Renk Seçimi
+ + + + + + + + + + + + + + X

Türk Devletlerinde Hükümdar

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 20 Mart 2010 başlatılmıştır.

        
  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.344
    Beğenileri:
    146
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Osmanlı öncesi dönemi gayriislami devir olan başlıca Asya Hunları, Avrupa Hunları, Tabgaçlar, Asya Avarları, Göktürkler, Uygurlar ve Karahanlılar ile İslami Selçuklu devri Devletleri başlıca Gazneliler, Büyük Selçuklular, Irak Selçukluları, Türkiye Selçukluları, Harizmşahlar ile genellikle Osmanlılar ile çağdaş Anadolu Beyliklerini ihtiva eder.

    Türk Hükümdarı

    Eski Türk toplumunun sosyopolitik yapısı üzerinde çalışanlar; aile,soy,sop şeklindeki örgütlenmelerin ailevi; boy, uz, il şeklindeki örgütlenmelerin siyasi olduğunu ileri sürmüşlerdir.Eski Türklerde siyasi nitelikteki oymak,siyasi-idari otoriteyi elinde tutan bir beyin otoritesi altında örgütlenmiş ve oymakların birleşmeleriyle de boy(ulus) oluşmuştur.Her boyun bir boy beyi bulunmaktadır.Boyların birleşmeleri ile il (devlet) örgütlenmiştir. Böylece en geniş örgütlenme olan il federatif bir yapıda belirmektedir.Eski Türk Devletlerinde görülen kuvvetli ademi merkeziyetçilik,aslında devletin ülkesinin iktidarı elinde tutan hanedanın mülkü sayılması ve ülkenin aile bireyleri arasında “ülüş” sisteminin gereği olark dağıtılmasından kaynaklanmaktadır.Türk Kağanları egemenlik hakkını doğrudan doğruya tanrıdan almışlardır.Ama Göktanrı hükmetme hakkını bir aileye vermiştir.Hakan ailesinin bütün erkekleri hükümdar olma hakkına sahiptirler.Bu anlayıştan dolayı eski Türk Devletlerinde hakanlar ülkelerini kardeşleri ve oğulları arasında bölüştürmüşlerdir.Bu sistem Türkler müslüman olduktan sonrada kullanılmıştır.Göktanrının hükümdar ailesine tanıdığı hükmetme hakkı sülalenin kanuni meşruiyetini sağlar.Batı Dünyasında “kharizma” sözü ile ifade edilen ferdi kabiliyet ve üstünlük inancı sağlar.

    Bu yapıya boylar konfederasyonu da diyebiliriz.boy beyleri hakana tabidir.Hakanın kardeşi veya oğlu “Yabgu” sıfatı ile bir bölge veya boy beyleri üzerinde en yüksek memur olarak bulunur.Boy beyleri ve yabgular aslında hakanlığa bağlıdırlar ancak geniş yetkilere sahiptirler.

    Eski Türklerde hükümdar ünvanlarının tarihçesi
    Bu ünvanların Moğol veya Tunguz menşeli olduğu hakkında iddialar söz konusudur.Ancak “han” deyiminin il ile birlikte 3. Asırdan itbaren Türklerce bilindiği, hatta muhtemelen il han tabirinin M.Ö. Asya Hunlarında bulunduğu,Avrupa Hun Hükümdarı Atilla’nın hanımının adındanda “han” sözünün mevcut olduğu bildirilmiştir.Kağan tabirinin Batı Hunlarında,Akhunlarda,Tabgaçlarda,M.Ö.1.yyda Asya Huh Devletinde kullanıldığı ve M.Ö.1.yy da Asya Hun Devletinde kullanıldığı ve M.Ö.293 yılına ait Paikuli’deki Sasani kitabesinde bir Hun reisinin “hakan” ünvanı taşıdığı ileri sürülmüştür.

