Renk Seçimi
+ + + + + + + + + + + + + + X

Türkiyede Sporun Başlangici Ve Gelişimi

Konusu 'Genel Spor Konuları' forumundadır ve Suskun tarafından 8 Aralık 2010 başlatılmıştır.

        
  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.360
    Beğenileri:
    137
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    [​IMG]
    Türkiyede Sporun Başlangici Ve Gelişimi

    [​IMG]
    Yurdumuzda ilk yapılan spor okçuluktur. Okçuluk 1453 yılında ülkemizde başlamıştır.Yani Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldırdığı zaman. Okçuluk Meydan-ı Kemankeşani’de yapılıyordu. Meydan-ı Kemankeşani’nin kurulması Türk spor tarihinde ilk belgeli olaydır.

    [​IMG]

    Okçuluktan sonra yurdumuzda ˝güreş˝ yapılmaya başlandı.
    Güreş yurdumuzda 1361 yılında başladı. Güreş Türk akıncılarının sallarla Anadolu’dan Rumeli’ye geçip Balkanlar üzerinden Avrupa içlerine sarkmaya başladıkları günlerle yaşıttır.


    [​IMG]
    Saltanat kayıkları arasında yapılan iddialı kürek yarışları İstanbul’da büyük ilgi uyandırırken, o zamanların padişahı III. Sultan Murad da pek medhini işittiği yarışları yakından görmeyi arzulamıştı. En seçkin kürekçileri topladı. Daha sonra tüm İstanbul’a bu yarışı duyurdu. O gün büyük bir kalabalık vardı yarışın yapılacağı yerde. Bu yarış 1579 yılında yapıldı.



    [​IMG]
    1870 yılında yurdumuz sporu için önemli bir olay gerçekleşmiştir. Bu olay bir spor şenliği idi. İlk spor şenliği, Galatasaray Lisesi öğrencileri tarafından Kağıthane’de gerçekleştirildi.


    [​IMG]
    1890 yılında ise İngilizlerin icadı olan futbol Türkiye’ye geldi. Türkiye’de ilk kez Bornova semtinde, buraya yerleşmiş bulunan ve pek çoğu tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngiliz aileleri arasında Bornova çayırlarında oynanmaya başladı. Türkiye’de ilk futbol maçları böylece, bu sporun İngiltere adasında doğmasından yaklaşık kırk yıl sonra oynanmaya başlamıştı. Daha sonra futbol İstanbul’da da görüldü. İzmir’den İstanbul’a göç eden aileler beraberlerinde futbolu İstanbul’a da getirdiler.


    [​IMG]
    1896 yılında Yunanistan’da yapılan ilk olimpiyatlarda usta pehlivan Koç Mehmet bu olimpiyatlara katılmak istiyordu ve katılmak için Yunanistan’a gitti.
    Ama organizasyon komitesi kendisinden Osmanlı Devleti’ni temsil edeceğine dair Milli Olimpiyat Komitesi’nden verilmiş belgesini istemişti. Ama böyle bir Milli Olimpiyat Komitesi yoktu ki, onun vereceği belge elinde olsundu. Aynı olimpiyatta Faik Hoca ülkemizi temsil etti.


    1901 yılında ilk Türk futbol takımı kuruldu. Takımın ismi Black Stocking yani Siyah Çoraplılar idi. İlk Türk futbolcusu da Bahriyeli Fuat Hüsnü Kayacan futbol sahalarına çıkan ilk Türk’tür. Bobby takma adıyla İngiliz takımlarında oynayan Fuat Hüsnü daha sonra Galatasaray’da top koşturmuştur.
    [​IMG]
    1902 yılında Fransa’daki Montpeillier Üniversitesi’nde tıp öğrenimini yapmakta olan 25 yaşındaki Türk genci Alp Dağları’nın ünlü Mont Blanc doruğuna ulaşarak oraya Türk bayrağı dikmiş ve orada bulunan dağ defterini imzaladı. Bu Türk dağcılık sporunun başlangıcıdır.

    [​IMG]
    1903 yılında bir grup genç Beşiktaş Jimnastik Kulübünü kurdu.


    [​IMG]
    Basketbol Türkiye'de ilk defa 1904 yılında Amerikan Robert Koleji ögrencileri tarafından oynandı. Galatasaray Lisesi’nin en eski beden eğitimi öğretmenlerinden ve ilk devrin en ünlü kalecilerinden Ahmet Robenson (İzciliği de Türkiye’de o başlatmıştı (1911).), 1911 yılında eline geçen bir Amerikan dergisinde rastladığı bu sporu ögrencilerine oynatmak için teşebbüse geçti.
    1905 yılında bir grup Galatasaray’ı kurdu. Amaçları İngilizler gibi toplu halde top oynamak, bir isme ve bir renge sahip olup, Türk olmayan takımları yenmekti. Galatasaray İstanbul Ligi’ndeki ilk Türk takımdı.

    [​IMG]
    1907 yılında Moda çevresinde oturanlar ve St. Joseph Fransız Frerler Mektebi’ndekiler Fenerbahçe’yi kurdular.
    [​IMG]
    1921 yılında Trabzon İdman Ocağı kuruldu.

    1922 yılında Türkiye Futbol Federasyonu kuruldu.Aynı yıl Milli Takım kuruldu

    1923 yılında Gençlerbirliği kuruldu. Aynı yıl FIFA’ya kabul edildik.

