Berkes'in araştırmalarından sonra İbrahim Müteferrika'nın hayatı hakkında uzun süre yeni bir bilgi ortaya konulmadı, aynı bilgiler tekrarlanıp durdu. Daha sonra sadece bizim Osmanlı Arşivi'nde yaptığımız araştırma neticesinde İbrahim Müteferrika hakkında birçok yeni bilgiye ulaşıldı.

    MÜTEFERRİKA'NIN MİRASI

    Bizim araştırmamızdan sonra da bu konuda bazı yayınlar yapıldıysa da yine uzun süre orijinal yeni bilgiler ortaya konulmadı. Ancak iki yıl önce Bulgaristan'da Türk matbaacılığı üzerine yapılan yeni bir yayın, bu konuda çok önemli yeni bilgilere ulaşmamızı sağladı. Orlin Sabev (Orhan Salih)'in Bulgarca eserinin önemini hemen fark etmiş ve Türkçe'sinin çıkması için teşebbüse geçmiştik. "İbrahim Müteferrika ya da İlk Osmanlı Matbaa Serüveni (1726-1746)" isimli kitap birkaç gün önce Yeditepe Yayınları arasında çıktı.

    Hemen hemen herkesin yıllardır "matbaa niye geç geldi" diye fikir yürüttüğü, ancak ortaya yeni bir bilgi koyamadığı bir tartışma ortamının yaşandığı ülkemizde bu kitapla birlikte yeni bir dönüm noktası başlıyor. Kitabın esas bilgi kaynağı, ilk Osmanlı matbaacısı İbrahim Müteferrika'nın 1 Nisan 1747 tarihli ilk defa gün ışığına çıkan terekesi, yani miras kayıtları. Yeni bulunan bu belge, Müteferrika'nın tam olarak yaşadığı mahalleyi, ilk matbaamızın yerini, matbaacımızın aile mensuplarını, kütüphanesindeki kitaplarını ve bastığı kitaplarından kaç tanesinin satılmadığını ve satılmayan kitapları nerede depoladığına ışık tutuyor. Bu yüzden matbaacılık tarihimiz ve İbrahim Müteferrika'nın sırları gün yüzüne çıkıyor.

    MATBAA'NIN GELMESİNİ ULEMA ENGELLEMEDİ

    Orlin Sabev, 1726-1746 tarihleri arasındaki çeşitli belgeleri inceleyerek, Müteferrika'nın bastığı kitapların okurlara hemen ulaştığını ve nispeten yüksek fiyatlarına rağmen satın alınıp, ilgiyle karşılandığı tespit etmiştir.

    Baskı kitap alan kişilerin sosyal ve mesleki durumunu tespit için bu araştırmayı yapan yazar, basma kitap satın alanların genelde Osmanlı saray ve merkez bürokrasisinde çalışanlar ve ulema mensupları olduğunu ortaya çıkardı. Özellikle ulemanın kitap alması din adamlarının matbaaya karşı olmadıklarını açıkça ortaya koyuyor. Yani din yüzünden matbaa gelmedi iddialarının doğru olmadığı belgelere dayalı olarak ortaya çıktı. Ortaya çıkan önemli bir bilgi de matbaanın yeridir. İbrahim Müteferrika, matbaasını evine kurmuştu. Yeni belgelere göre ilk matbaacımızın oturduğu yer, Fatih'te Sultan Selim Camii yakınlarındaki Mismarcı Şücaeddin Mahallesi. Bugün burası Mismarcı Sokağı olarak geçiyor. İbrahim Müteferrika, satılmayan kitaplarını da Sultan Selim Cami yakınlarında Tophane diye anılan yerdeki taş odada depolamıştı.

    İLK MATBAACIMIZ İYİ BİR PAZARLAMACIYDI

    Müteferrika'nın miras kayıtlarından bol miktarda kâğıt depoladığı da anlaşılıyor. Miras kayıtlarının en ilginç ve en önemli yeri İbrahim Müteferrika'nın bastığı ve öldüğünde satılmayıp kalan kitapları ve bu kısım matbaacılık tarihimiz açısından çok önemlidir. Yıllardır Karacson'dan itibaren Müteferrika'nın öldüğünde satılmadan kalan birçok kitabı olduğu söylenilir. Ancak ne kadarının satıldığı bilinmezdi.