    Aslında Türk göçebe devletinin başında Kağan bulunurdu ve akrabalarını han rütbesiyle kendisine bağlı oymakların başına yönetici olarak tayin ederdi.Fakat zamanla han ünvanını almış “imparator, şah, sultan” karşılığında hükümdarlar için kullanılmaya başlanmıştır.Örneğin önceleri bir kabile reisi olan Timuçin Moğol imparatorluğunu kurup başına geçtiği zaman han ünvanını almış ve o tarihten sonra Cengiz Han adıyla anılır olmuş.

    Harizmşahlar’ın ordu teşkilatında emir muadili bir rütbe oluşturan hanın Dede Korkut Hikayelerinde bey karşılığında kullanıldığı görülmektedir.Yine Anadolu’nun doğu ve güneydoğusundaki özel statülü birimlerin hakimleri ile Safeviler döneminde İrandaki taşra yöneticilerine “bey, paşa” anlamında han denmekte idi.Göktürkler’de de zaman zaman kağan yerine kullanılmıştır.Aynı zamanda Delhi Sultanlığından beri hindistan müslümanları arasında soylulk ünvanıdır.Osmanlı padişahları içinde de ilk defa 1. Murat tarafından olmak üzere kullanılmıştır.Hatta bazı devletler Hanlık adı ile anılmıştır.

    Kağan unvanı mutlak ve evrensel bir niteliğe sahiptir.Bu ünvanın Proto-moğollar’da kullanılışı kaan şeklindedir.İlk defa Arap müelliflerinin Türk,Moğol,Çin Hükümdarları için kullandıkları hakan ünvanı kağanın Arapçalaşmış şeklidir ve İslamiyetinkabulünden sonra Türkler arasında da yaygınlaşmıştır.

    Hükümdarlık Belgeleri

    Otağ (Hakan çadırı):Otağı yıkmak hükümdarlığa nihayet vermek manasına geldiği gibi,hakanın belki de hiç uğramadığı uzak köşelerde bu tahtlı sarayların mevcudiyeti bölgenin himaye altında olduğunu belgeler ve emniyeti garanti eder.

    Örgin(taht) altındandı.Hükümdara mahsus olup,kanat eliglerine, küçük kağanlara,şadlarave diğer yüksek idare adamlarına devleti temsilen resmen hakan tarafından verilen tuğlar ;Göktürk,Uygur,Türgiş ve ihtimal Karluk devletlerinde tepesine altın bir kuşbaşı takılmak sureti ile belirlenirdi.Köbürge (davul) hakimiyet belgesi idi.Kotuz(Sorguç),hükümranlık sembolü olarak börke takılan küçük bir tutam yabani sığır ya da at kılı idi.

    Tuğ,Bayrak,küs,tabel:Türklere göre “Bayraksız otağ,otağsız da bayrak olmaz”.Bayrak kökünü dinden ve sihirden alan bir bağımsızlık sembolüdür.Bu terimler özellikle Divan-ı Lugat’ül –Türk’e baktığımızda aynı anlamda kullanılıyordu.Türk hakanının yedi ve dokuz tuğu vardı.İnanışa gre yer ve gök yedi kattı ve diğer bir inanışa göre dokuz kattı.

    Davul da tuğu tamamlayan bir alamettir.Savaştan ve büyük törenlerden önce Hanlık otağı kurulur,tuğ dikilir.Davul vurulmaya başlanır.

    Hükümdarın maiyyeti
    Kağanların maiyyetinde bulunan ileri gelen memurlara,müşavirlere,ve komutanlara (şadlara)buyruk deniliyordu.

    Sarayda bulunan başlıca görevliler şunlardı:Damgacılar (kağanın altın damgasından sorumlu),danışmanlar,hazinedarlar,elçiler,davetçiler,kılavuzlar,saray tabipleri,falcı ve müneccimler,kapıcılar,işçiler,sanatkarlar...