    1957 yılında ilk Türk voleybol takımı sahaya çıktı.

    1936'dan 1959'a kadar basketbol 'Spor Oyunları Federasyonu' adı altında kurulan bir federasyonun içinde voleybol ve hentbol ile birlikte yürütüldü.

    1 Mart 1959'da Türkiye Basketbol Federasyonu resmen kuruldu.

    1989 yılında Galatasaray Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale çıktı.

    1990 yılında yurdumuzda buz hokeyi oynanmaya başlandı.


    TÜRKİYEDE SPORUN GELİŞİMİ


    Beden eğitimi, düzenli ve sistemli olarak gerçekleştirilen fiziksel aktiviteler olarak tanımlanabilmektedir. Ancak sporun rekabet ve yarışma özelliği bulunmaktadır. Bu durum beraberinde insan performansının arttırılmasını gerektirir. Bu genel tanımlamadan da anlaşılacağı üzere beden eğitiminin varlığı insanlık tarihi kadar eskilere dayanmaktadır. İnsanlar yiyecek, giyecek bulmak için avlanmışlar, koşmuşlar, tırmanmışlar ve doğayla mücadele etmişlerdir. Bunun içinde bedenlerini geliştirmiş ve eğitmişlerdir. Ancak beden eğitimi ve spor aktiviteleriyle yalnızca fiziksel gelişim değil, zihinsel ve sosyal gelişim de sağlanmaktadır . Bu etkileriyle beden eğitimi ve sporun bu özelliği başka hiçbir alanda bulunmamaktadır. Bu nedenledir ki beden eğitimi ve spor tüm dünyada önemsenmiş ve okul programlarında yerini almıştır. Ancak beden eğitimi ve spor, gelişim süresi içinde zaman zaman savaşa hazırlık amacıyla da yapılmıştır. Günümüzdeki modern beden eğitimi ve spor anlayışı ise gelişim özellikleri olan fiziksel, zihinsel ve sosyal gelişim özelliklerini kazandırması ve insanların yaşam kalitelerini arttırmaya yöneliktir. Bu bağlamda günümüzde beden eğitimi ve spor aktiviteleri; SAĞLIK, BOŞ ZAMANLARI DEĞERLENDİRME, PERFORMANS, KENDİNE GÜVEN, KİŞİLER ARASI İLİŞKİLER VE AKTİF YAŞAM TARZI ALIŞKANLIKLARI ’nın kazandırılması amaçlı yapılmaktadır. Beden eğitimi ve sporun ayrıca toplumsal bir yönü de vardır ki eğitimciler, bir ülkede düzenli spor yapan nüfusun çoğalmasını o ülkenin uygar olma durumunun bir göstergesi olarak kabul etmektedirler


    TÜRKİYE’DE MEVCUT DURUM
    Türkiye nüfusunun % 27’sini 12-24 yaş grubu oluşturmaktadır. Geriye kalan orta yaş ve yaşlı nüfusu oluşturan grupla birlikte genç nüfusun spora olan ihtiyacı oldukça fazladır. Şöyle ki; günümüzde gerek bilim ve teknolojideki gelişmeler, gerekse tıp alanındaki gelişmeler ortalama yaşam sınırını yükseltmiştir. Böylece spor yapmaya olan ihtiyaç artmaktadır. Spora ihtiyaç gösteren grupların spor yapabilmesi ise formal olarak öncelikle spor kulüpleri ile okullarda olabilmektedir. Ancak Türkiye’de spor kulübü sayısı, 1999 verilerine göre 5988’dir. Bunun 4828’i futbol branşında, 1160’ı ise diğer spor branşlarında faaliyet göstermektedir. Öte yandan 62 milyon insanımıza düşen spor kulübü oranı 10.455’dir.Yani, ülkemizde her 10.455 kişiye bir spor kulübü düşmekte, futbol branşı baz alındığında ise ülkemizde her 12.967 kişiye bir futbol spor kulübü düşmektedir. Seksen ilimizin nüfuslarının spor kulüplerine oranlandığında, Uşak ilimiz de 3874 kişiye bir spor kulübü düşerken, Ankara’da 14.004 kişiye, İstanbul’da ise 14.474 kişiye bir spor kulübü düşmektedir. Böylece, Ankara,İstanbul gibi büyük illerimiz Türkiye ortalamasının(10.455) altında kalmaktadır. Ülkemizde nüfusa göre spor kulübü başına düşen en fazla insan sayısı ise Kilis ilimizde bulunmaktadır (36.681). Yine özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesi illerimizden Kahramanmaraş, Mardin, Şırnak,Van, Şanlıurfa ve Diyarbakır illerimizde de kulüp başına düşen insan sayısı oranları açısından iyi durumda değillerdir. Oysa, bugün birçok ülkenin spor politikasında olduğu gibi, ülkemizin spor politikasında da sporun topluma yaygınlaştırılması ilk sırayı teşkil ederken, spor alanında gelişmiş ülkeler bu politikalarını büyük ölçüde gerçekleştirebilmişlerdir. Örneğin,Almanya’da her dört kişiden biri spor kulüplerine üye iken(21 milyon kişi) 12 milyon kişi de spor kulüpleri dışında spor yapmaktadır ve bu ülkede spor örgütlerinin başarı kriteri sporu tüm nüfusa yaygınlaştırmaktır. Bu ülkelerde spor yapan insanların oranı genel nüfusun yarısına kadar ulaşırken, ülkemizde bu oran % 1-2 kadardır.

