Türk toplulukları

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 8 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    TÜRK TOPLULUKLARI

    Suriye Türkleri
    Makedonya Türkleri
    Kaşgay Türkleri
    Irak Türkler
    Bulgaristan Türkleri
    Nogay Türkleri
    Oryatlar (Altay Türkleri)
    Moğolistan'da Türkler
    Meluncanlar
    Kumuk Türkleri
    Sancak Türkleri
    Kosova Türkleri
    Kafkas Türkmenleri
    İran Türkleri
    İdil-Ural Bölgesinde Yaşayan Türkler
    Hazarlar ve Karaylar
    Batı Trakya Türklüğü
    Balkanlarda Yaşayan Türkler
    Ahıska Türkleri
    Afganistan Türkleri




    [​IMG]

    Suriye Türkleri


    1. Suriye coğrafyası


    Suriye yüzölçümü 185,180 km2 olan, Asya’da Müslüman bir Arap ülkesi olarak tanımlanıyor.Suriye'de yaşayan insanların nüfusu 16,673,282 (1998) şimdi 20 milyona tahmin edilir, Suriye doğu yanında Iraktır, batı ak deniz ,güney urdun ve kuzey türküyedir, Suriye idaresi 14 muhafazaya bölünmüş , Şam(Damascus) Suriye başkent şehiri , başka büyük şehirleri Halep, humus, hama, ve Lazkiye. Ortadoğu’da bulunan Suriye bu coğrafyada yer alan pek çok ülke gibi çok dinin (mezhebin), ırkın, dilin bulunduğu demografik bir yapıya sahiptir. Bugünkü Suriye’de yaşayan Türkmenlerin durumuna geçmeden önce Suriye’deki tarihi seyri ve bu seyre bağlı olarak Türkmenlerin buraya gelişlerini gözden geçirelim

    2. Suriye Türkmenlerinin Kısa Tarihçesi


    SurSuriye, bulunduğu coğrafi konum itibariyle; doğu ve batıyı birleştirdiğinden Anadolu’nun tabii bir uzantısı olmasından ötürü hem doğu ve hem de batıdaki devletlerin ilgi odağı olmuştur. Sümerler, Asurlular, Makedonyalılar ve Romalılar Suriye’de hakimiyet kurmuşlardır.

    İslamiyet’in doğuşundan sonra bölgede, Hz. Ömer’le başlayan bir İslimi hareket görüyoruz. Bu durum, Emevi ve Abbasi hanedanlıkları zamanında da devam etmiştir.

    Suriye'deki Türkmenlerin daha 7. ve 8. yüzyıldan beri Fırat ve Dicle boylarına indikleri, ayrıca, Mezopotamya'dan ve Anadolu'dan Suriye'ye göçtükleri 9. ve 11. yüzyıldan buyana bölgede yaşadıkları bilinmektedir. daha önce Mısırda bir Türk komutanı Tolun oğlu Ahmed kendi hanedanını kurmuş (875) ve bu hanedan 905 yılına kadar devam etmişti. Tolunoğlu Ahmed Suriye'yi (877) almıştı .

    Daha sonra yine başka bir Türk komutanı Toğaç oğlu Muhammed Ebu Bekir, tarihte İhşidî adıyla anılan hanedanı kurmuş ve bu hanedan (935-969) yılları arasında bölgeye hakim olmuştur. Her iki Türk hanedanı, Abbasî halifeliğinin bir politikası olarak Türk komutanları ile Türk askerlerine, orduda büyük yer vermelerinin sonucunda doğmuştur. İhşidîler'i (969) yılında Şiî Fatımî devletine yıktı.

    X.Yüzyılın birinci yarısında Abbasî İmparatorluğu iyice parçalanmış, Irak'ta bile kuvvetini hissettiremeyecek bir duruma düşmüştü. Bizans bundan faydalanarak karşı taarruza geçti ve birçok yöreleri ülkesine katmaya muvaffak oldu. Bizans' a karşı, kuzey Suriye ve Cezîre'nin (Kuzey Irak ve bazı Güney Anadolu yöreleri) hakimleri olan Hamdanî hükümdarları karşı koymaya çalıştı. Bu cümle adı geçen hanedanın en büyük hükümdarı olan Seyfü'de-devle, Seyfü'de-Devle'nin en ünlü ve muktedir kumandanlarından birinin “Türk Yemek” olduğunu biliyoruz. Bu Türk kumandanının Kimek elinin yemek boyundan olduğu için böyle anılmış olması muhtemeldir. (ölümü:951-2)

    Türklerin bölgeye gelip yerleşmeleri, Büyük Selçuklu Devleti’nin Gazneliler’le yaptığı Dandanakan Savaşı sonrası olmuştur. Büy ükSelçuklu Devleti, bu savaştan sonra özellikle 1063 yılından itibaren kendi hayat tarzlarına uygun buldukları bu bölgeye yerleşmeye başladılar. Özellikle Halep, Lazkiye, Trablusşam ve Asi Irmağı vadisi boyunca Hama, Humus ve Şam bölgesinde bu yerleşme yoğunluk kazanmıştır. Türklerin buraya yönelik akınları Afşin ve Sandık Beyler komutasında Halep’e kadar devam etmiştir. (1069-1070) yıllarında ise Kurlu ve Atsız Beyler, Güney Suriye’yi tamamen ele geçirmişlerdir.

    (1071) yılında Malazgirt Savaşından sonra Aşağı ve Yukarı Fırat boylarında, Saltuklar, Mengücekler, Danişmendiler, Yınaloğulları, Artuklar gibi Türk Beylikleri kurulmuştur..

    (1077) yılından beri Suriye Selçuklu meliki olan Tutuş, kendini sultan ilân ederek, Oğuzların Yıva Boyu ile Bayat, Avşar, Begdilli, Döğer ve Üçoklar oymakları Şam ve Halep’e yerleşmişlerdir. Berkyaruk'un üzerine yürümüş, fakat yenilmişti (1095). Oğullarından Rıdvan Halep'te, ve Dokak Şam'da hâkimiyetlerini ilân ettiler. Halep hakimi Rıdvan Haçlılarla mücadele etti. Bir ara sınırlarını Güney Anadolu'ya kadar genişletti.

    (1117)'ye gelindiğinde her iki bölgede de hâkimiyet, atabeylerin eline geçmişti. Suriye Selçukluları'nın Şam kolu, Atabey Tuğtekin tarafından yönetiliyordu. Oğlu Tacü'l-mülk Böri babasının ölümü üzerine idareyi ele aldı. Pek güçlü olmayan bu atabeylik, Zengî Atabeyi Nureddin Mahmut tarafından ortadan kaldırıldı (1154).

    (1127) yılında Melikşah'ın Halep Valisi Ak-Sungur'un oğlu İmadeddin Zengi'nin Musul valiliğine getirildi. Haçlılara karşı verdikleri mücadelelerle öne çıkmışlardır. İmadeddin Zengî, Haçlılardan Urfa'yı alınca Avrupalılar II. Haçlı Seferi'ni düzenlemişlerdir (1137). Zengî'nin ölümünden sonra atabeylik Musul ve Halep olmak üzere iki kola ayrıldı (1146). Halep'teki oğlu Nureddin Mahmut haçlı kontluklarına karşı başarılı mücadeleler verdi. Şam'daki Börileri kendine bağladı. Haçlılarla iş birliği yapan Mısır Fâtımî Devleti'ni ortadan kaldırdı (1171). Nureddin Mahmut ölünce atabeylik Eyyubi ailesine intikal etti (1174). Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi savunmuşlardır

    Selahattin Eyyubi’nin ölümünden sonra bölgeye bir başka Türk devleti olan Memluklular hakim olmuştur. Anadolu’ya hakim olan Türkiye Selçuklu Devleti ise, 1243 yılında Moğollarla yaptığı Kösedağ Savaş’ını kaybetmesi sonrası ağır Moğol baskısı altında kalmıştı. Bu baskı sonucu özellikle Kayseri ve Sivas’ta yaşayan Türkmenler, Memluk Sultanı Baybars zamanında Suriye bölgesine yerleşmişlerdir. Bu dönemde Suriye’ye gelip Şam’a yerleşen Türkmenler, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümünden sonra çıkan siyasi karışıklıktan faydalanarak 1337’de Elbistan civarında Dulkadiroğulları beyliğini kurmuşlardır. Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık’ta Memlukluları yenerek bu günkü Suriye topraklarını Osmanlılara bağlamıştır.

    Suriye Türkleri, ilk yerleşimlerinde göçebe olarak kalmışlarsa da sonradan yerleşik düzene geçmişlerdir. Konar-göçer ahalinin merkeziyetçi bir devlet nizamı ile bağ-laşamayan hayat tarzları yüzünden yerli halka büyük zararlar vermelerim sona erdirmek endişesi , Harab ve boş yerleri imar etmek ve yeniden ziraata açmak (1691-1699) yılları arasında konar-göçer halkın Osmanlı hükümet tarafından iskan edilmesinin bazı sebepleridi .

    1916 sonuna kadar da bu bölgedeki Türk hakimiyeti, kesintisiz olarak 402 yıl sürmüştür. Bu sürede bölge sakinleri, derin Türk kültürü etkisi altında kalmıştır. Bu etki kendisini en çok dil konusunda göstermiş; Suriye lehçesi en fazla Türkçe kelime içeren Arab lehçesi olmuştur. I. Dünya Savaşı sonuna kadar Osmanlı hakimiyetinde kalan Şam, Trablus ve Halep eyaletleri şeklinde yönetilen Suriye, Türk yönetimi altında kültürel, sosyal ve ekonomik açılardan kalkınmış ve en huzurlu dönemini geçirmiştir.

    30 Ekim 1916 Mondoros mütarekesine kadar aşağı yukarı 500 yıl Türk hâkimiyetinde kalan Suriye, İngiliz, ve Fransız işgaline uğramış, 1936 yılında ise Fransa denetiminde cumhuriyet olmuştur.

    3. Suriye Türkmenleri ve yaşadığı yerler

    9. yüzyılda Tolunoğulları döneminde ilk defa Türk hakimiyetine giren Suriye, 11. yüzyılda Selçuklu Türkleri'nin, 1260'a doğru Memlûk Kıpçak Türkleri'nin eline geçmiş, 1516 yılında Yavuz'un bu ülkeyi fethetmesiyle Osmanlı hakimiyetine girmiş ve 850 yıllık Türk idaresinden sonra 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Anlaşmasıyla Osmanlı Devleti'nden koparılarak Fransız kontrolüne bırakılmıştır. Bugünkü Suriye 17 Nisan 1946 yılında bağımsız bir devlet haline gelmiştir.

    20. yüzyılın ortalarında çok sayıda Suriye Türkü Araplaşmış, böylece bu ülkede yüz yıllardır süren asimilasyon son dönemde de devam etmiştir.

    Oğuz Türkleri'nin ve Memlûk Kıpçakları'nın torunları olan Suriye Türkleri'ne Bayır-Bucak Türkleri de denilmektedir. Türkler bu ülkede azınlık olarak kabul edilmemekte ve kayıtlarda Müslüman olarak geçmektedirler. Halk arasında ise Türkmenler olarak adlandırılmaktadırlar.

    Suriye'de Bayat, Afşar, Karakeçili, İsabeğli, Musabeğli, Elbeyli, Akar, Hayran, Çandırlı, Sincar gibi Türk boyları yaşamaktadır. Bu Türk boyları ile Anadolu'daki uzantıları olan Türk boyları arasında inançlar, gelenekler ve folklorik pratikler bakımından çok önemli benzerlikler tespit edilmiştir.

    Suriye'de yaşayan Türkler'in nüfusu hakkında verilen rakamlardan 100.000 tahmini bu gün artık eskimiştir. Yakın zamanlarda verilen tahminler ise 500.000 - 1.000.000 daha azdır ,gerçek rakamlar 1.8 - 2 milyon arasında tahmin edilir, Onlarada Araplaşmış Türkleri eklenirse onların sayısına ikiye katlaşır

    Suriye'de Toplam 523 Türk köyü vardır (büyük şehirler harlarından başka) . Suriye hükümeti, son yıllarda Türkçe yer adlarını Arapça'ya çevirmiştir. İsabeğli "İseviye", Kabamazı "Belutiye", Tırınca "Ümitüyur", Karınca "Behlüliye" olmuştur

    Suriye'de Türkçe eğitim yapan okullar olmadığı gibi. Türkleri bir arada tutan her hangi bir teşkilat da yoktur. Köy ve kasabalarda yaşayan Türkler kendi aralarında Türkçe konuşmayı sürdürürler. Yüksek eğitim yapan Türkler'in sayısı çok azdır ve tamamına yakını Türkiye'deki okullarda okumuştur.

    Türkçe çıkan yayın organları, 1922'den 1937'ye kadar, sürgündeki Refik Halit'in de katkılarıyla renklendirdiği, "Doğru Yol" ve "Vahdet"'tir.

    Suriye Türkleri, şiveleri ve edebiyatları bakımından Türkiye'nin bir uzantısı gibidirler. Suriye'de konuşulan ağız da, Hatay bölgesinde konuşulan Türkmen ağızlarının bir devamı niteliğindedir.hama ve humus Türkmenlerinin şivesi eski Osmanlı diline daha yakın. Ve bazı ülkelerde Azerbaycan diline yakın olunmaktadır.