    Bu durum, Orlin Sabev'in kitabıyla önemli ölçüde aydınlandı. Müteferrika'nın 3.172.756 akçelik mirasının yaklaşık altıda beşini bastığı ancak satamadığı kitapları oluşturuyordu. Kitapların satış performansına bakılırsa İbrahim Müteferrika'nın matbaanın ilk ürünlerini satmada oldukça başarılı olduğu görülüyor. Nitekim 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Müteferrika'nın bastığı kitaplar piyasada bulunmuyordu. Toplumumuzun kitaba bakışı dikkate alındığında Müteferrika'nın kendi devrinin şartlarına rağmen iyi bir satıcı olduğu ortaya çıkıyor. İbrahim Müteferrika, kitaplarını sadece Türkler'e değil Avrupalılar'a da satmıştı. Bu iş için Latince kataloglar hazırlayan Müteferrika, bunları Avrupa'nın değişik yerlerine göndererek kitaplarını pazarlamaktaydı.


    İBRAHİM MÜTEFERRİKA

    İbrahim Müteferrika, 1670'li yılların başında Erdel'in Koloszvar şehrinde dünyaya geldi. Müslüman olmadan önceki teslis akidesine karşı çıkan ve tek Tanrı inancını benimseyen Unitarius mezhebine mensuptu. 1700'lü yıllarda Osmanlı hizmetine giren İbrahim Müteferrika, 18 Nisan 1716'da dergâhı âli müteferrikalığına, yani padişahın özel hizmetindeki saray görevlilerinin arasına tayin edildi ve bu görevi onun ismiyle özdeşleşti. Müteferrika, daha sonra Osmanlı bürokrasisinde birçok görevde bulundu. 1747 Şubat'ında vefat eden İbrâhim Müteferrika, Aynalıkavak Kabristanı'na defnedildi. 1942'de ise mezarı Reşid Saffet Atabinen'in teşebbüsüyle buradan Galata Mevlevihânesi Haziresi'ne nakledildi. İbrahim Müteferrika sadece bir matbaacı değil aynı zamanda 18. yüzyılın en önemli Osmanlı aydınlarındandı.

    Birçok kitap yazmış ve tercümeler yapmıştı. İbrahim Müteferrika, 1731 yılında Osmanlı Padişahı Birinci Mahmud'a sunduğu ve Müteferrika Matbaası'nın dokuzuncu kitabı olarak 1732'de yayımlanan "Usulü'l-Hikem fi Nizâmi'l-Ümem", yani "Milletlerin Düzeninde İlmi Usuller" isimli eserinde Avrupa'daki devlet yönetimi şekilleri "monarkiya", "aristokrasiya" ve "demokrasiya" başlıklarıyla üç gruba ayırır. Eserde ayrıca fizik, astronomi ve coğrafya ilimlerinin devlet yönetimindeki önemi üzerinde durarak, bu ilimlerin gelişmediği bir ülkede sağlam bir devlet düzeninin kurulamayacağını söyler. Bunun yanında ilk defa "nizâm-ı cedid", yani "yeni düzen" tabirini kullanarak Osmanlı Devleti'nin de 18. yüzyıl Avrupa'sında gelişen yeni askerlik düzenlerini mutlaka alıp uygulaması gerektiğini ifade eder.

    İBRAHİM MÜTEFERRİKA NELER OKURDU

    Miras kayıtlarında matbaacımızın özel kütüphanesindeki kitapların neler olduğunu ve Müteferrika'nın neler okuduğunu artık tek tek biliyoruz. Bu kitapların içerisinde en ilginçleri Roma'daki Typographia Medicea'da 16. yüzyılın sonlarında ve 17. yüzyılın başlarında basılmış Arap harfli matbu Öklides Şerhi ve Nüzhetü'l-Müştak yer alıyor. Bu kitaplar Müteferrika'nın matbaa işine girişmeden önce geniş bir araştırma yaptığını gösteriyor.