    Türkiye’de Sporcu Sayısı ve Oranlarına Göre Dağılımı

    Mevcut spor federasyonlarının lisanslı sporcu sayısı 122.939’dur. Nüfusa göre sporcu oranı 509 iken bu oran futbol branşında 148’dir. G.S.G.M. ve Futbol Federasyonuna kayıtlı toplam lisanslı sporcu sayısı 544.572’dir.Türkiye nüfusuna göre oranı ise 115’dir. Bu orana göre ülkemizde her 115 kişiden biri spor yapmaktadır. Nüfus başına düşen sporcu oranı en iyi durumdaki ilimiz Yalova’dır ).İkinci olarak Kırklareli gelmektedir. Sayısal açıdan en kötü durumda olan illerimiz ise Diyarbakır ve Şırnak gözükmektedir. Bu arada İzmir ili nüfusu başına düşen sporcu sayısı 99, İstanbul ilinde 107, Ankara ilinde ise 153’tür.Bu verilere göre Ankara ilimiz Türkiye ortalamasının altında kalmaktadır.
    Türkiye’deki Spor Eğitimcisi Sayısı ve Oranlarına Göre Dağılımı
    1999 verilerine göre ülkemizde toplam 37 spor branşında 13.976 antrenör görev yapmaktadır. Bu sayı, ülkemizde toplam sporcu sayısına göre oranlandığında her 9 sporcuya bir antrenör, toplam nüfusa oranlandığında ise 4436 vatandaşımıza bir antrenör düşerken, G.S.G.M. tarafından her ilde açılan çocuk ve gençlerimize yönelik spor okullarında ise 40 öğrenciye bir spor eğiticisi düşmektedir. Bu oran özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizde yer alan illerimizde daha da yükselmektedir. Örneğin; Batman’da 105 spor okulu öğrencisine bir spor eğitimcisi düşerken,Bitlis’te 66, Adıyaman’da 65 spor okulu öğrencisine bir eğitici düşmektedir. Bu oran spor eğitiminde istenilen ve arzulanan bir spor ortamı için uygun olmamaktadır
    Spor eğitimi vererek toplumun spor eğiticisi ihtiyacını büyük ölçüde karşılayan üniversitelerimize bağlı beden eğitimi ve spor yüksek okulları ile bölümlerinde verilen eğitim, kalite açısından pek iç açıcı görülmemektedir. 1999 yılı itibarıyla 47 üniversitemizde yaklaşık 17.331 öğrenci spor eğitimi görmekte olup yaklaşık 362 öğretim elemanı da bu öğretim kurumlarında görev yapmaktadır. Bunların 130’u öğretim üyesidir (Yrd.Doç., Doç. ve Prof.). Bu verilere göre, yaklaşık 48 öğrenciye bir öğretim elemanı 135 öğrenciye de bir öğretim üyesi düşmektedir. Bu oran, özellikle çoğu öğretim elemanının Ankara,İstanbul ve diğer büyük şehirlerimizdeki okullarda görev yaptığı gerçeği dikkate alındığında oldukça olumsuz bir spor eğitiminin varlığından söz edebiliriz

    Türkiye’deki Spor Tesislerinin Sayısı ve Oranlarına Göre Dağılımı

    1997 verilerine göre ülkemizde toplam 7972 spor tesisi 64 adette il hizmet binası bulunmaktadır. Spor tesislerinin illere göre dağılımları ile illerdeki sporcu sayılarına göre oranlarına bakıldığında, İstanbul toplam nüfusunun(9.061.096) 56 tesise göre oranı 161.800, lisanslı sporcu sayısına (85.025) göre oranı 1518 olarak belirlenmiştir. Adıyaman ilimizde ise toplam nüfus(684.339), 30 tesise göre oranı 22.811, lisanslı sporcu sayısına göre (2114) 71 olarak belirlenmiştir. Bu oranlara bakıldığında Türkiye’de spor yapılan yerler olan spor tesislerinin dağılımlarının oldukça yetersiz ve dengesiz olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki, bu oranlara göre İstanbul’da toplam nüfusun ancak % 9’u, spor yapma olanağı bulurken,Ankara nüfusunun % 6’sı, Adıyaman nüfusunun % 3’ü, Diyarbakır nüfusunun ise % 2’si spor yapma olanağı bulabilmektedir Tabii ki bu sonuçlar, spor tesisleri amaca uygun işletilebildiğinde söz konusu olabilecektir.