    Lazkiye Türkmenleri

    Suriye'nin Akdeniz kıyılarında, başta Lazkiye şehir merkezi Cimmel Harası (Türkmen Mahallesi) olmak üzere Basit, Bayır, Behlüliye, Kesap nahiye ve köylerinde Bayır-Bucak Türkler yaşamaktadır Bu şehir ve nahiyelere bağlı Türkler'in yaşadığı köy sayısı ise yörelere göre şöyledir: Lazkiye vilayet merkezi ve Kesap Nahiyesi'ne bağlı 6; Bucak bölgesinde sahil boyunca 84; Behlüliye Nahiyesi'ne bağlı 12; Bayır Nahiyesi merkezine bağlı Kebeli'nin kuzeyinde 27, doğusunda 8, güneyinde 11; İncesu'nun batısından güneye doğru olan bölümünde 20, doğusunda 17. Suriye hükümeti, son yıllarda Türkçe yer adlarını Arapça'ya çevirmiştir. İsabeğli "İseviye", Kabamazı "Belutiye", Tırınca "Ümitüyur", Karınca "Behlüliye" olmuştur. Bazı Türk köyleri : (Karamustafa, Büyükpınar,Köy Çiçekliyazı mahalleleri) , hayat, sallor, al yamamah, assamra, al ğassaniyeh, kastalmaaf, ğamam, um tuyur, zınzıf, Turunç, Meydancık, Hacranlı Hasancık Saray, Camuslu, Bödirsiye, Karaca, Çamurlu, Bostancık, Fakıhasan, Karabacak, Mollomahmutlu, Ubeydiye, Karamanlı, Kara Cücük, Türkmenli, Çalkamanlı, Sağırt, Ali, Elmalı, Abanlı, Bayır nahiyesinden, Gebelli, Dervişhan, Gebere, Şeren, Karaahmet, Gökdağ, Yumuşak, Mılıklı, Kebir,Murtlu, Karakisa, Ulucak, Kara pınar, Aşağı Karamanlı, Yukarı Karamanlı, Saldıran, Karacağız, İsapınar, Kulcuk Pınar, Kulcuk, Çukurcak, Nisibin, Dağdağan, Çovkaran, Sarraf, Kapıkaya, Ablaklı, Kapaklı, Çanacık, Korali, Çınarlı, Kızıkçuracık, El Kasap, Kislecik, Mahruka, Kuruca, Kızınca, Ağcabayır, Cümeren Yamadı, Burc-İslam, Sulayıp

    Halep Türkmenleri

    Osmanlı Devleti döneminde Türk nüfusunun idari merkezi Halep'ti. Halep, sokaklarında Türkçe konuşulan bir yerdi. Türk mimari ve sanat eserleri Halep'te oldukça çoktur. Suriye'de Halep şehiride daha çok yaşayan Türkler vardır şehir merkezi huyluk harası(büyük bir Türkmen Mahallesi ,Türkmen nüfusu 400,000 tahmin edilir ) , Kürtdağı, Cerablus, Mümbiç, Musabeyli, Azez nahiyeleri ve yörelerinde Türkler yaşamaktadır , Bu şehir ve nahiyelere bağlı Türkler'in yaşadığı köy sayısı ise yörelere göre şöyledir: Cebeli Sema'nın doğusunda nahiye merkezi ile 16; Kilis'in güneyinde Azez Kazası'na bağlı, Azez ile Aferin Suyu arasında 17, Azez'in doğusunda 29, güneyinde Halep'e bağlı 3; Çobanbeğ Nahiyesi'nde Mümbiç Kazası'na doğru 54, aynı kazanın güneyinde 15; Baraklı Oymağı'ndan Cerablus Nahiyesi'ne bağlı 26; Sacır Suyu'nun güneyinde 23; Urfa hudud nahiyesi Mürşid Pınarı ve Akçakale Kazası'nın güneyine isabet eden ve Belih Irmağı'na kadar uzanan sahada 59 köy olmak üzere .Halep Bazı Türk köyleri : mirza, kerpiçli, arabazi, merhan, beyliz, nabğa, kanlı koy, eşekli, usbağılar, gavureli, amerne, bel veren, kantara, taflı, lilve, yusuf başa, kadılar, memeli, kurucu höyük, taş atan, buyan, dadlı, belli, sakkal veran, kara yakub, kara taş, kara kuz, balali köy, bandarlık, duraklı, anbarlı, hacı hasanlı, kara baş, bir elli, avşar, küllü, dabık, yazlı bağ, ıral, şüvirin, delha, iğde, tukmen barıh, kara köy, kara mazraa, harab mamal, azak, hava köy, telile, şidar, beş curun, sinekli, ziyarat, okuf, çoban bey, hedebet, tiral, kurt, öküz öldüren, cubban, üvilin, zülüf, kalkum, bablimun, tat hums, çeke

    Hama ve Humus Türkmenleri

    "Humusta kim derse ben Türkmen değilim o asılında humuslu değildir " , işte Suriye tarihçisi ( Süheyl zakkar) demiş , çünkü ona ve eski Arab tarihçisine (bin el esir )a göre, 11. yy humusu büyük bir deprem yıkmış, tamamını viran etmiş sonra humusu yeniden tamir eden Türkmenlerdir (zingilar ve Selçuklular), Nureddin Mahmut bin zingi tarafından, humusun merkezinde eski haralarından birinin adı haratul-Türkmen(Türkmenler harası) ve eski şehir kapılarından birisi babu- türkmen (Türkmen kapısı) ama bu günlerde bu haralarda yaşayan Türkmenler tamamen arablaşmış .

    Suriye'nin Hama-Humus şehirleri ve Lübnan sınırı arasında kalan kısımdır. Türkmenler genellikle Humus'ta ve Humus köylerinde ve bazı Hama köylerinde yaşamaktadırlar. Osmanlı imparatorluğun devrinde Buralara yerleştirilmeğe davet edilen ve iskana memur olan oymaklar şunlardır: Kara Avşar, înallu, Döğer oğlanı, Hama Değeri Mustafa kethüda, Hama Düğeri tabi-i Derviş kethüda, Şam Beğmişlüsü, Hüccetlü, Kapu-uşak, Eymir-i Dündvarlu, Çozlu Çerkez-oğulları, îdris Kethüdaya tabi Abalu, Tokuz han Harbendelüsü, Kara Tohtemürlü, Köse Kethüdaya bağlı Şerefli, Uşak obası, Beşîr-oğulları obası, Eymir-i Sincarlu, Bozlu, Ebu Derda'ya bağlı olan Bozlu ,Tohtemürlüsü, Salur (Sellüriyye) türkmenleri, Dindaş oğlu îsmail Bozulus'a bağlı olan Genceli Avşarı, Kızıl Ali, Danişmendlü'ye tabi Kara Halil .

    Humusa bağlı bazı Türkmen köyleri : baba amr harası ( bugünkü Türkmenler Mahallesi ) zara, mitras, bdada, arcun, alhusun, dar kabira, kızhıl, üm al kasab, samalil, burc kaya.

    Hamaya bağlı bazı Türkmen köyleri : akrab (kara halili), tulluf, hazzur, huvvır el trukman, bıt natır , hırmıl

    Kunteyra Bölgesi Türkmenleri :

    Burası Filistin sınırına çok yakındır. Kafkasya'dan gelenler 1878'de buraya yerleştirilmişlerdir. bağlı bazı Türkmen köyleri : hafr, al kadırıyye, kafr nafah, zabya, al rezzanıyye, ahmadıyye, huseynıyye, ayn kura, ayn sümsüm, ayn alak, üleyka, ayn ayşa.

    Şam ve draa Türkmenleri

    Şehirde Türkmenlerin oturduğu büyük bir mahalle bulunmaktadır. Ayrıca Havran ovasında da Türkmenler vardır. Şama bağlı bazı Türkmen köyleri : kaldun, ruhaybe, adra ve bazı şam haraları ( el hecer el esvad el tadamün , cöber ) ve draaya bağlı bazı Türkmen köyleri : dara şehir merkezi , busra, maarba, burak...

    Şehirde Türkmenlerin oturduğu büyük bir mahalle bulunmaktadır. Ayrıca Havran ovasında da Türkmenler vardır. Şama bağlı bazı Türkmen köyleri : kaldun, ruhaybe, adra ve bazı şam haraları ( el hecer el esvad el tadamün , cöber ) ve draaya bağlı bazı Türkmen köyleri : dara şehir merkezi , busra, maarba, burak,
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    [​IMG]

    MAKEDONYA TÜRKLERİ
    XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Türk-Makedon İlişkileri

    XIX. yüzyılın ikinci yansında hâlâ bir Türk Bölgesi olan Makedonya'nın ne siyasî, ne millî, ne dinsel, ne de etnografik bütünlüğü vardı. Bu dönemde, adı geçen bölgede, komşu Balkan devletleri türlü baskı ve propagandalarla Makedonya Slavları'nı eritmeye çalıştılar. Onlar Makedonya'da kendi üstünlüklerini sağlamak için, XIX. yüzyılın ilk yarısında sık sık din ve ırk çatışmaları, şiddet olayları ve isyanlar çıkarttılar.

    [​IMG]

    Söz konusu dönemde, bu devletler Makedonya Slavları'nın özel ve kamusal hayatı üstüne bir korku çöktürdüler. Osmanlı Devleti ise Türk olmayan unsurları eğitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayatta birleştirmeye çalışarak kendi adaletli idaresini sürdürüyordu. Böylesine ayrı, böylesine düşman unsurları yönetip yürütmekteki güçlük çoğu kez bu Devlet'in üstünde kendi etkisini gösteriyordu.

    XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde yaşayan milletlerin, onlar arasında "egemen millet" olan Türkler'in de eğitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayat şartları aynı veya benzerliydi. "Egemen millet" olarak sayılan Türkler'in durumu azınlıkların durumundan pek farklı değildi. Türk Milleti'nin Osmanlı toplumundaki gerçek durumunu en iyi şekilde büyük fikir adamı ve sosyolog Ziya Gökalp izah etmiştir. Yüzyıllarca aynı gökkubbe altında sürdürdükleri ortak hayatın neticesinde XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türkler ve Makedonya Slavları arasında iyi ilişkiler kurulmuştu. Bu ilişkiler sonucunda Türkler, Makedonya Slavları'nın hayatında oldukça etkili olmuşlardı. Türkler'in bu etkileri geniş çaplıydı ve Makedonya Slavları'nın hayatındaki her alanda göze çarpıyordu. Türkler'in geniş çaptaki bu etkileri Makedonya Slavları'nın yaşayış tarzlarının âdeta ayrılmaz bir parçası olmuştu. Söz konusu etkiler özellikle dil, edebiyat, folklor, müzik folkloru, mimari ve diğer sahalarda göze çarpıyordu.

    Meselâ, Makedonca'da yüzyıllarca 7-8 binden fazla Türkçe kelime kullanılmıştır. Bugün ise bu sayı üç binden fazladır. Söz konusu dönemde Türk Milleti'nin Makedonya Slav halkına karşı tutumu her zaman olduğu gibi oldukça olumluydu. Türkler, Makedonya Slavlarının millî varlığını, bütün nitelik ve değerlerini tanımış ve hattâ çoğu kez onları takdir etmiştir. Bu durumu tarihçi Angel Dinev şu sözlerle izah etmektedir: "Aynı devlette yaşayan Türkler, Makedonlar'ın sosyo-ekonomik, siyasî ve din haklarını tanıyorlardı".
    Türkler ve Makedonya Slavları düzensizliğin hâkim olduğu bazı dönemlerde birbirlerine destek oluyorlardı. 1787-1792 yılları arasında yürütülen Türk-Avusturya-Rus Savaşı'ndan sonra Kırcaali'de beliriveren bazı Bulgar ve başka eşkiya çetelerinin saldırılarına karşı Türkler ve Makedonya Slavları birleşerek kendilerini korumuşlardı.

    Türk Milleti, çoğu kez Makedonya Slavları'na yardım etmiş ve onları kötü durumlardan kurtarmıştır. Bu iyi ilişkilerin bir örneği olarak Köprülü'de Molla Halil Efendi olayı gösterilebilir.
    Köprülü Kaymakamı'nın Hristiyanlar'a yaptığı bazı haksızlıkları, 1879 yılında Köprülü Türkleri'nin tepkisini çekmişti. Onlar, aynı yıl, Hristiyanlar'la beraber karma bir delegasyon kurarak Selanik'te Doğu Rumeli ile ilgili kurulan Avrupa Komisyonu üyesi Fransız Napoleon de Ring'den yardım istemişlerdi. Türkler'e başkanlık eden Molla Halil Efendi, Kaymakam'ın Hristiyan halkına yaptığı haksızlıkları saydıktan sonra Napolen de Ring'e: "Biz Hristiyanlar'la beraber idarecimizin değiştirilmesini istiyoruz... Din ve ırk farkı yapmadan Hristiyan vatandaşlarımızla iyi geçinmek istiyoruz..." demiştir.

    XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türkler, Makedonya Slavları'nın sosyo-ekonomik, eğitim, kültür, sanat vb. alanlarda ilerlemesini takdir etmiş, maddî yardımlarda bulunarak onların güven ve sempatilerini kazanmışlardı. Söz konusu Türkler'den biri İştipli Hacı Salih Efendi'dir. Salih Efendi 1877 yılında İştip'te inşa edilen "Aya Kiril ve Metodiy" İlkokulu'na 10 altın lira bağışlarken şu sözleri de ilâve etmişti: "Ben Hristiyan vatandaşlarım için çok iyi şeyler duymuştum. Fakat bugün gözlerime bile inanamıyorum. Kalbim sevinçten fırlayacak nerdeyse. Sizin böyle bir maneviyata ve parlak bir geleceğe sahip olmanız beni çok sevindirdi".

    Üsküp Metropoliti Teodosiy'in, Bulgar Eksarh'ı I. Yosife 4 Ekim 1890 yılında Koçana'dan gönderdiği mektupta Türkler'in Hristiyanlara karşı gösterdikleri olumlu davranışlardan sözetmiştir. Metropolit Teodosiy aynı mektupta 23 Eylül 1890 yılında İştip'te düzenlenen dinî törende ve kendisinin Koçana'ya yaptığı ziyareti sırasında Türkler'in ona ve Hristiyanlara karşı gösterdikleri ilgiden bahsederken "İştip'te olduğu gibi Koçana'da da Türkler Hristiyanlara hoşgörüyle bakıyorlardı. Karma Türk-Hristiyan köylerinden geçtiğimiz sırada, Türk köylüleri de beni karşılamaya çıkmışlardı" sözlerini ilâve etmiştir.

    [​IMG]

    Makedonya'da, Türk-Hristiyan ilişkilerini inceleyen ünlü Sloven etnologu K. Gersin Makedonya ile ilgili hatırlarında şöyle demektedir: "Türk köy halkı Makedonya'da kendini oldukça temiz tutmuş, namusunu korumuş, Kur'an ilkelerine bağlı kalmış, içki düşkünü ve eşkiya olmamış, cinayetler işlememiştir. Cinayetleri işleyenler genellikle yabancılardır..."
    XIX. yüzyılın ikinci yarısında Makedonya Slav halkı kendi "millî" ve dinî bağımsızlığı için Fener Rum Patrikliği, 1870 yılından sonra Bulgar Eksarhlığı ve Sırp siyasî propagandasına karşı mücadele etmiştir. Bu mücadele sırasında Makedonya'nın bazı yerlerinde, Makedonlar ve Türkler, Makedonlar'ın Rum ve Bulgar kilise taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçinmişlerdir. Bu gerçeği Sırp tarihçisi Yovan Hacı Vasiliyeviç: "Pirlepe'de Sırplar'la Türkler, Sırplar'ın Eksarhist ve Patriklik taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçiniyorlardı" sözleriyle dile getirmiştir.