    Hükümdarın yaşantısı ve Saray gelenekleri
    Bu dönemde hakan sarayı ve otağı herkesin serbestçe girip çıkabileceği yer değildi.Saraya gelebilecekler,kanun ve törelerle tesbit edilmiştşir.Türkler görülmesi ve girilmesi yasak bölgelere korıg derlerdi.Türklerde hakanların büyük bir zamanı seferde geçtiği için harem dairesinin de beraber götürülmesi adetti.Savaşlar çok defa akın için değil ülkelere yerleşmek ve oturmak gayesi ile yapılırdı.Bu sebeple çoğu zaman askerlerin aileleri de orduyu takip ederdi.Baş-Hatun resmi törenlerde hakanın yanında bulunurdu.Ayrıca muhtelif sınıflara ayrılmış pek çokta cariye vardı.Hatta Bayan-Çur Kağan gibi,Uygur Hakanlarının Çin İmparatorunun öz kızı olan hatunları vardı ancak,başhatunun Türk soylularından birisinin kızı olması şarttı.


     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.344
    Beğenileri:
    146
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Selçuklu Öncesi Türk Hükümdarı
    Türk Kağanı

    Eski Türkler’in kağan ünvanı imparator demektir.Çünkü Çin’deki imparator ile eş manada görülmüştür. Çin imparatoru “yeryüzünün sahibi” anlamını taşır.Bundan dolayı Türkler’in kağan sözü “padişah” ve “sultan” ünvanlarından daha geniş ve derin bir manayı içine toplar.

    Yeryüzünün Hakanı
    “Yeryüzünün Hükümdarı” sayılan Türk Kağanları “Tanrının Yarlığı” ile dünyanın büyün ülkelerini idare ederlerdi.Bu çeşit devlet anlayışına “universal” devlet şekli denir.Bizim literatürümüzde “cihanşümül devlet” deyimi kullanılır.Böyle bir devletin kurulup işlemesi için de,Türklerin dünya görüşleri ile dinleri,zaten ilk çağlardan beri,uygun bir fikir ortamı,meydana getirmişlerdi.

    Çin’de ve Türkler’de Cihan Devleti Anlayışı
    Çin İmparatoru “göğün altındaki ülkeleri göğün bir temsilcisi olarak idare ediyordu”.Çin İmparatoruna ayrıca “Tien-tse”, yani göğün oğlu da diyorlardı.

    Hunlar da Çin Tarihlerine göre imparatorlarına “Tanrının oğlu” derledi.Türklerin bu görüşünü Çinli’lerinkinden farklı kılan yanı ,günlük yaşantılarından doğmasıdır. Yani daha realist ve gerçekçi idiler.Türk Kağanları için yeryüzünün bütünü değil, türklerin yaşadıkları yer önemliydi. Onların yer ve suları mukaddesti. Yer ve suların sahibi ,dünyanın kuruluşundan beri Türk Hakanı idi.Bu yer ve sular hiçbir zaman,sahipsiz olamazdı.Nitekim Göktürk Kitabeleri şöyle diyor:

    “(İl-Teriş Kağan), atalarımız (Bumin ve İstemi Kağanlar’ın) tutmuş ve(idare etmiş oldukları) yer ve sular sahipsiz kalmasın diye: Azmış milleti yeniden düzenlemiş ve yaratmış!...

    Türk’ün Yer ve sularının sahibi, Türk Kağanı
    Onlara göre diğer Türklerin yer ve suları da sahipsiz kalmamalıydı.Bunların gerçek sahibi de ancak Göktürk Kağanı olmalıydı.Mesela Kırgız Türkleri’nin kendilerine göre bir kağanları vardı.Fakat Kırgızlara başeğdiren Göktürkler ,onların yerleri olan Köğmen bölgesi için de böyle diyorlardı.