    SONUÇ VE ÖNERİLER
    Ülkemizde spor yapan nüfusun bu kadar düşük olmasının temel sebeplerinden biri, sporu toplum tabanına yaymak yerine uluslar arası spor organizasyonlarında gösterilen başarı ve alınan madalya sayısına dönük politikalar olurken, bu durum ilginin tamamına yakınının yarışma sporuna kaydırılmasına, böylece sporu tabana yayacak uzun vadeli plân ve özel programlar yapmak yerine günü kurtarma hesaplarının yapılmasına neden olmaktadır. 1999 Spor Şûrası ÖnKomisyon Raporunda“yaygın, zevk ve sağlık için yapılan ve yarışma amaçlı olmayan faaliyetlere önem verilmemektedir” görüşü de bunu doğrulamaktadır. O hâlde Anayasanın sporun gelişimini içeren 59. Maddesinin özüne uygun olarak sporun yaygınlaştırılmasına yönelik politikalara öncelik verilmelidir. Bu noktada, Türkiye’de sporun sevk ve idaresinden sorumlu olan G.S.G.M. ile spor federasyonlarına büyük görevler düşmektedir. Ayrıca yine Türkiye’de sporun geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasında önemli etkileri ve katkıları olan kulüpler ile üniversitelerin spor eğitimi veren kurumları ve başta Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşlarımızın önemli görevleri ve sorumlulukları bulunmaktadır. Ayrıca,Türkiye’de sporun geliştirilerek yaygınlaştırılması konusu ve uygulamasında kurum ve kuruluşları ile belediyelere de görev düşmektedir.

    Bu sonuçlar çerçevesinde şu öneriler geliştirilebilir;

    1. Türkiye’de acil spor eğiticisi açığı kapatılmalı ancak, kaliteden ödün verilmemelidir.
    2. Genel bütçeden spora ayrılan pay yeterli değildir. Spora ayrılan bütçe arttırılmalıdır.
    3. Kamu, özel kurum kuruluşları ile belediyelerin spora daha aktif katılımları sağlanmalıdır.
    4. Basın yayın organlarının spora olan katkısı arttırılmalı, spor eğitimine yönelik yayınlar yapılmalıdır.
    5. 657 sayılı devlet personel kanunu içine spor hizmetleri sınıfı oluşturulmalı, sportif alanda çalışan elemanlar oluşturulan bu kapsamda değerlendirilmelidir.
    6. G.S.G.M.’nin ve federasyonların, üniversite beden eğitimi ve spor bölümleriyle ilişkileri sınırlı düzeyde kalmaktadır. Özellikle federasyonlar sporcuların tıbbî ve fizyolojik uygunluk ölçülerinin yapılması için tıp fakülteleri ve beden eğitimi ve spor bölümleriyle iş birliği yapmaları gerekli görülmektedir.

    SPOR VE FAİR PLAY
    Fair-Play kelimesi sık sık gündeme gelir. Bu kelimenin, çokça tekrarından olsa gerek, anlamını bildiğimiz halde bir kez daha İngilizce sözlüğe bakma gereksimi duyduk. Türkçe karşılığı Fair (adaletli/dürüst) Play (oyun/eğlence) anlamı taşımaktadır. Yabancı kelimelere duyulan sempati ve özentiye bakıp da garipsemedim desem gerçek dışı olmaz. Öncelikle, kendi öz dilinize yabancı bir kelime sokmak, o özenti içinde olmak zorunda mısınız(?). Kesinlikle hayır.. Futbolcularımızın zaman zaman bu tür centilmenlik/duygusallık içeren davranış sergilemeleri, sahip olduğu değerler bütününden kaynaklanıyor. Burada aklıma, geçtiğimiz günlerde okuduğum bir yazı geldi. Yazar haklı olarak soruyor; ?Osmanlı İmparatorluğu?nun yüzyıllar boyu dünya ülkeleri ile barış halinde yaşaması, hatta rakamlara yansıdığında 25 milyonluk bir neslin, kendisinden on kat daha fazla (yaklaşık 250 milyon) nüfusu idaresi altında bulundurmasının, nasıl bir açıklaması olabilir. Olsa olsa bu, dağıtılan adalet ve hoşgörüden başka bir anlama gelemez?. Bugün eğer o soydan/milletten gelen bir sporcu, oyunun içinde dürüstlük/hoşgörü gösteriyor ise, onun yaptığı bu hareket, geçmişten süregelen değerlerin örf/anane ve inancın, dışa yansımasından başka bir anlam ifade etmez. Cenk?in Beşiktaş-Erciyes maçında yaptığı o hareketi, geçmiş dönemlerde meslektaşları tarafından göze çarpmıştı. Geçtiğimiz sezon Kayserispor-Sebat maçında, Sebatspor savunmasının 3 e 1 yakalandığı pozisyonda topu arkadaşına aktarsa, belki de takımı öne geçecekti. Fakat, Mehmet Topuz?un, arkadaşını düşünerek topu dışarı atması tribünler ve tüm sağduyulu kişilerden alkış aldı. Ne ilginçtir ki aynı oyuncunun bu hareketi, ?Teknik Direktörü Hikmet Karaman tarafından tepki aldı şeklinde? gazete sütunlarına yansıdı. Beşiktaş maçında, takımı 2-1 yenik durumdayken Erciyessporlu oyuncunun gol pozisyonunda, rakip oyuncunun yerde olduğunu görüp topu kale yerine, futbolcunun tedavisini düşünerek dışarı atması, büyük ders çıkarılacak, örnek bir davranıştı. Kendisi olay için, ?Ben o golü atsaydım sevinemezdim? derken, yaptığı hareketten dolayı hocasının kendisini tebrik etmesi, sezonunun en anlamlı olayı ve yorumu idi. Fenerbahçe?nin üçüncü golünün başlangıcına bir bakın.. Benzer bir olay orada da yaşandı. Fakat, Sarı-Lacivertli oyuncuların aynı duyarlığı göstermemesi, garipsenmeyecek bir durum. İdareci/futbolcu ve teknik direktörün yorum farkı var. Kimileri aldıkları paranın karşılığını rakip kaleye atılan golle değerlendiriyor, kimileri ise bununla birlikte asıl önemli olanın insanın sahip olacağı ?insani? değerlerin ön planda tutulması gerektiğini söylüyor. Nitekim, Cenk?in yaptığı o hareketten sonra, takımı adına kazanılan penaltı pozisyonu ve onu gole dönüştürmesi, sporun bir oyun da olsa, bu oyundan çıkarılacak ders niteliği hadiselerin gerçekleşebileceği ve ödüllendirilmesidir. ?Futbolda adalet? olduğuna inananlar için de, bu adalet, belirleyici olan fubolcu/teknik heyet için önemli bir kesit... Güven ve güvensizlik (!) Sizler gibi ben de, sezonun ikinci yarısında genç futbolcularımıza yeteri derecede değer verip, şans tanınmamasına şaşırmadım desem yalan olmaz. Yabancı teknik direktörlerin maharetleri, apaçık ortada.. Bugün ligin flaş ekibi diye tanımlanan (aldığı sonuçlarla öyle) takımın teknik direktörü, hiçbir futbolcusunun alternatifi olmadığı gibi garip takıntı (korkaklık) yüzünden, futbolcusunu (özel uçakla) maça yetiştiriyor. Antalya kampında gençlerin sergiledikleri hafızlarda.. Olcan ve Kerim isimleri, her defasında kendini bir türlü görmek (şans tanımak) istemeyen teknik direktörlerine inat, hazırlık maçlarında oldukça başarılı bir performans sergilemişti. Beklentileri boşa çıkarmadılar ama.. Boşuna (!). Kadro ne kadar zengin, işler mali yönden tıkırında olsa (da), teknik direktörün futbolcular arasındaki tutarsız davranışları, onların hayal kırıklığı dolayısı ile azimlerinin/beklentilerinin kırılmasına neden olacaktır. Daum?un yaptığı yanlışa en güzel/canlı örnek, ayağındaki topu iyi kullanan ve hızlı hücuma çıkan bir futbolcu olan Beşiktaşlı Mehmet Sedef. Bir başka örnek, Song, Saidou, Ergün, Heinz ve Ayhan gibi oyuncuların yokluğunda (zorunlu) ilk defa oynama şansı bulan 17 yaşındaki Aydın?ın attığı nefis golle, Galatasaray?ın zirve yarışından kopmasını önleyen isim olması. İşte güven ile güvensizlik.. Son dakika? da olsa Kendi değerlerimize sahip çıktığımızda nelerin başarılabileceğinin en canlı örneği.