    Türk ve Makedon tarih biliminde, Yeni Osmanlılar'la Makedonya Slavları arasında 1865 yılına kadar siyasî veya başka ilişkilerin olup olmadığına dair kesin bilgiler yoktur. Söz konusu dönemde Osmanlı Devleti'nde ıslâhatlar genellikle Avrupa devletlerinin veya Yeni Osmanlılar'ın baskısıyla yapılmıştır. Yapılan ıslâhatların neticeleri bütün Osmanlılar'ın, onlar arasında Makedonya Slavları'nın da sosyo-ekonomik, siyasî, eğitim ve kültürel ilerlemesine yol açmıştır.
    18 Şubat 1856 yılında ilân edilen Hatt-ı Hümâyün'da, Gülhâne Hatt-ı Şerifi'nde üstlenilen yenilikler de vardı. Karma mahkemelerin kurulması, taşradaki idarenin yeniden teşkilâtlandırılması, devlet gelir, giderlerinin kontrol edilmesi, hattâ 1839 yılında olduğu gibi sadece güvencesine değil, ırk ve din ayrılığına bakmadan hürriyet ve kanun önünde eşitlik ilkesi benimseniyordu. Müslümanlarla Hristiyanlar arasındaki her türlü kanun ayrıcalığı kaldırılmış, hattâ onlar her türlü rütbede hizmet edebilmek üzere orduya da alınarak, her göreve atanabileceklerdi. İl meclislerinde ve kurulacak olan Danıştay'da temsil edileceklerdi.
    1856 Hatt-ı Hümâyün'u Makedonya Slavları'na kendi ana dilinde okullar açma imkânını da sağlamıştı. Bu imkândan faydalanan Slavlar, Makedonya'nın bazı şehirlerinde öğretmen, ticaret ve kız okulları, bazılarında ise liseler açmışlardı. Tanzimat'tan sonra Makedon kilise belediye okulları da kurulmuştu. Mihaylo Georgievski'ye göre Tanzimat ve Hatt-ı Hümâyün ıslâhatları "Makedonya Slav burjuvazisinin kendi kültürlerini meydana getirmesini sağlamıştı". Söz konusu ıslâhatlar XIX. yüzyılın başında ilk kitapların çıkmasına ve matbaanın kurulmasına, Makedonya'nın hemen her yerinde Makedon kitaplıklarının ve okullarının açılmasına imkânlar sağlamıştı. Bulgar Eksarh'ı Antim'in "Hatt-ı Hümâyün, Bulgarlar'ın hürriyetini kağıtta bile olsa oldukça genişletmiştir" ifadesi dikkate değerdir.

    Tanzimat ve Hatt-ı Hümâyün ıslâhatları, Makedonya Slavları'nın millî şuurunun belirivermesinde önemli rol oynamışlardı. Çünkü söz konusu ıslâhatların sağladıkları imkânlarda millî şuuru uyandırılan Makedonya Slav halkı bu dönemde kendi din bağımsızlığı için Rum ve Bulgar kiliselerine karşı mücadelesine devam etmişti. Bu halkı, yürüttüğü mücadelede Yeni Osmanlılar'ın ideolog ve liderleri, hattâ Bâb-ı Ali bile desteklemişti.
    1858-1860 yılları arasında, Avrupa devletlerinin maddî ve manevî desteğiyle, Güney Makedonya'nın bazı yerlerinde katolik okulları açılmıştı. Bu okulların amacı Balkan Yarımadası'nda Rus ve Panslavizm hareketinin yayılmasını durdurmaktı. Makedonya Slavlar'ı, Katolik okullarını ve propagandasını, İstanbul Rum Patrikliği'ne karşı yürüttükleri din, eğitim, kültür ve ekonomik bağımsızlığı mücadelesinde güçlü bir silâh olarak kullanmışlardı. Bâb-ı Ali ise Panslavizm hareketini durdurmak için Makedonya Slavları'nın yürüttükleri mücadeleyi desteklemişti. Devlet Sadrazamı'nın, Selanik Valisi'ne, Kılkışlılar'ın Katolik Mezhebi'ne geçme isteğiyle ilgili 5 Ekim 1859 yılında verdiği emrinde şöyle denilmektedir: "Devletimiz'in kanunlarına göre vatandaşlarımız kendi inanışlarında hürdürler, Devletimiz o konuda kimseye karışmıyor". Bulgar Eksarh'ı Antim'e göre ise Makedonya Slavları'nın mücadelesini hattâ ünlü Tanzimat ıslahatçıları Mehmet Ali ve Fuat Paşalar bile desteklemişlerdir."

    Makedonya Slavlan'ın söz konusu mücadelede en çok destekleyen ünlü ıslahatçı ve devlet adamı Mithat Paşa olmuştu. Niş ve Tuna Valisi iken Hristiyan halkına yaptığı ıslâhatlarla Avrupa'da ün kazanan Mithat Paşa'nın 15 Ekim 1873 yılında Selanik Valiliği'ne atanması, İrina Evgenievna Fadeeva'ya göre "Selanik Slavları arasında sevinç, Türk bürokrasisi arasında ise hoşnutsuzluk yaratmıştı." Mithat Paşa, valilik görevi sırasında, Selanik Slav halkının hayatı ve karşılaştığı sorunlarla yakından ilgilenmiş, hattâ çoğunun halledilmesi için katkıda bulunmuştu. O, Selanik'te bulunduğu sırada "Makedonya Slav halkının millî şuurunun güçlenmesi için sunduğu yardımla" Makedonya Slavları'nın sempatisini kazanmıştı. Selanik'e gelen Köprülü keşişi Damaskin'in dinî âyinini kendi ana dilinde yapması Rum din adamlarını çileden çıkarmış, fakat Mithat Paşa'nın "Herkesin kendi ana dilinde âyin yapma hakkı vardır" cevabı Rumlar'ı susturmuştu. O arada fakir bir Makedon okulunu ziyaret eden Mithat Paşa, okula kendi portrelerini (üç portre) hediye etmiş ve okul yapısının inşa edilmesi için arsa sağlayacağına söz vermişti. Mithat Paşa'nın bu tavrı Makedonlar'ı çok sevindirmişti. O, aynı zamanda, Selanik'te Türk-Makedon karma okullarının açılması girişiminde de bulunmuştu. Karma okullar, Mithat Paşa'ya göre Türkler'in ve Makedonya Slavları'nın yakınlaşması açısından önemli imiş. Onun, din ve ırk farkı yapılmadan "herkes okumalı"dır sözü de dikkate değerdir.

    Mithat Paşa, 1873 yılının sonunda Selanik'te karşılaştığı Makedonya Slavları'nın din adamlarına "Makedonya Slavları Bulgar değil, onlar ayrı bir millettir, onların da kendi kiliseleri olmalıdır" demişti. Aynı yılda, Bulgar Eksarhlığı, Mithat Paşa'yı kendine bağlamak için Selânik'e keşiş Nil İzvorski'yi göndermişti. Ancak, Mithat Paşa, Nil İzvorski'ye, Makedonya Slavları'nın yabancı baskı ve propagandalarına karşı yürüttükleri din mücadelesinde haklı olduklarını öne sürerek, onu da adı geçen milletin mücadelesine katılmasını sağlamıştı. Böylece çağdaş Makedon tarihinde, Makedon milletinin varlığını tanıyan ilk şahıs Mithat Paşa olmuştu. Bu yüzden, Mithat Paşa'yı Makedonya Slavlar'ı desteklemiş, Rum ve Bulgar kiliseleri ise ona karşı düşman kesilmişlerdi. Rus desteğini alan Rum Patrikliği ve Bulgar Eksarhlığı'nın baskısına uğrayan Bâb-ı Âli, Ocak 1874'te Mithat Paşa'yı görevinden almıştı. Böylece Makedonya Slavlar'ı kendi din, eğitim, kültür ve ekonomik bağımsızlığı için Yunan, Bulgar, Sırp ve diğer baskı ve propagandalara karşı yürüttükleri mücadelede Mithat Paşa gibi dostlarının desteğinden yoksun kalmışlardı.
    XIX. yüzyılın ikinci yarısında Yeni Osmanlılar'ın çabalarıyla yapılan en büyük ıslâhatlardan biri mutlaka 26 Aralık 1876'da ilân edilen I. Meşrutiyet'ti. 119 maddeli 1876 Anayasası'nın sağladığı haklardan faydalanan Makedonya Slavlar'ı, Birinci Osmanlı Millet Meclisi'ne Manastırlı Dimitar Robev'i milletvekili, Senatosu'na ise Ustrugalı Georgi Çakarov'u senatör olarak seçmişlerdi. Böylece, bu dönemde, Kliment Cambazovski'nin izah ettiğine göre "Osmanlı Devleti'nin sosyal ve siyasî yaşamına ilk kez Makedonlar da katılmış ve daha sonra gelişecek siyasî olaylarda kendi yerlerini belirlemişlerdi".

    1878 Berlin Kongresi'nden sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları dahilinde kalan ve kendi toprak bütünlüğünü koruyabilen Makedonya'da, özellikle onun Manastır Vilâyeti'nde Hristiyan eşkiya çetelerinin yağmaları neticesinde, Vilâyet'te can ve mal güvenliği kalmamıştı. Mahallî idare gereken tedbirleri almadığından, eşkiyayla işbirliği yaptığından ötürü durumu giderek kötüleşmişti.1887'de Manastır valilik görevine atanan ünlü devlet adamı ve ıslahatçı Halil Rifat Paşa, Vilâyet'teki düzensizliğe son vermek amacıyla, Bâb-ı Âli'nin desteğini alarak, aynı yılda "Manastır Vilâyeti'nin Güvenlik Tüzüğü"nü getirmiştir.


    Vardar Türkleri
    Mustafa Kemal Atatürk, "Türk tarihi bir bütündür. Bu yüzden bir bütün olarak araştırılmalı, incelenmeli ve okutulmalıdır" diyordu. Ancak bize, Makedonya'da ve Balkan yarımadasının diğer ülkelerinde yaşayan Türklere maalesef millî tarihimizi bir bütün olarak okutmadılar. Bize, bilinen uzun tarihimizin sadece Osmanlı dönemini oldukça kötü bir şekilde okuttular ve halen okutmaktadırlar. Bilindiği gibi Makedonya ve Balkan Türklüğü 378 yılında Hun Türklerinin bu topraklara ayak basmasıyla başladı. Bu Türklüğün tam 1620 yıllık bir tarihi vardır. Biz bu tarihi yeni yeni araştırmaya başladık. Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemi Makedonya ve Sırbistan Türklüğü konusunda yaptığımız bazı kısmî araştırmaların ve incelemelerin neticeleri şimdiye kadar düzenlenen panellerde, sempozyumlarda ve kongrelerde sunduk, çeşitli gazete ve dergilerde yayınladık. Bunlarla Türk biliminde duyulan ihtiyacı karşılamaya mevcut olan boşluğu doldurmaya ve açık olan bazı tezlere cevap vermeye çalıştık.
    Söz konusu incelemelerde, Osmanlı öncesi Makedonya ve Sırbistan Türklüğü'nün dahilinde Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Peçenek ve Kuman Türklerinin Makedonya'da ve Balkan yarımadasının diğer yerlerinde bıraktıkları maddî kültür izlerine ve özellikle Balkan kavimlerine yaptıkları etkilere yer vermeye çalıştık. Pek tabii ki bu dönem Türklüğünün dahilinde Vardar Türkleri de bulunmaktadır. Vardar Türklerinin veya Vardaryotların ayrı bir Türk boyu olmadığı bilinmektedir. Vardar Türkleri, aslında IV.-IX. yüzyılları arasında Balkan yarımadasının en güney noktasına kadar inen Hun, Avar, Bulgar ve Oğuz Türklerinden kalan küçük grupların Bizans tarafından birleştirilmesiyle meydana getirilen daha büyük bir Türk grubu veya topluluğudur.

    378 yılından itibaren Karadeniz'in kuzeyinden Balkan yarımadasına inmeye başlayan Türk boyları sık sık Bizans İmparatorluğu'na saldırdılar. Bu devletin topraklarını alarak İstanbul'un surları önüne kadar geldiler. Bu şehri muhasara altına alarak Bizans'ı haraca bağladıktan sonra geri çekildiler. Ancak söz konusu Türk kavimleri, belirli durumlarda Bizans devletiyle ittifak kurmayı da bildiler. Bu devletin müttefiki olarak Karpat dağlarından Sava ve Tuna'nın güneyine inmeye çalışan Slav kabilelerine karşı savaştılar. Bu kabileleri üst üste yenilgiye uğrattılar. Bu yüzden Bizans, bu savaşçı ve kahraman Türk boylarını çoğu kez himayesine aldı. Bazı imtiyazlar tanıyarak onlardan kalan ve dağınık halde yaşayan küçük grupları birleştirerek kendi hudutları boyunca bulunan verimli topraklara ve stratejik önem taşıyan şehir ve kasabalara yerleştirdi. Fakat hileleriyle meşhur olan Bizans, Türk boylarının birleşmesini gördüğü zaman paniğe kapılıyordu. Bu sırada çeşitli entrikalar çevirerek Türkleri birbirlerine düşman etmeye ve kendini kurtarmaya çalışıyordu.

    Amacına ulaşmak için "parçala yönet" taktiğini kullanıyordu. Bu taktiğin en klasik örneği 1091 Lebunion savaşıydı. Bizans bu savaştan önce büyük para karşılığında kendine bağladığı Kuman Türklerinin yardımıyla İzmirli Çaka Bey'in gelmesini bekleyen Peçenek Türklerini yenilgiye uğrattı. Anna Komnena'nın izah ettiğine göre Bizans bu savaş sırasında on bin Peçenek Türkünü kılıçtan geçirdi ve 1078-1091 yılları arasında kurulan Kuman-Peçenek Türk federasyonunu ve Türk birliğini bozmaya muvaffak oldu. Yoksa söz konusu yıllarda adı geçen Türk boyları Bizans oyunlarına düşmeselerdi ve aralarında savaş yapmasalardı Balkan yarımadasında Türklüğün ve İslamiyetin durumu çok daha iyi olacaktı.
    Çar Teofilo zamanında Kuzeyden ve Kuzeydoğudan gelen Slavlar ve Slavlaşmış Bulgarlar sık sık Bizans'a hücum ediyorlardı. Bizans'ın ve Bulgarların arasında savaşın çıkmasına sebep oluyorlardı. 815 yılında yürütülen Bizans-Bulgar savaşının sonunda imzalanan barış antlaşmasından sonra Bizans, Bulgar hududunu güvenceye almak için 830 yılında Anadolu'dan ve Balkan yarımadasının değişik yerlerinden getirdiği 14 bin Türkü Vardar ırmağının Ege havzası, Strymon ırmağı, Doyran gölü arasında uzanan topraklara yerleştirdi ve onlara Vardaryotlar (Vardarlılar) veya Vardar Türkleri adını verdi.