    Müteferrika'nın kütüphanesindeki birçok Latince ve çeşitli Avrupa dillerindeki kitapları içerisinde Meninski Lugati, Atlas Minor, İncil ve Tevrat dikkat çekiyor. İlk matbaacımız astronomi ile ilgili birçok kitaba ve 40'a yakın haritaya sahipti. Bunlar muhtemelen Müteferrika'nın Kâtip Çelebi'nin Cihannüması'na yaptığı şerhlerde ve diğer bastığı ve yazdığı eserlerde kullandığı kitaplardı. Müteferrika'nın özel kütüphanesindeki kitapların içerisinde Kâtip Çelebi'nin Mizanü'l-Hakk'ı, Gelibolulu Mustafa ¬li'nin Nusretnâmesi, Kınalızâde Ali'nin Ahlak-ı Alâisi, Nişancı Ramazanzâde Mehmed'in Tarih-i Mirât-ı Kâinât'ı, Ebu'l-fida'nın Takvim-i Buldan'ı, Acaibül-Mahlukat'ı da vardı.

    UCUZ VE KALİTELİ KİTAP

    İbrahim Müteferrika'yı sadece bir matbaacı olarak düşünmek büyük bir hata olur. İbrahim Müteferrika'nın bastığı kitapların tarih, coğrafya, dil gibi konularla, askerlik sahasında olduğu dikkat çekiyor. Araştırmacılar, Müteferrika'nın bastığı eserlerin seçiminde oldukça isabetli davrandığını söylerler. Müteferrika, bastığı kitapların büyük bir kısmına ilaveler ve açıklamalar yapmış, bir kısmını da notlar ve haritalar ekleyerek zenginleştirmişti. Bilhassa Kâtip Çelebi'nin Cihânnümâsı'na yaptığı ilaveler, onun Rönesans sonrası Avrupa'daki gelişmeleri nasıl takip ettiğini açıkça gösteriyor.

    Müteferrika, matbaacılığa başlarken, yayınladığı kitaplarda doğru metin yayınlama amacında olduğunu söylemişti. Yayınladığı kitaplar incelendiğinde bu amaca ulaştığını görüyoruz. Nitekim, Amerika kıtasının keşfini anlatan Müteferrika'nın bastığı "Tarih-i Hindî Garbi" isimli kitabı inceleyen Amerikalı araştırmacı Thomas Goodrich, bu eserin mevcut yazma metinlerinin hiç birisinin tam ve doğru olmadığını, tamamı ve doğruya en yakın olanın 1730'da Müteferrika'nın yayınladığı olduğunu ve onun bu sonuca birden fazla metin kullanarak vardığını söyler. İlk matbaacımız, matbaanın önemli amaçlarından biri olan ucuz kitap politikasını da gerçekleştirmişti. Nitekim Müteferrika, matbaadan önce piyasada 350 kuruşa satılan Vankulu Sözlüğü'nü 35-40 kuruşa satmıştı.
  2. wien06

    wien06 V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.268
    Beğenileri:
    42
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Matbaa neden Osmanlı Devleti’ne 1727 yılında yani Avrupa’dan 272 yıl sonra gelebilmiştir? Bu durum, Osmanlı Devleti’nin teknolojiye karşı gelmesi demek değil midir?

    Bu konu her zaman dillere dolandığından ve maalesef hep aleyhte kullanıldığından dolayı, meseleyi, biraz ayrıntılı da olsa inceleme zarureti bulunmaktadır. Şöyle ki:

    1) Önemle ifade edelim ki, Gutenberg, matbaayı 1455 yılında icad etmemiştir. Zira baskı sanatı 8. Yüzyılda Çin’de ve bazı araştırmacılara göre özellikle Uygur Türklerinde ortaya çıkmıştır. Blok baskının Avrupa’ya taşınmasında, Çinlilerden ziyade Uygur Türklerinin payı olduğu, artık ilim alemi tarafından kabul edilmektedir. Gutenberg hareketli harfleri de icad eden birisi değildir. Zira bunu 14. Yüzyılda ilk kullanan Uygurlar ve Koreliler olmuştur. Bu manada baskı Avrupa’ya 14. Yüzyılda gelebilmiştir. Maalesef, 14. yüzyılda gelen baskı teknikleri, Gutenberg’in gayretleriyle İncil’in de basılabileceği bir matbaa haline ancak 1455 yılında yani 15. Yüzyılda gelebilmiştir.