    Beden Eğitimi ve Yüksek Okulu Kuruluş ve Tarihçesi

    CUMHURİYET DÖNEMİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR


    Kurtuluş Savaşı bitip zafer kazanıldıktan sonra sıra, milletin her bakımdan kalkınması için alınacak tedbirlere gelmiştir. Milletin fikren, ruhen ve bedenen kalkınmasında kendisine büyük görev düşen eğitim işi ele alınacaktır. 1921Temmuzunda toplanıp çalışmalarını bitiremeden dağılmış olan Maarif Kongresinin devamı, 15 Temmuz, 1923-15 Ağustos 1923 tarihleri arasında sürdürülmüş ve Birinci Heyet-i İlmiyye (Bilimsel Heyet) adıyla eğitim tarihimize geçmiştir. Millî Eğitim Bakanı İsmail Safa Bey'in başkanlığında toplanan 40 kişilik bu heyette Terbiye-i Bedeniye Muallimi (Beden Eğitimi Öğretmeni) Selim Sırrı (Tarcan) da bulunmaktadır. Bu Heyetin, eğitimi, eğitimin planlanması yolundaki çalışmaları ve uğraşları maddeler halinde sıralanırken, 5'inci madde olarak İzcilik ve Beden Eğitimi de geçmektedir. İcra Programının tespiti sırasında Darülmuallimîn ve Darülmuallimat (Erkek ve Kız Öğretmen Okulu) Nizamname ve Programları, Sultani (Lise) İzcilik Teşkilat Esasiyesi, Terbiye-i Bedeniye Darülmuallimîni (Beden Eğitimi Öğretmen Okulu) gibi konular da maddeler halinde kayda geçmiştir. Bu İlmi heyetin çalışmaları sonucunda 14 Ağustos 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantısında okunan İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu)nun Programında Millî eğitimle ilgili bölümde 6'ıncı madde olarak Ferdin bedenî fikrî kâbiliyetleri gibi ahlâki ve içtimaî kâbiliyetleri de inkişaf ettirilecektir. Bu maksada vusul için bir Terbiye-i Bedeniye Darülmuallimîni (Beden Eğitimi Öğretmeni Okulu) açılacak. İzcilik Teşkilatına tedricen içtimaî esasta tevfik olunacaktır sözleri yer almaktadır. Böylece Selim Sırrı (Tarcan)'ın, Beden Eğitimi Öğretmeni, bir ara İstanbul Erkek Öğretmen Okulu'nun (Yüksek Öğretmen Okulu ile birlikte) Müdürü, Beden Terbiyesi Umumi Müfettişi olarak gösterdiği büyük çabalar sonucu, beden eğitimi öğretmeni yetiştirilmesi işi bir Hükümet Görevi olarak belirtmiş bulunmaktadır. Buna göre Selim Sırrı (Tarcan) bir yandan Öğretmen Okulundaki öğrencileri hazırlamaktadır. Diğer okullara da beden eğitimini yayma, Kız okullarında, hatta Dinî Tedrisat yapan okullara, Medreselere bile bu işi sokma savaşı vermiş; başarılı da olmuştur