    [​IMG]

    Ancak Bizans, daha sonra Vardar Türklerini, Vardar ırmağının kaynadığı yere kadar uzanan araziye de iskân ettirdi. Söz konusu yerlere yerleştirilen Türklerin görevi Bizans'ın kuzey hududunu ve Selanik'i Slavların ve Bulgarların hücumlarından korumaktı. Bu hizmetin karşılığında Bizans, Türklere imtiyaz olarak mal ve mülk veriyor, vergiden muaf tutuyordu. Çar Teofilo, zamanla Vardar Türklerini, Bizans topraklarına iskân etmiş olan Slav kabilelerini parçalamak için Vardar ırmağının orta havzasında ve Valandova civarında yaşayan Strimon ve Dragovit Slav kabileleri arasında da yerleştirdi.

    Vardar Türkleri hakkında bazı kısmî bilgilere Türk kaynaklarının dışında Makedon, Bulgar, Sırp, Hırvat, Macar, Çek, Ermeni, İngiliz ve Alman kaynaklarında rastlamak mümkündür. Alman seyyahı Gustav Schumberger bu Türk grubu hakkında şöyle demektedir: "Bunlar haşin bir milletti. İşgal ettikleri yerlerin gelirini Kayser'e vermezlerdi. Ancak Tuna ötesinden gelen kavimlerin hücumlarına mani oldukları için Bizans İmparatorluğu'nu bir çok beladan koruyorlardı. Bahşettikleri faide çok büyüktü. Kuzeye doğru Bizans müdafaasının aşılmaz bir seddi gibiydiler. Bunun için de İmparatorluk onlardan vergi almak şöyle dursun, onlara para veriyordu."

    Aram Andoryan ise Vardar Türkleriyle ilgili şöyle demektedir: "Avrupa'ya gelen Türkler, Bizans İmparatorluğu'nda sığınma hakkı istediler ve Vardar kıyılarında yerleşmeşi başardılar. Henüz İslam dinini kabul etmiş değillerdi. Bir çeşit putperestlik olan dinlerini değiştirdiler. Ancak savaşçı adetlerini ve göçebe yaşayışlarını bırakmadılar. Yiğit ve mükemmel cengâverlerdi. Rumlar onlara Vardariot (Vardarlı) derlerdi. Bizans sarayı muhafız alayı onlardan kurulmuştu. Devletin iç entrikalarına yabancı olduklarından güvenilir, sadık muhafızlardı." Vardar Türkleri, yerleştirildikleri topraklarda yaşayan Slavların, Rumların ve diğer kavimlerin baskılarına maruz kaldılar. Bizans Çarı II. Vasiliy (976-1025) zamanında Ohri, 1020'den sonra ise Bulgar Piskoposluğu Vardar Türklerinden de çok yüksek vergi almaya başladı. Ancak Türklere en büyük baskıyı Slavlar yaptı. Onlar Türkleri tamamen eritmeye ve imha etmeye çalıştılar. Fakat amaçlarına ulaşamadılar. Tarih bilimi bugün, Vardar Türklerinin bir ırklar yığışım devleti olan Samoil Çarlığı'nda önemli bir nüfusu oluşturduğunu göstermektedir. Bu devlette nüfusun çoğunluğunu Makedonya, Yunanistan ve Mora Slavları, Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Rumlar, Epir, Teselya, Etolya, Akarnaya ve Trakya'da yaşayan Arnavutlar; Çar Samoil'in Pelagonya, Prespa, Ohri ve Trakya'da yerleştirdiği Ulahlar, Vardar Türkleri ve Ermeniler oluşturuyordu.

    Osmanlı Türklerinden önce Makedonya'ya ve Balkan yarımadasının diğer yerlerine iskân eden Türk boyları, bu toprakların tarihinde çok önemli rol oynadılar. Yaptıkları işlerle Balkan yarımadasının sosyo-etnik yapısını, olayların ve tarih akışının yönünü ve adı geçen yarımadanın kaderini değiştirdiler. 1096 yılında başlayan Haçlı seferleri sırasında Böemüng Tarentsi'nin emrinde Filistin'e giden Haçlılar, Arnavutluk'un Duris şehrinden Via Egnatia yolu üzerinden Makedonya'ya da girdiler. Bu sırada bu bölgeyi yağmaladılar. Yerli halkı katlettiler. Bu durumu öğrenen Bizans Çarı I. Aleksiy Komnen, Bizans ordusunun en kahraman birliklerini oluşturan Vardar ve Peçenek Türklerine, Vardar ırmağının sol kıyısında tuzak kurarak Haçlılara hücum etmelerini emretti. Bu emir üzerine Vardar ve Peçenek Türkleri, Böemüng'ün haçlılarına saldırdılar. Onlara büyük darbe indirdiler. Böemüng, aldığı bu Türk darbesinden sonra haçlılarıyla birlikte Serez üzerinden Makedonya'yı terketmek mecburiyetinde kaldı.

    1097 yılında Makedonya'ya, Reymon Tuluski ve Podiya Piskoposu Ademir'in emrinde Güney Fransa'dan Filistin'e giden Haçlılar da girdiler. Ancak onlar Makedonya'da Vardar, Peçenek ve Kuman Türklerinin taarruzuna uğradılar. Bu yüzden onlar da Makedonya'yı alelacele terketmek zorunda kaldılar. Söz konusu olaylardan sonra Vardar Türklerinin adı anılmaz oldu. Herhalde onlar da Türk boylarından kalan diğer gruplar gibi önce Hristiyanlaştırıldı, daha sonra ise Slavlaştırıldı veya Rumlaştırıldılar. Ancak onlar, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin Makedonya'ya gelmesine kadar Türkçe konuştular. Din ayinlerini Türkçe yaptılar. Edebiyatları, sanatları, folklorları, müzik folklorları ve benzeri nitelik ve değerleri vardı. Makedonya'da bugün söz konusu Türk boylarından kalan efsanelere rastlanmaktadır. Tip ve motiflerle zengin olan bu efsaneler henüz araştırılmış değildir.

    Görüldüğü gibi Osmanlı'dan önceki Türkler, Slavların, Rumların, Ulahların, Arnavutların ve diğer Balkan unsurlarının arasında dağınık halde yaşamalarında rağmen millî nitelik ve değerlerini yani Türklüklerini kaybetmediler. Onlar 1292 yılından itibaren Makedonya'ya girmeye başlayan Selçuklu Türklerine, 1336'da 70 gemiyle Selanik üzerinden Vardar vadisine yerleşen ve özellikle 1371 Meriç zaferinden sonra Makedonya'yı ve diğer topraklarını fethetmeye başlayan Osmanlı Türklerine katılarak Sırplara, Rumlara, Bulgarlara, Romenlere, Arnavutlara ve diger Balkan unsurlarına karşı kahramanca savaştılar. Böylece onlar, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin Balkan yarımadasına yerleşmesine, Osmanlı devletinin bu yarımadada 550 yıl kalmasına ve bu yarımadanın bir Müslüman Türk bölgesi olmasına yardımcı oldular.

    Osmanlı Türkleri Balkan yarımadasını ve diğer toprakları orduyla fethettiler. Bu toprakları Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Vardar, Peçenek, Kuman ve Selçuklu Türklerinden kalan ve Anadolu'nun değişik yerlerinden getirilen binlerce Türk ailesiyle 550 yıl fevkalade iyi bir şekilde idare ettiler. Onlar 1371-1912 yılları arasındaki dönemde Balkan yarımadasının etnik yapısını milletimizin lehine değiştirdiler. Bu dönemde Sava ve Tuna'nın güneyinde bulunan toprakların nüfusunun % 50'sinden fazlasını Türkler oluşturuyordu.

    Başka bir söyleyişle Osmanlı Türkleri bu toprakları orduyla fethettiler ve oralarda nüfus çoğunluğuyla milletle kaldılar. Osmanlı Türleri, Avrupa ve Balkan tarih biliminin öne sürdüğü gibi Avrupa ve Balkan topraklarına istilacı olarak gelmediler. Onlar bu topraklara kurtarıcı olarak geldiler. Çünkü onlar söz konusu topraklara gelmeden önce oralarda yaşayan halk kendi idarecilerinden ve din adamlarından çok büyük eziyet çekiyordu. Bu eziyet altında inim inim inliyordu. Bu yüzden Osmanlı idaresinden hiç bir baskı görmeden gönüllü olarak İslamı kabul etti. Çok adil bir müessese olan Osmanlı devletinde huzur ve güvence içinde yaşadı. Yoksa Osmanlı devleti böyle bir devlet olmasaydı, beş buçuk asır yaşayabilir miydi?

    Ohri
    Makedonya'nın Arnavutluk sınırında bulunan ve kendisiyle aynı ismi taşıyan gölün kıyısında kurulu bir şehirdir. 26.400 nüfusa sahip olan şehir, antik Liknidos şehrinin yerinde kuruldu. 9'uncu yüzyılda rahip Clemens ve Naum tarafından Hristiyanlık merkezi haline getirilen şehir, 997'de 1018'e kadar Patriklik Merkezi olarak kullanıldı. Bu tarihten 1767'ye kadar bağımsız başpiskoposluk olarak varlığını sürdürdü.
    Ohri, Sultan I. Murat döneminde, 1385 yılında Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından Osmanlı devleti topraklarına katıldı. Manastır vilayetine bağlı bir sancak merkezi yapılan Ohri, Arnavutluk içlerine düzenlenen saldırılar için üs olarak kullanıldı.1464'te Osmanlı devletine karşı ayaklanan Arnavut kökenli İskender Bey tarafından ele geçirilmeye çalışılan şehir, 1788'de Avusturyalıların işgal girişimine direndi. Balkanların tarihsel sürecini aynen yaşayan Ohri, Birinci Balkan Savaşı sırasında Sırp ve Karadağ askerleri tarafından ele geçirildi. 1913'teki Londra Andlaşmasıyla da Sırbistan'ın egemenliğine bırakıldı.

    Uzun süre Türk hakimiyetinde bulunan Ohri'de, Osmanlı döneminden kalan bazı eserler halen ayakta. Bunlardan bazıları; Haydar Paşa Camii, Kuloğlu Camii, Hacı Hamza Camii, Halvetî Tekkesi, Ali Paşa Camii, Hacı Durgut Camii ve restore edilmiş bir hamam.
    Nüfus çoğunluğu Müslüman Arnavutlardan oluşmakla beraber Ohri ve çevresindeki köylerde halen çok sayıda Türk yaşıyor. Kentteki Türkler son derece duru bir Türkçe konuşmakta.
    Şehirle aynı adı taşıyan Ohri Gölü'nün şöhreti kentinkini geçmiştir. Arnavutluk ile Makedonya sınırında yer alan ve Türkler tarafından Ohri olarak isimlendirilen göl, Makedonlarca Ohrid olarak isimlendirilmektedir. Deniz seviyesinden yüksekliği 698 m. olan Ohri Gölünün alanı 367 kilometrekare ve en derin noktası da 286 metredir.

    Makedonya ve eski Yugoslavya'nın turizme açılabilen nadir su kaynaklarından olması dolayısıyla Ohri Gölü, çok sayıda turistin ilgisini çekmektedir. Bu da Ohri ile birlikte hemen yakınındaki Struga'yı ciddi birer turizm kenti haline getirmektedir.

    Manastır
    Makedonyalıların bugün "Bitola" diye isimlendirdiği kente Osmanlı İmparatorluğu döneminde, çevresindeki manastır kalıntılarından ötürü "Manastır" adı verildi. Bizans İmparatorluğu döneminde şehir, Balkanların dağlık bölgelerinden gelen ve Selanik'i Adriyatik denizine bağyalan eski Roma yolu üzerinde önemli bir konaklama merkeziydi.
    Osmanlı devletinin topraklarına katılması, Sultan I. Murat döneminde oldu. 1378'de Kara Timur Paşa tarafından ele geçirilen şehir, Rumeli eyaletine bağlı bir sancak merkezi yapıldı. Balkanların dağlık bölgelerine yapılan seferlerde, müstahkem bir üs olarak kullanıldı. Tanzimat Fermanı'nın ilanından sonra, Makedonya'yı oluşturan üç vilayetten (Vilayet-i Selase) birisi olan Manastır, aynı zamanda Üçüncü Ordu'nun da merkezi yapıldı.
    Üçüncü Ordu'nun merkezinin Manastır'a alınmasıyla birlikte, şehire bir çok okul yaptırıldı. 1982'de yatılı okula dönüştürülen Manastır Askerî İdadîsi de aynı dönemde açıldı. Mustafa Kemal'in 1895'ten itibaren okuduğu Manastır Askerî İdadîsi Osmanlı devletinin kaderinde önemli roller üstlenecek kişileri yetiştirdi.
    20'inci yüzyılın başlarında dönemin en modern şehirlerinden birisi haline gelen Manastır, 33 yıl Osmanlı devletini yöneten Padişah II. Abdülhamit'e karşı oluşan muhalefet hareketinin askerî kanadının toplandığı yere dönüştü. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yayın organı Neyyir-i Hakikat Gazetesi de burada yayımlandı. 1908'deki II. Meşrutiyet ilanına yol açan gelişmeler de burada başladı. Birinci Balkan Savaşı sırasında 18 Kasım 1912'de Sırpların eline geçen şehir, 10 Ağustos 1913'te Bükreş'te imzalanan anlaşmayla resmen Sırbistan'a bırakıldı.