    Türk Kağanı Tanrının Yerdeki Temsilcisi
    Türkler’e göre kendi kağanları,Gök’ün yerde,kendisi adına tayin ettiği temsilcisi idi. Bir Türk’ün başarılı bir kağan olabilmesi için kendisine tanrı tarafından verilmiş üç özelliğin olması gerekir:

    Yarlıgı,talihi ve kısmeti
    1)Tanrı kendisine kağanlık ve başarı için yarlıg vermeliydi. 2)Tanrı diğer insanlardan farklı olarak onu iyi talih yani “kut” ile donatmalıydı. 3) tanrının kendisine iyi bir kısmet “ülüg” vermesi gerekirdi.

    Bilge Kağan hükümdar oluşunu şöyle anlatır:

    Tanrı yarlıg verdiği için özüm tahta oturdum! Dünyanın dört köşesindeki milletleri düzenledim! Yarattım!

    Türkler gök sözü ile tek ve yüce tanrı yanında maddi göğü de kastederlerdi. Yer ile göğü aynı değer ve kutsallık içinde görürlerdi.Bilge Kağan başarılarının sebebini hem göğe hem de yere bağlıyordu:

    Yukarıdaki Gök ve aşağıdaki yer bana yarlıg verdiği için (milletimin),gözünün görmediği;kulağının işitmediği; sağımdaki gün doğusuna,(Güney ülkelerine);arkamdaki günbatısına akınlar yaptım.

    Gökten Kağan Olma
    Çinliler Çin İmparatoruna “Tien-tse” yani Gökün oğlu derlerdi.Bu terim Büyük Hun Devletinin ünlü imparatoru Mete için “Tanrının oğlu” şeklinde söylenmişti.

    Tanrıya Benzer Gökte Kağan Olma
    Göktürkler kağanlarını çoğu zaman,”Tengride bolmuş”,yani gökte olmuş gibi gösteriyorlardı.Fakat zaman zaman derinleşiyopr göğün nasıl olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı.Bu kutsal gök “Tengri teg tenri” yani tanrıya benzer gök şeklinde tanımlıyorlardı.Uygurlar ise göğü bazı bölümlere ayırıyorlardı,kendi kağanlarına unvan verirken “Kün tengride” yani “Güneş Tanrıda olmuş”Kağan gibi deyimler kullanmışlardı.

    Gökün Tanrının Kağanlıkla Kutlaması
    Göktürk çağında kağanların gökte doğmuş veya yaratılmış olduklarına dair inanç veya düşünce izine rastlamıyoruz.Türklerin inancına göre bilge kağanın babası İl Teriş Kağan ile annesi İl Bilge Hatun ,Tanrı tarafından göğe götürülmüş ve tahta çıkarılmışlardı.

    Türk Kağanlarının tahata çıkma törenlerinde, bir nevi Göğe çıkma hayal ve düşünceleri de yer alıyordu.Ancak Türk Kağanı bir insanoğlu idi.Yazıtlar Tanrıya Benzer Gök (tarafından) yaratılmış Türk Bilge Kağan derler iken, bizden daha başka düşünüyorlardı.Eski Türkçede bir şeyin Tanrı tarafından yaratılmış olması işi kılınmak fiili ile söylenirdi.Yaratmak ise birşeyi yapmak ve düzenine koymak anlamına gelirdi.


    Türk Bilge kağan
    Buradaki Türk Bilge Kağan bizim tanıdığımız Bilge Kağan olmayabilir.Buradaki Türk ve Bilge tanımları,Türk Kağanlarının genel özellikleri idiler.

    Hunların Hakanlık Ünvanları ve Türkler
    “Kağan ünvanı Göktürkler’den önce Avar hükümdarlarının kullandıkları bir ünvandı.Zaten “kağan” sözü bir unvan olarak ,Türkler’de değil ;daha önceleri, doğudaki Proto-moğollar arasında da rastlanıyor.552 senesinde Avar Devletini yıkarak ,onların mirasına konan Göktürkler,hükümdarlık ünvanlarını da beraber almışlardı.