    Beden eğitimi bir kere mekteplerin tedrisatına girdikten sonra yapılacak iş, öğretici hazırlamaktı. Ne Muallim Mektebinden çıkan gençler, ne onların güzideleri Selim Sırrı Bey'i tatmin etmiyordu. Beden eğitimi öğretmenliğini bir meslek olarak kurmak ve o mesleğe liyakatli unsurlar hazırlamak lâzımdır. Cumhuriyetin ilanından sonra ülkemizde okulların açılması her geçen gün artmaktaydı. Avrupa milletlerinin beden eğitimi konusu üzerine takip ettikleri metodları öğrenmek ve memlekete dönüşlerinde beden eğitimi öğretmeni yetiştirmek amacıyla, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 1925 yılında İsveç Stokholmdeki Kraliyet Yüksek Beden Eğitimi Enstitüsü'ne de üç öğrenci (İstanbul Erkek Öğretmen Okulundan Selim Sırrı Tarcan'ın öğrencisi Nizamettin Kırşan, Galatasaray Lisesinden Vildan Aşır Savaşır ve Suat Hayri Ürgüplü) gönderilir. Ancak, Suat Hayri Ürgüplü Fransa'ya giderek başka bir branşta tahsil yapar.

    Ülkemizde okullarımızdaki beden eğitimi derslerinin boş geçmemesi ve artan beden eğitimi öğretmeni ihtiyacının karşılanması için 1926 yılında Selim Sırrı Tarcan Bey'in teşebbüsüyle bir beden eğitimi okulunun açılması düşünülür. Böylece beden eğitimi ve spor davası için önce eleman işinin halledilmesine önem verilir. Cumhuriyet idaresi Maarif Vekili Mustafa Necati Bey tarafından İstanbul Çapa'da Kız Öğretmen Okulunun yanında 3000 TL sarfıyla bir beden eğitimi salonunun yapımına başlanır. Salon 1927 yılında tamamlanır. 1927-1928 öğretim yılında kız ve erkeklere mahsus bir yıl teorik ve pratik eğitim yapan Jimnastik Muallimleri Kursu-Beden Eğitimi Öğretmeni Yetiştirme Kursu bu beden eğitimi salonunda açılır. Bu kursun açılış amacı; o zamana kadar beden eğitimi öğretmenliğini herhangi bir şekilde almış şahısları yeni cereyanlardan haberdar etmek ve meslekteki gelişmelerini sağlamaktır. Selim Sırrı Tarcan, bu kursun müdürlüğünü üzerine alır ve bazı derslere de kendisi girer. Ayrıca bu kurslar için İsveç'ten üç beden eğitimi öğretmeni getirilir. Bunlardan biri kız adaylar için bayan İnge Nerman (İsveç'in en tanınmış jimnastik üstadı olan miralay Nerman'ın kızı) diğeri erkek adaylar için Rangar Johnson, üçüncüsü masaj ve tıbbî Jimnastik için Suen Alexanderson'dur. Bu kursa ilk önce vilayetlerden Millî Eğitim Teşkilatınca, bu mesleğe istekli ilkokul öğretmenlerinden kâbiliyetli olanlar davet edilir. Bu adaylardan başka, beden eğitimi öğretmenliğini herhangi bir şekilde almış olanlar (Ordudan, Polisten ve itfaiye Teşkilatından) da bu kurslara çağrılırlar. Adaylar önce meslekî kâbiliyet imtihanına girerler. Burada imtihanı kazanamayanlar geri gönderilirler. Kazananlar ise üç aylık pratik ve teorik eğitime devam ederler. Üç ay sonra kursiyerler tekrar imtihana girerler. Burada imtihanı kazanamayanlar geri gönderilirler. Kazananlar ise üç aylık pratik ve teorik eğitime devam ederler. Üç ay sonra kursiyerler tekrar imtihana girerler. İmtihan sonunda başarısız sayılarak yeterli olamayanlar geldikleri vilayetlere geri gönderilirler. İmtihanda yeterli sayılanlar ise aylık eğitimlerini bir seneye tamamlayarak mezun olurlar. Bu kurstan yeterlilik belgeli Beden Eğitimi Öğretmeni sıfatıyla mezun olanlar, orta dereceli okullarda görevlendirilirler. Bu ilk kurstan sonra 1928-1929 öğretim yılında ikinci bir kurs daha açılır. Kursa sadece vilayetlerden Milli Eğitim Teşkilatınca gönderilen kâbiliyetli ilkokul öğretmenleri alınır. Bu kurstan bu dönemde de yine bir yıllık mezun verilir. 1929-1930 Öğretim yılında da kurs aynı şekilde sürdürülür.Yurt dışındaki eğitimlerini tamamlayan Nizamettin Kırşan ve Vildan Aşır Savaşır 1929 yılında yurda dönünce bu kursta hoca olarak görev alırlar. Üç yıl mezun veren bu kurslardan, 148 erkek ve 63 kız mezun edilerek orta dereceli okullarda görevlendirilir. Orta dereceli okulların az olması nedeniyle beden eğitimi öğretmenleri yeterli sayılır ve 1930 yılından sonra kurs eğitimi durdurulur. Bu kurs mezunlarından Zehra Alagöz 1930 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından İsveç Stokholm'deki Kraliyet Yüksek Beden Eğitimi Enstitüsü'ne yüksek tahsil için gönderilir.