    Manastır'da, Osmanlı'dan günümüze ulaşan eserlerin başında; saat kulesi, 16'ıncı yüzyılda yapılan Yeni Cami, İshakiye Camii, Manastır Bedesteni, tarihî Postahane ve Manastır Askerî İdadîsi binası bulunuyor. Diğer taraftan bugün müze olarak kullanılan Manastır Askerî İdadîsi binasında, bir de "Atatürk Anı Odası" açılmış durumdadır. Bina girişindeki tabelada; "Çağdaş Türkiye'nin yaratıcısı ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk 1898 yılında Askerî İdadî'yi bu binada bitirdi" ibaresi yer alıyor.

    devamı aşağıda
  3. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye


    Üsküp
    Makedonca "Skopiye" denilen Üsküp, Makedonya Cumhuriyeti'nin başkentidir. Vardar nehrinin kıyısında bulunan kentin nüfusu 1990 itibarıyla 504 bindi. Ancak Bosna-Hersek'ten sonra Kosova'da meydana gelen kargaşa sırasında şehir, çok büyük miktarda göç aldı.
    Antik Skupi şehrinin yerinde, İlliryalılar tarafından MÖ. 5'inci yüzyılın sonunda kurulduğu belirtilen Üsküp, MÖ. 168 yılında Romalıların eline geçti. MS. 395'de Bizans İmparatorluğu'nun payına düşen Üsküp, 8'inci yüzyılda yine bir Türk imparatorluğu olan Avarlarla tanıştı. Onları 9'uncu yüzyılda bir başka Türk devleti olan Bulgarlar izledi. 11'inci yüzyılda yeniden Bizans imparatorluğu'nun yönetimine giren Üsküp, 14'üncü yüzyıla gelindiğinde "Skopiye" adıyla Sırp krallığının başkentliği görevini yaptı.

    Üsküp'ün Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altına girmesi ise 1389'da oldu. Bu tarihten itibaren bir sancak merkezi yapılan Üsküp, Fatih Sultan Mehmet tarafından Rumeli Beylerbeyiliği'ne bağlı eyalet merkezi yapıldı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde önemli bir yönetim ve ticaret merkeziydi. ancak, Osmanlı Devleti dönemine ilişkin izlerin bir bölümü, özellikle 1963'te 2 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan büyük depremde yok oldu ki, Üsküp'ü modern bir şehir görünümüne büründüren girişimler de bu tarihten sonra başladı. Şehire demir-çelik, kimya, tekstil, gıda sanayii fabrikaları kuruldu.

    1683'te başarısızlıkla sonuçlanan II. Viyana kuşatmasından sonra Avusturyalıların işgaline uğrayan şehir kalesi 1689'da General Piccolimini tarafından yıktırıldı.1690 yılında tekrar Osmanlı topraklarına katılan Üsküp, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ve Balkan coğrafyasında eski etkinliğini yitirdiği için yavaş yavaş önemini kaybetti. 1863'te Nişle birleştirilerek vilayet merkezi yapılan Üsküp, 1869'da İşkodra'ya bağlı bir vilayete dönüştürüldü. 1881'de bir ara ayaklanan Arnavut milliyetçilerinin eline geçen Üsküp, 1888 yılında Kosova vilayetinin merkezi yapıldı. Kosova Valisi Mazhar Bey'in Üsküp'ü yeniden imar etmek içi Kosova vilayeti sınırları içinde gümrük vergisi uygulamasına geçmesi, halkın isyanına neden oldu. kanlı sokak çatışmaları, Padişah V. Mehmed Reşad'ın 1911 yılında Kosova gezisine çıkmasıyla durdu.

    1912'de başlayan Birinci Balkan savaşında Sırpların eline geçen Üsküp, o tarihten itibaren Osmanlı devleti egemenliğinden çıktı. 1915'te Bulgarlar tarafından Sırplardan alınan Üsküp, Birinci Dünya Savaşı sonlarında, Fransız birlikleri tarafından Bulgarlardand alındı. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman ve Bulgarlar tarafından işgal edilen şehir, 1944'de Partizanlar tarafından geri alınarak Yugoslavya bütünlüğü içindeki yerini aldı. Tarih boyunca toprakları Yunanlılar, Bulgarlar, Arnavutlar ve Sırplar arasında pay edildiği için tarihsel sınırlarının bugün küçük bir parçasında kalan Makedonya'nın başkentliği görevini yürüten Üsküp, Yugoslavyşa Federasyonu döneminde tarihteki önemini koruyamadığı için varlığını mütevazi bir şehir olarak bugünlere kadar getirdi.

    Makedonya
    Yugoslavya, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan arasında yer alan ve denize ulaşımı olmayan bir kara devleti olan Makedonya, Orta Vardar adı verilen vadinin iki yakasında uzanır. Nüfusunun % 60'ı şehirlerde yaşamaktadır. 1990'a kadar Yugoslavya'ya bağlı özerk bir cumhuriyet statüsü taşıyan Makedonya, bağımsızlığını bu tarihte kazandı. Ancak Yunanistan'ın karşı çıkması yüzünden adının BM tarafından tescil edilmesi 3 yıl zaman aldı. Makedonya denilen coğrafya, bugün üzerinde Makedonya Cumhuriyeti'nin kurulu bulunduğu coğrafya ile sınırlı değildir. Tarihî Makedonya topraklarının 34.177 km2'lik parçası bugün Yunanistan sınırları içindedir. Bu topraklarda 2 milyonu aşkın Makedon yaşamaktadır.

    Makedonyalılar ile Yunanlıların aynı kökten geldiği, genelde kabul edilen görüş olmakla birlikte; bazı tarihçiler Makedonların, Bulgarlarla irkî bağı olduğunu kaydetmektedirler. Makedonya'da bilinen ilk hakimiyeti M.Ö. 725'de Argead Hanedanından Birinci Perdikas kurdu. Böylece Makedonya Krallığı'nın temelini atan bu hanedan, Yunan asıllı değildir. Bölge, Milattan önce 513'ten MÖ. 479'a kadar Perslarin işgalinde kaldı. Milattan önce İkinci Filip'in kral olmasıyla Makedonya güçlenmeye başladı. İkinci Filip'ten sonra, 334-323 yılları arasında Makedonya Kralı olan Büyük İskender döneminde ülke sınırlarına Yunanistan, Anadolu, İran, Suriye ve Mısır katıldı. İskender, Türkistan ve Hindistan'a da girdi. Büyük İskender'in yerine MÖ. 323'te kral olan IV. İskender'i öldüren kumandan Antigonos Kiklons, Makedonya Krallığı'na geçerek yeni bir hanedanı başlattı.

    Roma İmparatorluğu'na MÖ. 168'de yenilen Makedonya, bu imparatorluğun hakimiyetine girdi. Roma egemenliğinden sonra Miladî 9'uncu yüzyılın birinci yarısında Slav istilasına uğradı. Bunu Bulgar istilası takip etti. 1014'de Bizans tarafından yıkılan Bulgar İmparatorluğu ile birlikte Makedonya da Bizans İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi. Bu durum, Müslüman Türkler Balkanlara gelinceye kadar devam etti. Makedonlar, 867-1057 yılları arasında Bizans Devleti'ne sekiz imparator ve iki imparatoriçe verdi. Dördüncü Haçlı seferi sırasında, 1204-1224 yılları arasında Makedonya'da Latin Krallığı kuruldu. Fakat ülke 1230'da Bulgarların, 1280'de de Sırpların egemenliğine geçti.

    Başkent Üsküp dışında Manastır, Kalkandelen, Prilep, Resne, Ohri, Kumanova ve Struga gibi şehirleri olan Makedonya, tarihte önemini hiç yitirmemiş bir coğrafya üzerinde bulunmaktadır. Osmanlı devleti, ilk defa Orhan Gazi döneminde Rumeli'ye ayak bastı. Makedonya'ya ilk Osmanlı akını 1324'te yapıldı. Şehzâde Süleyman Paşa komutasındaki akıncılar, aralıksız yaptıkları akınlarla Selanik'e kadar ilerlediler.

    Sultan I. Murat, 1362'de Edirne'yi ele geçirip Osmanlı devletinin başkenti yaptıktan sonra Macar Kralı I. Layoş komutasındaki birleşik Balkan ordusuna karşı 1364'de kazanılan Sırpsındığı savaşının ardından Türklerin Balkanlardaki varlığı tescillenmiş oldu. Sırp-Bulgar güçlerine karşı 1371'de kazanılan Samaku savaşının ardından bir yıl sonra Makedonya ve Sırbistan hükümdarlarına karşı kazanılan Çirmen savaşından sonra Yanbolu, İslimye, Samaku, İhtiman, Karınova, Aydos, Burgaz, İskeçe, Drama, Kavala, Serez, Avrathisarı, Vardır Yenicesi gibi şehirlerin fethiyle 1373'te Rumeli Beylerbeyliği kuruldu. 1389'da Sırp Kralı I. Lazar'a karşı kazanılan Kosova Savaşı'ndan sonra Balkanlar tümüyle Türk egemenliğine girmiş oldu. Bınırları Tuna nehri kıyılarına dayanan Osmanlı devleti karşısında Balkanlarda kafa tutan tek güç olarak Macaristan kaldı. Türklerin Balknlardaki varlığını pekiştiren savaş ise 1396'daki Niğbolu savaşı idi. Ankara savaşının ardından başlayan Fetret Devri'nde, Makedonya'nın kimi şehirleri Osmanlı'nın elinden çıkarken ülkenin birliğini yeniden sağlayan Sultan I. Mehmed döneminde buralar geri alındı. Balkanların tamamen Türk egemenliğine girmesi ise 1448'de Haçlı Ordusu'na karşı kazanılan II. Kosova savaşı ile oldu. Bundan sonra elde edilen topraklara süratle Türk nüfus göç ettirilmeye başlandı. Zaman içinde o hale geldi ki, Makedon nüfusu göçmen Türklerin altına düştü.

    Makedonya ismi siyaset alanına 1876'da İstanbul Konferansı'nda imzalanan anlaşmayla isminden bahsedilmeden girdi. Avrupa ülkelerinin Rumeli için öngördükleri reform programı Makedonya'yı da kapsıyordu. Selanik, Manastır ve Kosova'ya atfen Vilayet-i Selase adı da verilen Makedonya, reform yapılması şartıyla Türk egemenliğinde bırakıldı. Çözüm gibi görünen bu durum vaziyeti iyice karmaşıklaştırdı.

    Bir yandan Bulgarlar, bir yandan Sırplar, bir yandan da Yunanlılar Makedonya'yı parçalamak için bekliyordu. Bulgarlar, Ege denizine çıkmak için, Sırplar Selanik'i işgal etmek için ve Yunanlılar sınırlarını daha da kuzeye çıkartmak için Makedonya'yı istiyordu. Dolayısıyla bu ülkelerin üçü de Mekadonların kendilerine akraba olduğunu savunuyorlardı. Bu yüzden bölge, 1901'e kadar tam bir komitacılar arenasına döndü. Osmanlı'nın kurduğu iç örgütle Bulgar, Sırp ve Yunan komitacılar çarpışıyor, bunlar ayrıca birbirleriyle kapışıyordu. Sultan II. Abdülhamit tarafından Rumeli Vilayetleri Hakkında Talimat başlığıyla hazırlanan reform planı, hem Bulgaristan, hem de Avusturya-Macaristan ve Rusya İmparatorluğu'nu rahatsız etti.

    1903 yazında Makedonya kanlı bir ayaklanmaya sahne oldu. Ayaklanma bastırıldı ama Makedonya'nın Osmanlı'dan kopartılması için de her türlü girişim başlatıldı. Yürürlüğe konulan reform programının takibi, Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz ve Rus müfettişlere bırakılırken vergi toplama işi de Osmanlı Bankası'na terkedildi. II. Abdülhamit'in baskılarına boyun eğmesine itiraz eden İttihat ve Terakki Cemiyeti, Sultanı vatana ihanetle suçladı. Genç subaylardan Koloğası (Resneli) Niyazi ve Binbaşı Enver dağa çıkıp çetecilik faaliyetine başladı. İttihat ve Terakki Cemiyeti denetimindeki Manastır Ordusu ayaklandı. Karışıklıklar öylesine yaygınlaştı ki, II. Abdülhamit 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'i de kabul etmek zorunda kaldı.

    Bir yandan Arnavutluk, diğer yandan Trablusgarp ayaklanmasıyla uğraşan Osmanlı Devleti, Birinci Balkan Savaşı sırasında Yunan, Sırp, Bulgar ve Karadağ kuvvetlerinin istilasına uğrayan Makedonya'yı tamamen elinden çıkarttı.Birinci Balkan Savaşı'ndan sonra ele geçirdikleri Makedonya topraklarını paylaşma konusunda anlaşamayan Balkan devletleri birbirleriyle savaştılar. 1913'teki II. Balkan Savaşı'nın ardından 10 Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Anlaşması'yla Makedonya'nın Selanik dahil kıyı bölgesi Yunanistan'a, iç bölgesi Sırbistan'a katıldı. İkinci Balkan Savaşı'ndan yenik çıkan Bulgaristan Strumica vadisini aldı. 1941 yılında Almanya'nın yanında yeralan Bulgaristan, Makedonya'nın Yugoslav ve Yunan bölgelerini topraklarına kattı. Savaştan sonra ise aldıklarının hepsini geri verdi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yugoslavya Federasyonu içinde özerk Makedonya Cumhuriyeti kuruldu.

    1990 yılına kadar Özerk bir cumhuriyet olarak Yugoslavya Federasyonu çatısı altında yer alan Makedonya, Tito'nun ölümünün ardından parçalanma sürecine girer Yugoslavya ile yollarını ayırdı. Topraklarında yaşayan Arnavut ve Sırplara rağmen bağımsızlık kararı için 8 Eylül 1991'de referanduma giden Makedonya, % 90 halk desteği ile bu kararı onayladı. Aynı yıl 16 partinin katılımıyla seçim yapıldı. % 27.5 oyla Makedonya Milliyetçi Partisi birinci çıkarken cumhurbaşkanlığına da Kiro Gligorov seçildi.

    Makedonya'nın nüfusunun % 67'sini Makedonlar, % 19.8'ini Arnavutlar, % 4.5'ini Türkler, % 2.3'ünü Sırplar, % 2.3'ünü Çingeneler, % 2.1'ini Boşnaklar ve 2'sini diğer etnik gruplar oluşturuyor. Ancak resmî rakamların Türk nüfusunu 80 bin civarında göstermesine karşılık Türk topluluğu önderleri bu rakamın 150-200 bin dolayında olduğunu belirtiyor. Ülke halkının çoğunluğu Hristiyan olmakla birlikte Makedonya'da çok sayıda Müslüman ve küçük bir Yahudi cemaati bulunuyor.
  4. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    [​IMG]

    KAŞGAY TÜRKLERİ
    Kaşkay İlinde Geleneksel İdari Teşkilat
    Türk aşiretlerinde ailenin büyük erkek çocuğu bir zaman aşiret reisi olur diye bir kural yoktur. Aşiretin şartlarını taşıyan bir çocuk, aşiret reisi olabilir. Melik Mansur Han, İlhan olacak bir kişide aranan şartları şöyle sıralamaktadır.