    Dünyanın İmparatoru
    Hunların şanyü ünvanı “ Sonsuzluk ve bütün cihanı içine alan” gibi geniş bir anlam ifade ediyordu.Daha sonraki Türk Devletlerinde de büyük imparator ,aşağı yukarı buna yakın bir düşünce yolu ile anlatılacaktır.Türkler’in “Kür Han” ve Moğollar’ın “Gur Han”ları da bundan başka bir şey değildir.

    Han ve Kağan Ünvanları
    Avarlardan Türkler’e kağan ünvanının girmiş olmasına rağmen , kan yani han deyimi,Türkler’in zihinlerinden büsbütün silinmemişti.Gerçi Göktürk kağanlarının resmi ünvanları “kağan” idi am yazıtlara sık sık “han” ünvanı sıkıştırılıyordu.Vezir Tonyukuk yazıtında İkinci Göktürk Devletinin kurucusu İl-Teriş Kağan’a da,çoğu zaman “Kan”,yani “Han”deniyordu.Fakat oğulları içinse “ka’an” ünvanı kullanılırdı.Çünkü onlar, babaları gibi büyük ve Ata Han değillerdi.

     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.344
    Beğenileri:
    146
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    HAKANIN ÖZELLİKLERİ​

    Bilgelik ve alplik

    Bilgelik Büyük Hun Devletinden beri hükümdarlar için özenilen bir özellikti. Mete’nin sağ ve solunda bilge prensler yer alıyordu.Bu durum Göktürk Devletinde de devam etti. Bilge Kağan kağanlık tahtına oturmadan önce böyle bir bilge prens idi.Bilgelik bütün iyi ve büyük Türk kağanları için müşterek bir unvan olarak kullanılıyordu.

    Bilgi ve Bilgi sahibi olma
    Türk Kağanlarının başta gelen ve önemini hiçbir zaman kaybetmeyen ,bir özellikleri idi.Yalnızca kağanların bilge olması kafi gelmiyor çevresindeki büyük memurların ve komutanlların da bilge olması şart görülüyordu. Eski Türk yazıtlarında “Bilgi bilmez kişiler bilmedikleri için daima felaketlere ve yenilgilere sebep olmuşlardır” denilmektedir.

    İyi ve Kötü Kağanlar
    İyi ve Büyükj Türk Kağanlarının Özellikleri

    Yukarıda Mavi Gök;aşağıda Yağız Yer yaratıldığında ;ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine atam ve amcam Bumin Kağan ileİstemi Kağan hakan olarak oturmuş. Tahta çıkıp Türk Milletinin ilini ve töresini idare edivermiş ve düzenleyivermişler.

    Bu iki yer arasında sahipsiz ve teşkiletsız yaşayan Göktürkleri düzenleyerek otururlar imiş.Bilge Kağan imişler! Alp Kağan imişler! Buyrukları da bilge imiş! Alp imiş!

    Kötü Kağanların özellikleri

    Ondan sonra küçük kardeş büyükler gibi yaratılmamış imiş!Bilgisiz Kağanlar tahta oturmuşlar imiş!Kötü Kağanlar tahta oturmuşlar imiş!

    Türkler Kağanlarının iyi veya kötü oluşlarını ,Tanrının yaratışına ve bağışladığı iyi kader ile talihe bağlıyordu. Onlara göre kağan iyi olmayınca beyler ile millet de birbirine düşerdi.

    Baş olma ve başkanlık
    “Reis” ve Başkan Türklerde “başçı” demektir.Göktürklerde baş başa geçer ve idare ederdi. Karahanlılarda hakan da budun başcısı yani idare edendi.(KB)

    Doğru sözlü ve erdemli hakan
    Türk Kağanlarının herşeyi doğru söylemeye çalıştıklarını görüyoruz.Türk yazıtlarında kağanlar halka “bu sözümde yanlış var mı” diye seslenirler. Eski Türklerde erdem bir tanrı yolu ve hükümdara tanrı tarafından verilmiş , iyi bir özellikti.Bir hükümdarın akıllı ve filozof olması şarttı. Böyle akıllı ve filozof hükümdara Türkler “Bögi” veya “Bögü Kağan” ünvanını veriyorlardı.