    2) Osmanlı Devleti’ne matbaa 1727 yılında değil, daha erken tarihlerde gelmiştir. Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727’dir. Ancak Yahudiler 1488 yılından itibaren, Ermeniler 1567 yılından itibaren ve Rumlar da 1627 yılından itibaren matbaalarını kurmuşlardır. Hatta II. Bâyezid zamanında 19, Yavuz Selim zamanında 33 kitap basılmıştır. Bu kitapların üzerinde, "II. Bâyezid’in himayelerinde basılmıştır" ibaresi yer almaktadır.

    III. Murad, Arap harfleriyle basılan Geometriye dair Usul’ülOklidis kitabının serbestçe satılması için 996/1588 tarihli fermanla izin ve müsaade vermiştir.

    IV. Murad zamanında İstanbul’da bir matbaa kurulması için izin istendiğini ve bu iznin verildiğini Mustafa Nuri Paşa kaydederken, Enderun Tarihçisi Atâ da, ilk resmî matbaa teşebbüslerinin IV. Mehmed zamanında başladığını ve ancak neticeye 1727 yılında ulaşıldığını anlatmaktadır. Bu bilgiler, Osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünü reddetmektedir. O halde, Osmanlı Devleti’ndeki matbaanın değil, belki resmî matbaanın kuruluşunun tarihi 1727’dir. Yoksa matbaa Avrupa’da Gutenberg tarafından kurulan müesseseden 33 yıl sonra Osmanlı ülkesine girmiş ve çok sayıda kitap da basılmıştır. Kısaca Arap harfleriyle olmak üzere XV. Asırdan itibaren İstanbul’da, Halep’te ve 1514’den itibaren de bazı Avrupa şehirlerinde kitaplar basılmıştır.


    3) Müslümanların ve de resmen devletin bu teknolojiye sıcak bakmamasının sebepleri ise, Batılı tarihçiler tarafından da kabul edilmektedir. Bu sebeplerin bir kısmını biraz sonra zikr edeceğiz. Ancak bu sebepler ne olursa olsun, Osmanlı Devleti’nin teknolojiye ve yeni fenlere uzak kalması mazur gösterilemez. Bunları özetlerken şu hususların özellikle belirtilmesinde yarar vardır. İslâmiyet, bütün ilimlerin efendisi ve mürşidi olması hasebiyle, herhangi bir bilimsel yeniliğe karşı çıkması mümkün değildir. Osmanlı Devleti, gerileme ve duraklama devrine girince, dünyadaki her yeni güzellik gibi, matbaadan da yeterince yararlanamamıştır. Bu hali İslâmiyet de tasvip etmemektedir. Maalesef bu konuda Osmanlı Devleti’ndeki esnaf teşkilâtları demek olan loncaların ve bu loncalara bağlı hattatların menfi anlamda rolleri olmuştur. Kont Marsigli, 1727 yılında İstanbul’da 90.000 hattatın bulunduğunu söylemektedir ki, yarısı bile doğru kabul edilse, yine de büyük bir rakamdır. Bunlara bağlı olarak sahaflar, kalemciler, mücellitler, divitçiler ve benzeri esnafın baskısı da, resmî matbaanın gecikmesinde önemli rol oynamıştır. Kont Marsigli’nin şu cümleleri dediklerimizi teyit etmektedir: "Gerçekten Türkler, kendi kitaplarını bastırmazlar. Bu dahi zannedildiği gibi, matbaanın onlar için yasak bir iş olduğundan ileri geldiği kesinlikle doğru değildir". O halde, matbaanın resmen kurulmasının gecikmesini, dinî taassuba bağlamak doğru değildir.


    4) Üzülerek ifade edelim ki, Osmanlı Devleti’nin Kanuni’den sonra, dünyadaki iktisadî ve ilmî gelişmelere lakayt kaldığı ve bunun cezasını da daha sonraları gördüğü bir hakikattir. Hatta matbaanın caiz olmadığını iddia eden ve maalesef sağını solundan ayıramayan bazı âlimlerin çıkmış olması da mümkündür. Ancak aynı hadise, Avrupa’da da yaşanmıştır. Papa Alexandre VI, 1501 yılında yayınladığı emirname ile ruhsatsız yayınlanan kitapların yakılmasını emr ettiği gibi, Fransız Kralı II. Henry de, ruhsatsız kitap basanları idamla tehdit etmiştir.