    1. Çevresinin olması.
    2. İyi ata binmek
    3. Güçlü bir yapıya (tercihen uzun boylu) sahip olması.
    4. Gururlu ve azametli bir sima
    5. Adalet duygusuna sahip olma
    6. Aşiretler arasında iyi bir şöhrete sahip olma.
    7. Asalet sahibi olması (Asil bir hayat sürmesi)
    8. Cesur olma ve güzel el yazısına sahip olma.

    Bu özelliklere sahip olan kişi ihtiyaç olduğunda bu makama getirilebilir. Fakat uygulamada geleneksel olarak aşiret birliğindeki değişik kabile ve aşiretlerin başçıları ile birlikte yöneten ailenin önde gelen bazı şahsiyetlerin yeni ilhanın seçiminde söz sahibidirler. Umumiyetle ilhanın oğlu veya kardeşi seçilmektedir. Tahta geçmede anlaşmazlıklar olduğunda aşiret başçılarının tercih ettikleri ve etrafında kenetlendirdikleri kişi ilhan olur. Yani diğer adaylar haliyle dışlanmış olur. Bazen bu anlaşmazlıklar bölünmelere kadar varabilir. Sonunda bu mücadeleyi kaybeden kişi, kazanan tarafın çadırına gidip bağlılığını bildirir.

    Tahta çıkma problemi çok nadir olarak kan akıtma sonucuyla olmuştur. Kaşkaylar genellikle tek kadınla evli olduklarından, diğer İran kabilelerinde olduğu gibi, üvey evlat problemi ve çatışması olmamış bu da ilhan seçiminde bir kolaylık sebebi olmuştur.
    Kaşkay ilinin ilhanları, uzun yıllar Fruzabad ve Farrasabad'ın bölge valisi sayılmaşlardır. İlhan-yi memleket-i Fars ünvanı da taşırlardı. Bu unvan onlara güney İran'ın merkezinde (Şiraz'da) büyük bir kontrol (o bölgedeki aşiretler üzerinde) sağlamış ve aynı zamanda onları (İlhanlıları) bir hükümet bürokratı durumuna getirmiştir. Bu durum, onların merkezi hükümet tarafından tanınması ve onanması şartını getirmiştir.

    Normal şartlarda Fars'ın genel valisi, Kaşkaylar tarafından seçilen, yöneten aileden bir üyeyi aday gösterir. Bu adaylık, şah tarafından onaylanır ve bunun için gerekli bir ferman gönderir. Ancak, Kaşkaylar ile merkezi hükümetin arasının bozulduğu dönemlerde aşiret büyüklerinin tavsiyeleri dışında ( merkezi hükümete yakın olan) kişileri seçtirme yoluna gittiler. Böylece aşiretlerce seçilen kişiler üzerinde görüş farklılıklar olunca, merkezi hükümet, ilhanı görevden alacak kadar ileri gitmiştir. Fakat Kaşkaylar bu tür muhalefete rağmen, kendi gücünü korumuş, istedikleri biçimde yönetimlerini sürdürmüşlerdir.

    [​IMG]

    İran Sosyal ve Siyasi Hayatında Kaşkay İlinin Yeri
    1. Kurulduğu İlk Devirlerde Kaşkay İli'nin İran'ın Sosyal ve Siyasi Hayatındaki Yeri :

    İran'ın güney bölgesinde, özellikle Fars eyaletinde yaşayan Kaşkaylar, gösterdikleri etkinliklerle kendilerini İran halkları tarihine tanıtmaları önemli bir yer tutar. Kaşkay İli, 1747 yılında NadirŞah Afşar'ın öldürülmesiyle, ülkenin her tarafında çıkan karışıklık (isyan) yıllarında teşekkül etmiştir. İran'ın çeşitli bölgelerinde, merkezi hükümeti ele geçirmek için, aşiretler arasıda şiddetli çarpışmalar başladı. Horasan, Azerbaycan (İran), İsfahan ve Fars eyaletleri bu çarpışmaların önemli merkezleri haline geldi. Horasan ve Azerbaycan'da Afşarlar, İsfahan ve Fars'ta Bayatlar, Bahtiyarlılar ve Zendler arasında çeşitli çarpışmalar meydana geldi. Muhtelif bölgeler ve şehirler, elden ele geçip, duruyordu.
    Fars eyaletinde yaşayan Türk aşiretleri, aralarındaki kırgınlıkları bırakıp, başka grupların saldırıları karşısında birleşme ihtiyacı duymuşlardır. Nadir Şah'ın komutanlarından Kerimhan Zend ve Ali Merdanhan Bahtiyarlı birleşerek , III. İsmail Safevi'yi şah ilan ettiler. Şiddetli çarpışmalar sonunda Haşimhan Bayat, Şiraz'ı ve civar şehirleri Bahtiyarilerin ve Afşarların elinden alarak kendini Fars valisi ilan etti.
    Kaşkay İli Fars'ın en kuvvetli aşireti olarak biliniyordu. İlk zamanlar bu ilde 24 tayfa birleşmiş, bazı kabile ve aileler de daha sonra bu birliğe dahil olmuştur. Haşim Han bu güçlü aşiret birliğini zayıflatmak için çeşitli girişimlered bulunduysa da (1954) bunda başarılı olamadı.

    1795 yılında Kerimhan Zeyd'in ordusu önce Şiraz'ı sonra bütün Fars eyaletini alarak, Bahtiyarların hakimiyetine son verdi. Böylece Kerimhan kendisini bütün ülkenin hükümdarı ve Şiraz'ı da başkent ilan etti. Kerimhan'ın hakimiyeti döneminde (1755-1779) Kaşkaylar, Reisleri Câni Ağa'nın tedbir alması sayasinde Kerimhan'la savaşmadılar. Bu da onların saraya yakınlaşmasını sağladı. Kerim Han Câni Ağa'yı ataları vasıtasıyla idare olunmuştur. Bu sülalenin İlbeyi Câni Ağa'ya kadar altı kişisi (Emir Gazi Şahlu, Gazu Ağa, Cani Ağa, Sefer Ali Ağa, Muhammed Ağa, Namdar Ağa) tanınmış ve bilinmektedir. Aşiretin kendisi de Kaşkay adı ile tanınmış ve meşhur olmuştur. Onların yedinci nesli Cani Ağa (ikinci) İlbeği olmuştur. Cani Ağa'dan sonra oğlu Hasan Han, Kaşkay İlbeyi olmuştur.

    Böylece Kaşkaylar daha da güçlendiler. Kışlık ve yaylaklarını tespit ederek bunu daimi hale getirdiler. Kaşkayların bazı kabileleri (aşiretleri), Kerim Han'ın oluşturduğu ordu arasında yer aldılar. Kaşkayların ileri gelenleri (Kelanterler, Kethüdalar ve. ) Fars bölgesinde çeşitli kervansaraylar, mescitler, hamam ve çeşitli binalar inşa ettirdiler. Firuzâbâd bir Kaşkay şehri haline geldi. Bu dönemde Kaşkaylar ülke genelinde kendilerini büyük bir il irliği gibi tanıtmayı başardılar. İç ve dış işlerinde Kerim Han onların görüşlerinden faydalandı. 1779'da Kerim Han öldükten sonra, yeniden ülkede şiddetli çatışmalar meydana geldi.

    Kerim Han'ın Kardeşi oğlu Zeki Han Kerim Han'ın çocuklarından Ebulfeth Han'ı hükümdar ilan ederek, onun adı ile hakimiyeti ele geçirdi. Kerim Han'ın kardeşi Sadık Han da kendisini hükümdar ilan etti. Böylece Zerd ailesindeki anlaşmazlıklar ve kırgınlıkların arkası kesilmedi. 1781 yılında İsfahan hükümdarı El-Murad Han Zend, Şiraz'ı aldı ve Sadık Han ile Kerim Han'ın oğullarını ortadan kaldırarak 1785 yılana kadar hükmetti (idareyi elinde bulundurdu). Bu iç çatışmalar, Kerim Han'ın ordusunun dağılmasına sebep oldu. Zend hakimiyeti hayli zayıfladı. Gacarlar, Muhammed Ağa Han'ın önderliğinde, İran'ın kuzey vilayeti ve Tahran'ı aldı. Daha sonra El-Murad Han, Hasan Han'ı ve İsmail Han'ı Kaşkay hakimiyetini kurmakla suçlayıp Hasan Han'ın ellerini kestirip, İsmail Han'ında gözlerini oydurtmuştur (3.II. c.52).


    1785 yılında El-Murad Han'ın oğlu, sonra Sadık Han'ın oğlu Cafer Han hükümdarlığa geçti. 1788 yılında Muhammed Ağa Han, Zend hakimiyetine son verilmek maksadıyla ve Kacar hakimiyetini kurmak için Fars eyaletine hücum ettiyse de bunda başarılı olamadı. Bunu üzerine kendisi için tehlikeli gördüğü Kaşkay aşiret birliğini dağıtmak ve yok etmek maksadıyla Şiraz tarafından Gerduman'dan uzaklaşarak Kaşkayların önemli kabilelerinin bulunduğu Husrev Şirin yaylasına saldırdı. Kaşkaylar bunu önceden haber aldıkları için sürülerini dağa çıkararak orada topyekün karşı koyup kendilerini savundular. Bir aylık bir çarpışma sonunda geri çekilmek mecburiyetinde kalan Muhammed Han İsfanan'a döndü.
    1789 yılında Zend Cafer Han öldürülür ve Zend sülalesinin son hükümdarı Lutufali Han Zend tahta geçer. 1792 yılında tekrar Şiraz'a saldıran Muhammed Han, Şirazıve Kirman'ı alır. Lutufali Han ise 1795 de Bam Kalesinde ele geçirilir. Onun Tahran'da öldürülmesiyle Zend ailesinin hakimiyeti sona erer.(6. 390-391).

    Bütün bu uzun çarpışmalarda Kaşkaylar hiçbir taraf adına çarpışmalara girmemiş, bu da onların güçlenmesini sağlamıştır. Bu dönemde Kaşkayların İlbeyi Hasan Han vefat ettiği için onun kardeşi İsmail Han'ın oğlu Cani Ağa (III. Cani Ağa) ilbeyliğe getirilmiştir.

    2. 19. Ve 21. Yüzyıla Kadar (199'a kadar) Kaşkay İli'nin Sosyal ve Siyasi Durumu
    Kaşkay ili, II. Cân-i Ağa'nın reisliğinde toplanmış ve Zend sülalesinin ilk hükümdarı Kerim Han Zend tarafından da resmi olarak tanınmıştır. Câni Ağa'nın oğulları Hasın Han ve İsmail Han , Zend Sarayında büyük hürmet görerek Kerim Han'ın danışmanlığı görevine kadar yükselmişlerdir.

    Kaşkay İli, Fars eyaletinde, genellikle, bütün İran'da bulunan aşiretler arasında en teşkilatlı, düzenli, güçlü bir il birliğidir. Kendilerinin dedikleri gibi "Kan birliği" münasebetlerine tam olarak uyulması, Kaşkayların sağlam ve güçlü bir il seviyesine yükselmesinin esasını teşkil etmektedir. Bu ilin güçlü olması, Fars valilerini ve İran'ın merkezi hükümetlerini tarih boyunca endişelendirmiş ve zayıflatmak için büyük gayret göstermişlerdir. Kerim Han Zend'in vefatından sonra, İl'de Kaşkayların Zen sülasesi hakimiyetini yıkmak, İran'da güya Kaşkay hakimiyetini Hasan Han'ın ellerinin kesilmesi, İsmail Han'ın gözlerinin çıkarılması bunun en belirgin örneğidir.

    19. asrın 50-60. yıllarında Kaşkay İli'nin güçlenmesinden endişeye düşen Nasreddin Şah güneydeki göçeriler arasında eşitlik sağlamak adı altında, daha doğrusu Kaşkarlar karşısında yeni bir göçeri kuvvet oluşturmak gayesiyle Fars eyaletindeki aşiretlerden Gavamülmük başkanlığında Baharlı, İnallı, Nefer, Baseri ve Arap tayfalarının birleştirilmesinden Hamse adlı bir ilin meydana getirilmesi için şartlar olluşturdu. Ancak, bu konuda pek başarı olmamıştır.

    Kaşkaylar, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz istilacıları aleyhine isyan etmiş, Deştistan ve Tengistan mücahitlerine, Fars eyaletinin demokratik teşkilatına, yerli halk kolluk kuvvetlerinin, İngiliz taraftarlarına karşı başlattıkları Şiraz İsyanı'na da yardım etmişlerdir. Reislerinin komutanlığı altında, Fars eyaletinin İngiliz işgalinden kurtulması için, 1918-1920 yılları arasında büyük kahramanlıklar gösteren Kaşkaylılar, 1920 yılının sonunda İngilizlere büyük zayiat vererek onların İran topraklarını terk etmelerinde büyük rol oynamışlardır.

    Kaşkay ili tarihinin ikinci devri, 1920'li yıllardın 1980'li yıllara kadar yaklaşık 60 yıla yakın bir devri, Pehlevi sülalesinin hakimiyeti devrini kapsamaktadır.

    Kaşkay Türklerinin İngilizlerle yapılan mücadeler neticesinde edindikleri tecrübelerle 1920'li yıllarda Pehlevi idaresinin ülkede uyguladığı merkezileştirme politikasına olumlu bakmış, merkezi hükümet aleyhine güneydeki göçerlerin ayaklanmamalarında merkezi hükümete yardımcı olmuşlardır. Kaşkay Reisi Tahran'da yaşayarak, Şüra meclisini 8. Dönem Fars eyaletinden temsilci seçilmiştir. Ancak, İngilizler geçmişteki olayları unutmayarak, Rıza Şah vasıtasıyla onu 1932 yılında Kasr-ı Kacar zindanında öldürttüler. 1930'lu yıllar Kaşkayların en ağır ve felaketli dönemi olarak bilinir. Pehlevi rejimi "tahta kapı" yani, göçerlerin yerleşik hayata geçirilmesi siyaseti özellikle Kaşkayları felakete sevketmişler. İl kuruluşunu bozmakve dağıtmak için Rıza Şah, İl'in tayfa reislerinin çoğunu idam, hapis ve sürgün ederek onların yerine kendine bağlı kişileri göçeri ahaliye idareci olarak tayin etmiştir.