    Ünlü Hakan

    Büyük kağanlar ünlü olacağından Türkler kağanlarına verdikleri ünvanın sonuna veya ortasına ünlü anlamına gelen “külüg” deyimini koyarlardı.Örneğin Alp Külüg Bilge Kağan gibi.

    HAKANIN VAZİFELERİ
    İlahi Savaş Gücü

    Eski Türk Devletlerinin temeli savaş gücüne dayanıyordu.Devletin kuruluşu ile asayiş ve düzenin sağlanması silah gücüne baglı idi.Tanrının Türk Kağanlarına verdiği kutlu güç ve yarlık ,komutanlara da geçer di.

    Tanrı yarlıg verdiği için;

    Hepsi 25 defa akın yaptık!13 defa süngü ile savaştık!

    İlli olanları ilsiz kıldık! Kağanlı olanları kağansız kıldık!Dizi üzerinde dik duranları,çöktürdük! Başını dik tutanları eğdirdik!

    Kağanlar ordunun başında
    Türkler kağanların yaptıklarını anlatırken hep yukarıdaki şekilde bahsederlerdi.Bu duruma bakılırsa Osmanlı padişahlarının büyük seferlerde bulunmaları raslantı değildir.

    Kağanlar halkı konduran ve iskan eden
    Türk Kağanları iskancı idiler. Yeni bir ülkeyi alıp devlete katma , onlar için bişey ifade etmiyordu. Ülkeyi alma işinden sonra ülkeyi kondurma çabası gelmeli idi.

    Halkı doyurup giydirme
    Uygur ülkesine giden Çin elçilerine göre Uygur ilinde fakir ve yoksulluk içinde yaşayan kimse yoktu.Çalışmayan ve Uygur vatandaşlarına devlet ile Uygur Kağanı yardım ederdi.

    Eski Türklerde her nekadar devlet kağanın bir malı gibi görünse de Türk Kağanları bu malın halk ile bölüşülecek bir varlık olduğunu da unutmazlardı.Dede Korkut “Kaçan kazan evün yağmalatsa helalinün alır,taşra çıkardı”diyor.Yani Kazan – Han ne zaman ki evini yağmalatsa, hanımın alır dışarı çıkardı.

    Akınlarda kazanç sağlama
    Akınlar da halk ve askerin kazanç kaynağı idi.Fakat akın yağmalarının bağlı olduğu kesin kurallar vardı.Bu yağmalamanın esası hierarşik bir düzen içeriyordu.

    Halkı doyurma ve giydirme,eğitme
    Bilge Kağan halkı doyurma ve donatma işini şöyle anlatıyordu:

    “Tanrı yarlıg verdiği için,kutum varolduğu için:Kısmetim varolduğu için! Ölmek üzere olan milleti dirilterek eğittim!Çıplak milleti elbiseli; fakir milleti zengin kıldım!Azıcık milleti çok kıldım!”

    Halkın kalbini elde etme
    Göktürklerin Altıncı Kağanı Işbara Kağan,taht kavgalarının başlaması üzerine kağanlığa, Türk Halkı ve Beyleri tarafından seçim yolu ile getirilmiştir.İmparatorluk içinde bir birlik kurmayı başaran İşbara Kağan devamlı kuraklık ve hastalıklar nedeni ile son senelerinde başarısız olmuştu.

    Çin kaynakları İşbara Kağan için şöyle diyorlardı:

    “İşbara Kağan kendisi çok cesur idi.Bu sebeple de halkının kalbini elde edebilmişti.

    Sonradan kağan olacak bir Türk Prensi için ise Çin Tarihleri şöyle diyorlardı.

    “Kendisi çok akıllı ve kurnazdır. Fakat (kendi devleti içinde ve Çin karşısında) durumu zayıftır.Bununla beraber o kendi halkının kalbini kazanmasını bilmiştir.