    5) Bütün bu gelişmelerden sonra ilk matbaa IV. Mehmed (16481687) devrinde yani Müteferrika’nm matbaasından yaklaşık bir asır evvel kurulmuş ve bazı kitaplar da basılmıştır; ancak harfleri hakkıyla tanzim edilemediğinden devam ettirilememiştir.


    6) Düzenli çalışır halde ilk resmî matbaa ise, IV. Mehmed devrindeki teşebbüs tam netice vermediği için, III. Ahmed devrinde Damad İbrahim Paşa’nın teşvikleriyle kurulmuştur. 1720 yılında Sadrazam İbrahim Paşa tarafından Paris’e Osmanlı sefiri olarak görevlendirilen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu Said Mehmed Çelebi, babasıyla beraber Paris’e gitmiş ve orada bulundukları yıllarda matbaayı yakından inceleme imkânı bulmuştur. Geri döndüğünde meseleyi devlet yetkililerine açınca, hemen kurma gayretleri başlamıştır. Bu arada Macaristan’da doğan ve 1693 yılında esir edilerek Müslüman olan İbrahim Müteferrika, yazdığı Risâlei İslâmiye adlı eseriyle samimi bir Müslüman olduğunu ispatlamış ve Damad İbrahim Paşa’nın dikkatini çekerek Said Mehmed Çelebi’ye yardım etmesi karar altına alınmıştır. İkisi birlikte, kaleme aldıkları matbaa ile ilgili Vesîlet’UtTıbâ’a adlı layihalarını sadrazama 1726 yılında takdim etmişlerdir. Matbaanın kurulması için dinen ve aklen hiç bir engelin bulunmadığı açıklanan Layiha üzerine, mesele Şeyhülislâmlık makamına sorulmuş ve Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi de şu tarihî cevabı vermiştir:

    "Basma san’atında mahareti olan kimesnenin, tashihli ve hatasız olarak, kısa zamanda ve zahmetsiz olarak basması, kitapların nüshalarının çoğalmasına, ucuz fiyatlarla yayılmasına sebep olur. Ancak âlim kimselerin tashih etmesi gerekir".

    Bu fetvadan sonra Zilka’de 1139/Temmuz 1727 tarihli Padişah Fermanı çıkmış ve kurulan matbaada ilk olarak 1729 tarihinde Vankulu Lügati basılmıştır. Fermanda şimdilik tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm kitaplarının basılmaması açıkça belirtilmiştir. Bu fetvaya karşı çıkanlar elbette ki olmuştur. Ancak Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar, bu hizmetler, daha da modern şekillere girerek devam etmiştir.


    7) Önemle ifade edelim ki, Avrupa’da Kur’ân ve diğer dinî eserler 1514 yılında İtalya’da basılmaya başlanmış ve III. Murad dışarıda basılan bu Kur’ân ve diğer dinî eserlerin devlet sınırları içerisinde serbestçe yayılmasına izin vermiştir.

    Netice olarak, matbaa, 272 sene değil 33 sene sonra Osmanlı Devleti’ne girmiştir. Ancak resmî matbaanın kurulması ve kitap basılması, zikredilen sebeplerle maalesef 200 yıl veya düzenli matbaa hesaba katılırsa 272 yıl gecikmiştir. Televizyonun Türkiye’de ve hem de 20. Yüzyılda elli sene geciktiği ve Intemet’in ancak 510 yıl gecikmeyle ülkemize girdiği, belli sebeplerle nasıl açıklanıyorsa, matbaanın gecikmesi de öylece açıklanabilir. Yoksa İslâmiyetin ilme ve teknolojiye karşı çıkma iddialarıyla bunun ilgisi yoktur.


    Kaynak : Prof.Dr. Ahmet Akgündüz - Sorularla Osmanlı

Sayfayı Paylaş

Konu Etiketleri...

  1. osmanlı devletinde ilk matbaayı kim kurdu

    ,
  2. osmanlıda ilk matbaayı kim bulmuştur

    ,
  3. osmanlıda ilk matbaayı kim kurdu

    ,
  4. osmanlıya matbaa kaç yılında geldi,
  5. Osmanlıda ılk matbaayı bulmuştur,
  6. osmanlıda ilk matbaayı kim buldu