    Selim Sırrı Tarcan'ın 1927 yılında Çapa'da açtığı Beden Eğitimi Kurslarını Amerikalı milyoner Otto Hermann Kahn (d.21.21867 Mannheim-ö.29.3.1934 New York) ziyaret eder ve çok beğenir.Otto Kahn, Selim Sırrı Tarcan'ın adına 2500 TL göndererek yüzde altı faizi olan 150 lirayı her yıl mesailerini takdir ettiği beden eğitimi öğretmenlerine vermesini tavsiye eder. Selim Sırrı Tarcan,1928-1943 yılları arasında Otto Kahn Mükafatını 32 erkek ve 15 bayan beden eğitimi öğretmenine vermiştir.

     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.360
    Beğenileri:
    137
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    GAZİ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ BEDEN EĞİTİMİ BÖLÜMÜ
    Orta dereceli okullara öğretmen yetiştirmek üzere 1926 yılında Konya'da Orta Muallim Mektebi adıyla kurulan okul, bir sene sonra 1927-1928 öğretim yılında Ankara'ya şimdiki Merkez Bankasının olduğu semtteki eski bir binaya taşınır. O yıl Pedagojik Şubesi de açılarak müessesenin adı Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü olarak değişir. Bu arada şimdiki Gazi Üniversitesi Rektörlüğü'nün bulunduğu binanın yapımına, Mimar Kemalettin Bey'in bir ön Avrupa gezisi dönüşünden sonra, Muallim Mektebi eski binadan bu yeni binaya taşınır. Bu arada şubeler açılarak eğitim genişletilir. Beden Eğitimi Şubesinin açılabilmesi için bu binanın yanında bir de Beden Eğitimi Salonu ve spor sahasının yapımı faaliyetine başlanır. 1932 yılında salonun ve sahanın yapımı faaliyetine başlanır. 1932 yılında salonun ve sahanın yapımı biter. 5 Temmuz 1932 tarih ve 105 sayılı Talim ve Terbiye Kurulu kararı ile Gazi Eğitim Enstitüsünde erkekler için üç yıl öğrenim süreli Beden Eğitimi Şubesi 1932-1933 Öğretim yılında açılır. Beden Eğitimi Bölümü ilk yılında eğitime 22 Talebe ile başlar.
    Açılan bu bölüme Milli Eğitim Bakanlığınca Almanya'dan uzman beden eğitimi öğretmeni Bay Kurt Dainas getirilerek öğretim kadrosuna alınır. Bu sırada Türk beden eğitimi öğretmenleri yurdun çeşitli yerlerinde beden eğitimi öğretmeni olarak görev yapıyorlardı. Bunlardan Nizamettin Kırşan, İstanbul Erkek Öğretmen Okulunda, Vildan Aşır Savaşır, Galatasaray Lisesinde ve Zehra Alagöz de yurtdışı tahsilini tamamlayıp gelince, İsmet Paşa Kız Enstitüsü beden eğitimi öğretmenliğinden, Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Şubesi'ne alınarak çalışmaya başlarlar. Ancak, şubede kız öğrenci olmadığı için, Zehra Alagöz nazari derslerde görevlendirilir. 1937 yılına kadar yalnız erkek beden eğitimi öğretmeni yetiştiren bu kurum,1937 yılından itibaren bayan beden eğitimi öğretmeni de yetiştirmeye başlar.Bayan öğrencilerin derslerine girmesi için İstanbul Alman Lisesi, beden eğitimi öğretmeni Bayan Margarete Korge'de bölümün öğretim kadrosuna Bakanlıkça sözleşmeli olarak dahil edilir. Bu sırada 1934-1935 öğretim yılında Enstitünün ilk mezunlarından Mehmet Arkan ve Cemal Alpman Millî Eğitim Bakanlığınca seçilerek Almanya'ya Berlin Üniversitesi Beden Eğitimi Enstitüsüne üç yıllık tahsile gönderilir. Bir yıl sonra 1935-1936 öğretim yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünün ikinci mezunlarından, Hasan Örengil, Cevdet Arun ve Ahmet Yaraman yine Almanya'ya Berlin Devlet Eğitimi Akademisine ûç yıllık yüksek öğretime, yine Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümüne öğretmen yetiştirilmek üzere gönderilir.
    Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünde derslere giren Bay Kurt Dainas, II.Cihan Harbinin çıkması nedeniyle Alman Hükümeti tarafından, 1939 yılında çağrılarak memleketine dönmek zorunda kalır. Nizamettin Kırşan ile Vildan Aşır Savaşır da Bakanlık merkez teşkilatında görev alınca Enstitüde zayıflayan öğretmen kadrosunu bir dereceye kadar takviye etmek üzere, boşalan kadroya o zaman Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü hizmetinde atletizm antrenörü olarak çalışan, Macar antrenör Gyula Ratkai atletizm derslerine girmek üzere, bölüme alınır. Margarete Korge'nin de eski görevine dönmesi üzerine Enstitü İlk mezunlarından Pakize Gökay ve Ankara Gazi Lisesi beden eğitimi öğretmeni İlyas Sınal göreve getirilir. Bu arada Almanya'daki eğitimlerini tamamlayıp yurda dönen beden eğitimi öğretmenleri Cevdet Arun ve Hasan Örengil yedek subaylık muvazzaf askerlik hizmetlerini bitirince, 1940 yılı başında ikinci sömestreden itibaren Enstitüde beden eğitimi öğretmeni olarak görevlendirilip çalışmaya başlarlar. Ahmet Yaraman Ankara Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu ve Devlet Konservatuarında öğretmen olarak görevlendirilir. Fakat kısa bir süre çalışmadan sonra sarılık hastalığına yakalanarak çok erken yaşta vefat eder.