    1941 yılında İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Hitler Almanyasının savaş ve siyasi planlarının önüne geçebilmek için müttefik askerlerin İran'a gelmesiyle, Rıza Şah Bütün İran haklarına ve dolayısıyla Kaşkaylara bazı serbestiyetler verdi. Ülkenin çeşitli vilayetlerine sürgün edilmiş Kaşkay Türkleri kendi yurtlarına döndü. Kaşkaylar konar-göçer hayata tekrar döndüler ve geçmişteki acı olayların tecrübesiyle süratle silahlanmaya başladılar. Ancak, İlhan ve İlbeyleri özellikle Nasır Han'a kadar İngiliz işgalcilerine karşı çıkmadılar. Haliyle halk arasnda eski güç ve saygınlığı göremediler.

    Kaşkaylar 1950'li yıllarda milli cephenin, Musaddık hükümetinin petrol sanayisini millileştirme politikasını desteklemiş, o zaman ilbeyi olan Hacrev Han, Şura meclisinin temsilcisi sıfatıyla Musaddık hükümetinin bu tedbirlerine destek vermiştir.

    1953 yılında Amerika'nın desteğiyle, Musaddık hükümeti aleyhine yapılan askeri darbe ve şahın tahta geçmesiyle, Kaşkayların hayatında yine karanlık günler başlamış oldu. İki asır kadar Kaşkay ilinde hüküm süren kuruluş, 1956 yılında Şah tarafından verilen fermanla kaldırıldı. Kaşkaylar aleyhine bir çok askeri tedbirler alınır, il reislerinin bir kısmı aileleriyle birlikte ülkeyi terkedip, dış ülkelere gitmeye mecbur kaldılar. Muhammed Rıza Şah'ın Ak Devrim adıyla başladttığı toprak reformu, göçerlerin yaylalarının ve meraların hazine arazisi sayılması, Kaşkayların zayıflamasını ve ilin dağılmasını birhayli hızlandırdı.

    1979 İran devrimine kadar Kaşkaylar, Rıza Şah'ın gizli güvenlik elemanları tarafından büyük bir baskı alltında tutuldular. Çeşitli şehirlere ve kasabalara dağıtılarak yerleşik hayata zorlandılar. İslam inkılabından önce ve sonra Kaşkaylar tekrar toparlanmaya çalıştı. Dış ülkelere göçmüş Kaşkaylar dönüp, İslam Cumhuriyeti idarecileriyle görüşüp yeni hükümete yardımcı olmaya hazır olduklarını bildirdiler. Ancak bu fikirbirliği uzun sürmedi. 1982 yılında Şirazve Firuzâbâd yakınlarında, Kaşkaylılarla pasdarlar arasıda birçok çarpışmalar meydana geldi. Kaşkayların İlhanı Hüsrev Han zindana atılarak 1982 yılında Şiraz'da idam edildi.

    Günümüzde Kaşkay İl Birliği sekteye uğratılmış, umumiyetle, göçeri hayat çeşitli zorluklar taşısa da Kaşkaylar zor sosyal ve iktisadi hayatlarını devam ettirmektedirler. Kaşkaylar İran içerisinde milli medeni hukuktan yoksun edilmiş azınlıkta kalan diğer halklar gibi kendi hukuklarını elde etmek için mücadeleden çekinmiyorlar, maddi ve medeni taleplerini elde edene kadar mücadeleye devam edeceklerdir.

    Kaşkay Kelimesinin Menşei
    Tarihi kaynaklarda ve araştırmalarad Kaşkay ve Kaşgay kelimesinin menşei hakkında muhtelif bilgiler mevcuttur. Bu görüşlerden bazıları şunlardır: İran'ın XIX. asır tarihcilerinden Sipihr, "Halaçlar Rum'dan İran'a geldikten sonra, onlardan bir kısım tayfa ayrılarak Fars'a göçtü. Rum vilayetinin Halacistan bölgesinden sakin olup kalan tayfalar, göçenleri "kaçgar" diye adlandırırlar" denmektedir. M.H. Fesaî, Mes'ud Keyhan, Rus araştırmacılardan M.S. İvanov, N.A. Kielyakov vb. eserlerinde Sipihr'in görüşünü tekrar etmişlerdir. Mes'ut Keyhan ise bu kelimenin (Kaşkai) "göçmek" sözünden geldiğini belirtmiştir. N. Field de, Sipihr'in ve M. Keyhan'ın eserlerinde verilenlere yakın görüşler tekrar edilmiştir. Bazı kaynaklarda, "kaşkai" ve "kaçkai" kelimeleri arasındaki benzerlikten yola çıkarak, Türk dilindeki "kaç- (firar etmek, kaçmak) " fiilinden geldiği görüşü ileri sürülmüştür. Bu kelimenin (kaçmak) daha sonra telaffuz bozulmasına uğrayarak, "kaçkai" iken "kaşkai" şekline dönüştüğünü belitmektedir.
    Kaşkay adına "Kaşgar" şehriyle alakalandıranlar da vardır. Kaşkaylar, vaktiyle Kaşgar şehri etrafında oturdukları için, zamanla "kaşkay" diye adlandırılmışlardır. Kaşgar şehri ve Özbekistan'daki Kaşka Derya (Kaşka-ı Derya) ırmağı ile coğrafik bağlantı bakımından "kaşkay" kelimesini açıklayan görüşler de bulunmaktadır. Balayan'a göre, "kaşkay" adının Kuzey Azerbaycan'da, Savalan'ın batısında bulunan Gaşgadağ ismiyle bağlantısı vardır. Kaşkayların "kaşkaşe" diye adlandırılan Yamut boyunun oymağı olduklarından dolayı "kaşkai" diye isimlendirildiğini iddia edenler de vardır.

    Morisden, mahalli kaynakları dayanarak, "kaşkai" adının ilk defa Cani Ağa Kaşkai isimli, Şah Abbas'ın idaresinde makam sahibi bir şahıstan alındığını belirtmiştir. Müslüman Halklar Ansiklopedisi'nde, "kaşkay" kelimesinin geçmişte politik olarak birleşmiş ve aynı kültürel özellikleri paylaşmaya devam eden değişik kökenli kişi ve gruplar için kullanıldığı yazılıdır.

    Kaşkay kelimesinin, muhtelif Türkçe Lehçe ve şivelerinde, "kaşka veya kaşga" (alnı beyaz at veya binek hayvanı) anlamındaki kelimeden geldiğini söyleyenler de vardır. Oberlingi, "Alnı beyaz atın uğur getirdiğine inanılırdı. Bu batıl inançtan dolayı zamanla bu kabile fertleri "kaşkay atlılar" (atlarının alnında beyaz benek olan atlılar) adıyla tanındılar. Zamanla bu ad "kaşkaylu" (lu ekinin Farsçadaki karşılığı "î" olduğundan dolayı "kaşkaylı>kaşkaî" olmuştur) şeklinde kısaldı" denmektedir.

    B. Behmenbegi, Kaşkay adının "kaşka" sözünden alınması fikrine işaret ederek: "Bartold veya bu fikri ile sürenleri hatırlatarak, göçeri tayfa ve kabilelerin çoğu özlerini hayvanların adı ve rengi ile de adlandırmışlardır" tespitinde bulunmuştur. Başka bir rivayette de, "Kaşkayların düşman saldırısına maruz kalıp kaçmaya çalışan kardeş iki dedesi varmış. Kaçış esnasında küçük kardeş büyük kardeşe, karşısında bulunan büyük taşı göstererek, "kaç kayaya" ifadesi tedricen dillere düşerek aşiretin adı olmuştur" denilmektedir.

    2. Kaşkayların Menşeî ve İran'ın Güney İllerine Göçü veya Göçürülmesi
    Kaşkayların menşei ve onların İran'ın güney vilayetlerine nereden göçürüldükleri ve yerleştirildikleri hakkında da kesin bir bilgi yoktur. Muhtelif görüşler vardır. Bu konudaki görüş ve bilgilerin bir kısmı şöyledir: Arap istilalarından başlayarak XIX. asrın son yıllarına kadar Fars tarihini kronolojik olarak anlatan Fesaî, Kaşkayların menşei hakkında şu görüşlere yer verir: "Kaşkayların Irak ve Kum'un çevresinde mulunan Halaçlar'dan olduğu, sonra oralardan ayrılıp, Fars'a göçen Halaçlar iki kola ayrıldılar. Onların bir kısmı yerleşik hayata geçerek Halaç adını da korudular. Konar göçer olan ikinci kısım Kaşkay İli bölgesinde yaşıyorlar. Kaşkayları "kaşgar" ile alakalandıran yazarlar, Kaşkayları Karahıtaylar soyunda sayarak, onların kuzeydoğudan, Orta Asya'dan Fars'a gitme veya göçürülmeleri fikrini kabul ederler.
    Azerbeycan seyyahı Zeynelabidin Şirvani, Kaşkayların Türk tayfalarından olduğunu ve Cengiz zamanında Fars'a göçtüklerini yazmaktadır. M. Keyhan "Tarihçilerden bazıları, Kaşkayların Anadolu'dan İran'a göçtüklerini, bir kısmının da Cengizhan devrinde Turan'da yaşadıklarını, sonra Nadir Şah'ın emriyle İran'a göçürüldüklerini" yazmaktadır. İsmail Buşehri de, "Kaşkayların" Cengiz devrinde geldiklerini ve Nadir Şah döneminde İran'a göçürüldükleri görüşündedir." Melik Mansur Han, Kaşkayların İslâm sonrası buhranlı dönemin İran'a gelen, Türkleri olduklarını, Horasan'dan Sistan'a ve Kirman yolundan Fars bölgesine geldiklerini, daha sonraları ise güneyden yavaş yavaş kuzeye doğru Bahtiyari ve mücaviri olar Acem Irakı'na yerleştiklerini belirtmektedir.
    Ayrıca M.Mansur, 1953'te M.T. Shooten'e verdiği bilgide de; Kaşkayların İran'a gelmelerinin, XII. Asırdaki Cengiz'in akınlarıyla alakalı olduğunu , bu akınlar sırasında Kaşkaylar önce Kafkas dağları eteklerine yerleştiklerini, sonradan Erdebil bölgesinde uzun süre kaldıklarını ve XVI. Asrın birinci yarısında Şah İsmail Safevi (1501-1524) tarafında Portekizlerin İran Körfezinden Fars vilayetlerine görmelerini engellemek için Farsa göçürüldüklerini" belirtmiştir. Said Nefisi, Kafkasya'dan İran'a göçtürülme sebebinin de 1607-1618 yılları arasındaki Osmanlı-İran Savaşı esnasında Kaşkayların ve Kaçarların Osmanlılarla olan yakınlığı olduğunu, bu yüzden Azerbaycan'dan uzaklaştırıldığını yazmıştır. Ancak, Şah Abbas (H.K. 996) 1587 yılında tahta geçmiş ve Osmanlı İmparatorluğuyla 1603-1612 yılları arasında savaşmıştır. Bu tayfa ve kabilelerin göçürülmeleri de o tarihte olmalıdır.

    Dr. Haşmetullah Tabibi, Bartold'dan şu görüşleri aktarmaktadır: "Kaşkay aşireti, Moğolistan'dan ve Türkistan'dan Cengiz'in ordusundan ve yağmaından kaçarak bu topraklara gelmiştir." Ahmet Caferoğlu da benzer görüşlere yer vermiştir.
    Franc-Jean Shor, "Kaşkaylar Cengiz Han'ın öncüleri , arasında Çin Türkistan'ından gelerek Afganistan'a ve kuzey İran'a yayıldılar. İran'ın kuzeybatı sınırında, Azerbaycan'da yerleştikten sonra 1600'lü yıllarda güneye gelerek şimdiki yerlerine yerleşmişlerdir" demektedir.

    V. Monrsky, Kaşkayların esas kütlesinin Moğol devrinden önce Selçuklular zamanında buralara yerleştirilmiş olmaları gerektiği görüşündedir. Kaşkay İli ve aşiretlerinin, etnik bakımından "göçebe İranlı" olduğunu, tarihi olayların şokuyla ve diğer bazı sebeplerle kendi dillerini yitirip işgalcilerin diliyle konuşmaya başladıklarını söyleyen İranlı yazarlar da vardır. Ancak bunları hiçbir ilmi temele dayanmayan, hissi ifadelerden ibarettir.

    Safeviler döneminde, özellikle Şah Abbas hâkimiyeti zamanında Kafkas halklarından (Azerbaycanlı, Dağıstanlı, Gürcü ve Ermeni) pek çoğunun İran'ın muhtelif vilayetlerine göçürülmesi bilinen tarihi bir gerçektir. Ancak bu göçürülmeler Safevî hakimiyetinden önce de olmuştur. Halaçları Kaşkayların selefi kabul eden müelliflerden Lorens Lakhart, Kaşkay tayfalarından Farsimedan ve Şeşbloki (Alubölüklü) gibi büyük tayfaların Safevi hakimiyetinden çok önce Kum vilayeti bölgesinde olan Halcistan'a ve oradan Fars eyaletine göçürüldüğünü yazmıştır.

    İbrahimov, Kaşkayları Azerbaycan Türkleri'nden kabul ederek, Câni Ağa Kaşkai tarafından dönemin siyasi ve sosyal şartları içerisinde bir üst kimlik olarak "Kaşkay" adı altında bütün işaretlerin büyük bir el birliğine çevrildiğini yazmıştır. Bu adı almalarının da Câni Ağa'nın şahsıyla ilgili olduğunu belirtmektedir. Kaşkayların menşei ve hangi Türk boyuna mensup olması gerektiği, ad, dil-edebiyat ve adet ananeleri esas alınarak tespit edilebilir.

    1. Bugün Kaşkay aşiret birliği içerisinde yer alan yüz doksana yakın boy, oymak ve oba'nın tamamı ilk önce Kaşkay adı taşımıyorlardı ve çoğu Kaşkay'da değildi. Bazıları eski adlarını değiştirip, başka ada kabul etmişse de, kendi adlarını koruyanlar da vardır.Yani Fars'ta bulunan Türk aşiretleri, tarihi hadiselerin zarureti karşısında birleşmeye mecbur olmuş, tek bir boy olmuşlar ve o boy da "Kaşkay" olarak adlandırılmıştır. Kaşkay adı onların hepsinin umumi ve ikinci adı, yani onların meydana getirdiği İl'in adıdır. Ancak bu birleşmeden önce bu ismi taşıyan bir "Kaşkay" aşiretinin sebeplerle "Kaşkay" ismini sonradan alan (çünkü, tarihi kaynaklarda bu isimle bir Türk boyuna tarihi kaynaklarda rastlanmamakta) bir Türk aşireti mevcuttur. Güçlü olan bu aşirete (Türklerin çok eski bir geleneği olarak) diğer aşiretler koşulmuştur.
    2. Konuşma dili, yazı dili, nesir, şiir, folklor ve bunlara bağlı olarak el sanatları, her azınlığın hangi halka mensup olduğunu kuvvetlendirici delillerdir. Kaşkayların yazı dilinden, yazılı edebiyatında son yıllıra kadar (1979 inkılabına kadar) yazılı bilgi elde etmek pek mümkün olmamıştır. Son yıllarda bu sahalarda kısıtlı da olsa çeşitli eserler verilmiştir.

    3. Bir halkın veya halka mensup olan azınlığın sahip olduğu adet ve an'aneler, kanun ve kaideler, onların milli mensubiyetlerini, mukayese yoluyla tespit etmeye yarayan bir diğer önemli sebeptir.
    Müelliflerin, kaşkay adı ve menşei hakkında burada, kısaca vermeye çalıştığımız görüşlerini bellibaşlı şu noktalarda toplayabiliriz. Kaşkay adı, "kaçmak", "kaşgar" veya "kaşken" kelimelerinden meydana gelmiştir. Kaşkayların ataları da, Halacistan, Suriye, Orta Asya, Kafkasya, Anadolu ve Kuzey Azerbaycan'dan göçmüş veya göçürülmüşlerdir.

    Yukarıda belirtilen, bütün bu görüşler içerisinde gerçeğe uygun olan fikirler vardır. Ancak bu görüşlerinden çoğu bir diğerini tekrarı mahiyetindedir. Meselenin tam olarak aydınlatılmaması çeşitli zorluklardan kaynaklanmaktadır. Bu zorlukları şöyle maddeleştirebiliriz.
    1. Kaşkayların yazılı bir tarihlerinin olmaması.
    2. Kaşkay İli içerisinde yer alan farklı etnik unsurların bulunması.
    3. Son yıllara kadar Kaşkayların kendi dilleriyle hiçbir eser vermemiş olması.
    4. Kaşkayların konar göçer bir topluluk olması.
    5. Kaşkay İli ilçesinde bulunan aşiretlerin adlarının çeşitliliği ve adların çoğunun asırlar boyu defalarca değişmeleri.
    6. Bazı mülliflerin meseleye siyasi olarak yaklaşmaları.

    Kaşkay kelimesinin Türk dilindeki "kaç" fiilinden zamanla değişerek"kaşkay" şeklinde tehaffuz edildiği fikri doğru bir tespit değildir. Çeşitli tarihi devrelerde, Kaşkay İli'ne kaçıp sığınan aşiretlerin bulunması mümkündür. Ancak, bu hadisenin bütün Kaşkay İli'nin için olması gerçekçi bir yaklaşım olamaz. Zaten Kaşkayların da böyle bir ismi kabullenmeleri mümkün değildir. İran hükümetine ve İngilizlere başkaldıracak kadar dirayetli olan bu insanların, böyle bir ismi kabullenmeleri ihtimali yoktur.

    Kaşkay kelimesinin çeşitli coğrafi isimlerden alındığını kaydeden müellifler de, hiç bir aşiret birliği içerisinde, yer isimleri alan bazı aşiretlerin bulunması, "Kaşkay" isminin de coğrafi bir yerden alındığı sonucunu doğurmaz. Zaten bu konuda ileri sürülen görüşler de birbirine tezat teşkil etmektedir. Kaşkay adının Cani Ağa Kaşkai'den aldığı fikri de hiçbir ilme temele dayanmamaktadır. Bir aşiret reisi olan Cami Ağa'nın soyadını aşirete vermekten çok, bu soyadı bulunduğu aşiretten alması daha inandırıcıdır.Diğer bir görüş ise, "Kaşkay" adının "Kaşka" kelimesinden alındığı görüşüdür. Alnı beyaz atlara bindikleri için "Kaşka atlılar" olarak isimlendirilmişlerdir. Zamanla bu kısalarak "kaşkaylar" şeklinde telaffuz edilmiştir.

    Sonuç olarak, "Kaşkay" isminin "Kaşka" (alnı beyaz at veya binek hayvanı) kelimesinden geldiği görüşü en gerçekçi olanıdır. Kaşkayların konar göçer bir aşiret olması, son yıllara kadar çok iyi atlar yetiştirmeleri (dış ülkelere ihraç edecek kadar) ve çocuklarının çok küçük yaşlarda ata binmeleri bu ilişkiyi gisterir. Kaşkaylarda, "Kaşkay" eşittir at, at eşittir "Kaşkay" görüşü de bu ilgiyi gözler önüne sermektedir. Kaşkay kelimesinin "kaşka" (alnı beyaz at veya binek hayvanı) kelimesinden geldiği görüşündeyiz. Ancak, yazılı bir tarihe sahip olmayan Kaşkayların, bu ismi nereden ve ne zaman ladıkları hususunun aydınlatılabilmesi için bu konunun ayrıntılarıyla incelenip değerlendirilmesine ihtiyç olduğu görüşündeyiz.

    Araştırmacıların üzerinde ittifak ettiği husus, Kaşkayların Türk soyundan olduğudur. Görüş ayrılıklarının bulunduğu nokta, Kaşkayların hangi Türk boyuna mensup olduğu hususudur.

    Kaşkaylar'ı Azeri, Halaç veya Anadolu Türkleri'nin bir kolu saymak tek başına doğru değildir. Dillerinin birbirine çok yakın (özellikle Azeri Türkçesi ve Türkiye Türkçe'si ile) olması onların bu halklara mensup olduğuna tek başına yeterli delil sayılamaz. Kanaatimizce Kaşkaylar, tarihi hadiselerin zorlamasıyla Türkistan'dan göçüp Kafkasya'ya geldiler. Uzun bir süre burada kalarak, Kafkas dillerinin (özellikle Azeri Türkçesi'nin) tesirinde kaldılar. 16 yy. birinci yarısında, Şah İsmail Safevi (1501-1524) tarafından Fars'a göçürüldüler. Bu bölgeye geldiklerinde bazı Halaç unsurlarla teması oldu veya bir kısım Halaç aşireti Kaşkay aşiretine dahil oldu.

    Özellikle Selçuklular döneminde de Anadolu Türkleriyle olan yakın münasebetleri, hatta Kaşkay aşiret birliğine karışan Anadolu'daki bazı Türk unsurlar olabilir. Dillerindeki karışıklık ve bazı özellikler de bunu doğrular niteliktedir. Yani Kaşkay aşiretleri içerisinde az veya çok değişik boylardan gelen unsurlar mevcuttur. Kaşkay İli'nin tek bir boy veya aşiret olarak kabul etmek mümkün olmadığı gibi, onları bir tek halka bağlamak da yanlıştır. Bu konunun kesin olarak tespit edilmesi için Kaşkay birliği içerisinde yer alan tayfa ve tek tek ele alarak incelemek gerekir.

    aşağıda devamı
  5. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Kaşkayların Siyasî ve Doğal Sınırları
    Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Kaşkay İli'nin doğal sınırları dört bozkır, su, yüksek tepeler ve sık bitki örtüsü bu bölgeyi dört yantan kuşatmıştır. Ayrıca bölgenin iklim şartları üzerinde de bu doğal kuşatmanın büyük tesirleri vardır. Bölgenin siyasi sınırları daha çok kuzey ve kuzeybatı taraflarını çizer. Bu sınırlardan itibaren ise Bahtiyari, Lor, Bayer, Ahmedi ve civar aşiretlerin sınırları başlar. Kaşkaylar daha önceleri Bahtiyarilerle kanlı çarpışmalar yapmış, bu sebepten ötürü aralarında sınırları belirleyici anlaşmalar yapılmış ve bu sınırlar siyasi sınırlar olarak kalmıştır.

    Huzistan eyaletinde de Bahtiyarilerin kışlağı olması hasebiyle tarafların mutabakatı sonucu Ramhürmüz'den itibaren kuzeye doğru Bahtiyarilerin kışlağı olarak kalmış (Mescid-i Süleyman, Ramhürümz, Dezful ve.) ve eskiden beri bu bölgeler Bahtiyarilerin iktisadi ve kültürel faaliyetlerinin devam ettiği yerler olarak tanınmıştır. Buna mukabil Ramhürmüz'den itibaren güneye doğru ve buradan Fars Körfezi ile sınırlanın bölge ise Bahtiyari ve Buyer Ahmedilerin kışlakları (Ağaçari, Ramşir, Hindican, Behbehan, Serdeşt ve Genhedan) olarak kalmıştır.

    Kaşkaylar İran'ın güney kesiminde 17 eyalete yayılmış durumdadır. Dolayısıyla yayıldıkları bölge 186.180 km2 gibi geniş bir alanı içine elmaktadır. Bu saha İran hükümetince son yıllara kadar Vilayet-i Kaşkaî adı ile ayrı bir idari bölgeye ayrılmış ve tahminen üçyüz meskun mahalli içine alan onbeş şehre bölünmüştür.

    Kaşkay Türklerinin Yaşadığı Coğrafya
    Kaşkay İli, Fars Körfezi kıyılarından başlayarak İsfahan ve Bahtiyari bölgelerinin güneylerine kadar varan bir alana yayılmıştır. Zagros dağlarının birbirine girmiş yükseklikleri ile körfez sahilleri bu ilin sınırlarını çizmektedir. Şiraz'ı orta kısım (merkez) olarak değerlendirdiğimiz taktirde, Kaşkayları yaşadıkları yerler itibarıyla üç kısıma ayırabilirz;
    1- Kaşkay Yaylak bölgesi: Şiraz'ın kuzeyinden başlayarak Zagros dağlarına kadar uzanır. Bu bölgedeki yerleşim yerleri şunlardır: Sipidan, Berucer, Semiron, Âbâde, ve Mordeşt'tir.
    2- Kaşkay Kışlak Bölgesi: Şiraz'ın güneyinden başlayarak Fars körfezine kadar uzanan bölgedir ve şu şehirleri içine almaktadır. Lar, Cehrom, Fruzâbâd, Kazron, Mümesnâ, Behbehan, Keçseran, Dugonbedân, Ramhürmüz, Buşehr, Kongan ve Deştsenan'dır.
    3- Orta (Merkez) Kısım: Şiraz çevresi, Deşt-i Erjen ve Merudeşt şehirlerini içine alır.

    Kaşkay İli'nin yaşadığı bölge olan güney-kuzey ve doğu-batı sınırları, İran'da yaşayan diğer göçebe aşiretlerine nisbetle kıyaslanamayacak ölçüde geniş bir alandır. Ayrıca, Kaşkaylar halihazırda İran'ın 17 bölgesinde (Fars, İsfahan, Kehgleviye, Çarmahal, Bahtiyari, Huzistan, Buşehr, Hürmüzgan sözkonusu bölgenin en önemlileridir) bulunmakta ziraat işleriyle uğraşmaktadırlar. Bu 17 bölgeye gidip gelmekte ve göçer yaşantılarını devam ettirmektedirler. Ayrıca 1939 yılında 1:2.000.000 ölçekli olarak İngiliz Field tarafından çizilen haritada Kaşkay İli'nin dağılım gösterilmiş ve bölgenin coğrafi özelliklerine işaret edilmiştir.

    Kuzeyden Kaşkayların yaşadığı kuzey kesimleri, birbirine girmiş yüksek (1500-2000 metre) dağlarla kaplıdır. Buralarda yaz mevsimi kısa ve ılımlı kış mevsimi ise uzun ve soğuktur. Bölge (kuzey) büyük ölçüde Zagros mıntıkasının su kaynağı ve ırmakların yoğun olduğu yerdir. Kuzey kesimi, yeşil alanların bol olmasıyla birlikte, yazları oldukça güzel bir hava özelliğine de sahiptir. Bölgenin yıllık normal sıcaklığı 10 ile 15 derece arasındadır. Doğudan; Zagros dağlarının bitimi ile sınırlıdır. Dağların bitiminte ise İran'ın bozkırları başlar. Yezdr, Kirman ve Hürmüzgân eyaletleri doğudan bu bölgeyi kuşatmaktadır. Kuzeybatı ve güneydoğudan ise çöller bu mıntıkayı çepçevre kuşatmıştır. Buralarda tatlı su ve yeşil alanlar bulunmadığı için göçebe topluluklarının ilgisinden yoksun kalmış ve Kaşkaylar yoğun olarak diğer sözkonusu bölgelerde yerleşmişlerdir.

    Güneyden; Fars Körfezi sularına ulaşmaktadır. Kaşkayların yaşadığı bölge doğal sınarlarla çevrilmiştir. Genel olarak güney kesimler, Arabistan ve Fars Körfezinin sıcaklığından etkilenmektedir. Hava sıcaklığı bu bölgede daima sıfırın üstünde seyreder. Kış aylarında don olmaz ve kar yağışı da görülmez.

    Bazen bu bölgede şiddetli yağmurlar neticesinde yüksek rutubet olur ve bunun sonucu bereketli otlaklar biter. Yazları ise oldukça sıcak ve kurak geçer. Batıdan; Hazisten bozkırı ve Bekir Ahmed, Güney Kehgileviye ile sınırlıdır. Burada da şiddetli yağmurların etkisiyle kışlak için yeşillik oldukça boldur. Her ne kadar daha önce Kaşkayların yaşadıkları bölge sınırlarına değinildiyse de ayrıntılarıyla bu sınırları şöyle göstermemiz mümkündür. Kuzey: Isfahan eyaleti, Burucen şehri (Çarmahal ve Bahtiyari) mıntıkası, Kuzeydoğu: Yezd eyaletinde Ebergu ve Herat u Mervest'in bazı bölgeleri. Doğu: Kirman eyaletindeki Şehr-i Babek ve Sircan şehirleri. Güneydoğu: Hacıâbâd bazı bölgeleri, Saadetâbâd, Fin ve Hürmüzgarı eyaletindeki Benderabbas şehrinin Benderhamir mıntıkası. Güney: Fars Körfezi kıyıları, Buşehr'deki Dilom limanından Hümüzgârı'daki Lenge limanına kadar 585 km'lik alan Batı ve Kuzeybatı: Behbehan, Ağacari, Huzistan'da Ramhürmüz tarafları, Geçsaran, Deş, Duugenbedan, Kehgileviye bölgesinde Baver Ahmed ile sınırlıdır.

Sayfayı Paylaş