    Gazi Eğitim Enstitüsünde eğitim ve öğretim ilk yıllarda üç yıldır. Bu uygulama,1937 yılı ortalarında Orta Öğretimdeki beden eğitimi öğretmeni ihtiyacı nedeni ile, şubenin öğretim süresi iki yıla indirilerek değiştirilir. O yıl, üçüncü sınıfta bulunan öğrencilerde yıl yarısından sonra, 2,5 yıllık mezun olarak beden eğitimi öğretmeni olurlar. Ayrıca o yıl öğretmen okulu mezunlarından başka, lise mezunlarından da kız öğrenci alınır. Öğretmen okulu mezunu olma şartı kaldırılır. Bu iki yıllık uygulama,1941 yılına kadar devam eder ve 1942-1943'ten sonra süre tekrar üç yıl olur. Bu arada,1939-1942 yılları arasın da beden eğitimi öğretmenleri için tekamül kursu açılır. Okullarda günden güne artan beden eğitimi öğretmeni ihtiyacını karşılamak üzere açılan bu kurslardan birisi, 1942 yılında İstanbul Çapa da Üniversite veya Lise mezunu kız ve erkeklere, ayrı ayrı olmak üzere kısa dönemli üç aylık yardımcı beden eğitimi öğretmenliği kursu olarak değiştirilir. Bu kurstan,18 kız ve 32 erkek yardımcı beden eğitimi öğretmeni mezun edilir.Yine 1942-1943 öğretim yılında İstanbul Haydarpaşa Lisesinde, beden eğitimi öğretmenlerinin bilgilerini yenilemek amacıyla, öğretmenlerin tatil aylarında kız ve erkek öğretmenlere ayrı ayrı tekâmül kursları açılır.
    Gazi Eğitim Enstitüsünde üç yıl devam eden beden eğitimi bölümü, beden eğitimi öğretmeni ihtiyacı dolayısı ile tekrar iki yıla indirilir. İkinci ve üçüncü sınıfta olan öğrenciler, aynı yıl mezun olurlar. Bu iki yıllık uygulama 1949-1950 yılına kadar devam eder. Gazi Eğitim Enstitüsünün yanında, yaptırılan binada üç yıl öğrenim süresi olan, Beden Terbiyesi Yüksek Enstitüsü açılır. Bu Enstitünün amacı, orduya ve çeşitli kurumlara yüksek vasıflı beden eğitimi öğretmenleri ile antrenör, monitör (antrenör yardımcısı) yetiştirmek, beden eğitimi ve sporun sağlık, teknik kurallarını belirlemek, sporcuların sağlık, işlerini düzene koymaktır. Hasan Ali Yücel, Tahsin Banguoğlu, Vildan Aşır Savaşır ve Nizamettin Kırşan bu okulun açılması için çalışmış olan kişilerdir. Fakat, açılan bu okulun bütün ihtiyaçları, öğretmenleri ve öğrencileri Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü tarafından karşılanan bir müessese şekline dönüşür. Beden Terbiyesi Yüksek Enstitüsünde eğitim ve öğretim iki yıl devam eder. 1951 yılının sonunda, bu okul kapatılır.
    Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü 1980 yılında Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Beden Eğitimi Bölümü adını alır. 1980 yılında Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Beden Eğitimi Bölümü adını alarak, dört yıl eğitim ve öğretim süreli bir bölüm haline gelir. 2547 sayılı yüksek öğretim kanununa göre, 20 Temmuz 1982 tarihli resmi gazete yayınlanan 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile, beden eğitimi ve spor eğitimi veren kuruluşlarımızın, üniversite çatısı altında birleştirilmesine karar verilir. Ankara 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi Gazi Eğitim Fakültesi bünyesindeki Beden Eğitimi Bölümü ile birleştirilerek, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi ve Spor Bölümü haline getirilir. Bu bölüm 1992 yılında Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu olarak en son adını alır.
    Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulunun günümüzdeki mevcut yapılanması üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler; Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümü, Antrenörlük Eğitimi Bölümü ve Spor Yöneticiliği Bölümüdür.

    Kaynaklar
    Güven, Özbay, Türkiyede Cumhuriyet Döneminde Beden Eğitimi ve Spor Öğretmeni Yetiştiren Okulların Eğitimini Hazırlayıcı Çalışmalar, Beden Eğitimi ve Spor Bilimleri Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, Nisan 1996, ss.70-82.
    Güven, Özbay, Türkiyede Beden Eğitimi ve Spor Eğitimi Veren Okulların Tarihi Gelişimi, 16 Mart 1999 tarihinde Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu tarafından Ankarada düzenlenen Toplum ve Öğretmen konulu panelde yapılan konuşması.
     

Sayfayı Paylaş