    Eski Türk Kağanları önce kendi halkının kalbini kazanmak isterlerdi.Tıpkı askerlerine kendini sevdirmek isteyen bir komutan gibi.

    Hakanların babalık vazifesi
    Eski Türk Kağan ve sultanları semavi menşee ve cihan hakimiyetine sahip bulunmak inancı ile milletin ve tebaanı velisi veya babası sayılıyor ve dünyanın efendisi sıfatlarını haiz bulunuyorlardı.Türk Devlet anlayışına göre hükümdarların millet ve tabaalarına karşı,adalet,şefkat ve himaye göstermeleri bu babalık sıfatı(velayet-i pederane)ile alakalıdır.

    TÜRK KAĞANLARINDAN ÖRNEKLER
    Göktürk Kağanlarının Görünüşleri
    Mokan Kağan’ın (M.S.553-572) Efsaneleşmiş bir portresi:...Kağanın dıştan görünüşü çok garipti. Bir (çin) ayağından daha geniş bir yüzü vardı.Yüzünün rengi ise çok kırmızı idi. Yaratılışı da çok sertti.Gözleri iki cam yuvarlak gibi parlıyordu. Vücudu çok güçlü idi. Diğer Kavimleri idaresine almak için yaptığı akınlar; hırsla devam ediyordu...

    Batıda: Ak-hunları yendi.Doğuda Kitanları kovalayıp aldı.Kuzeyde ise: Kırgızları kendisine bağladı. Gücüne dayanarak, Çin dışındaki bütün ülkeleri, idaresi altına aldı.Devletinin sınırları: Doğuda ÇindekiLiao Denizine, Batıda ise Batı Denizine, (Hazar Denizi ) kadar uzandı.

    Devletin (batıdan doğuya) genişliği:10000 milden fazla idi .Güneyde Gobi Çölünden, Kuzeyde Baykal Gölüne 6000 mil.Buradaki bütün ülkeler onun denetimi altına girmişti.

    Göktürk Yabgu Kağanın portresi
    (Çin Tarihlerine göre)...Yabgu Kağanın uzun bir çenesi vardı.Kaşları çok seyrekve azdı.Fakat gözleriçok parlaktı.Çok cesur bir kişiydi.Ayrıca her yaptığı iş de planlı bir şekilde düzenlenmişti.

    Türk Kağanlarının Zayıf Yanları

    Büyük Türk Prensleri birbirlerini kıskanıyorlar ve çok hırslılar:Bir Çin elçisinin raporuna göre(M.S.578-579) ...Işbara Kağan’ın emri altında,üç büyük türk prensi vardır.Bunların hepsi amca ,yeğen, kardeşlerdir.Kağan ünvanı taşırlar.Ancak birbirine güvenmez ve çok hırslıdırlar.

    Türk Kağanlarının Tahta Çıkma Törenleri
    Türklerd’de tahta çıkma törenlerinin bir nevi göğe çıkma gibi kutsal bir anlamı vardı.Kılıcının kuveti ile hükümdarlığı elde etmiş olan bir Türk Hakanını bir keçe üzerine koyarak döndürmek sureti ile yapılırdı.Ayrıca kağanların boyunlarına bir ip geçirerek,boğar gibi yapıyorlardı.Daha çok askeri ağırlıklı olan bu törenler din ve inanışla da ilgil idi.

    Kurultayla Kağan Seçimi
    Türk Kağanları seçimle seçilebilirdi. Fakat Türklerde çok katı kaidelerle belirtilmiş veraset kaideleri vardı.Bu durum seçimle pek bağdaşmıyordu.Ama taht boş kalınca ünlü Göktürk Kağanı İşbara Kağan seçimle tahta oturmuştu.

    Türk Kağanının monarklığı

    Siyasi-idari otoriteyi elinde tutan han ve boy beyleri, toplum hayatınınbütün alanlarını gelenekler ve törelere göre düzenledikleri,bağımsız bir adalet örgütü bulunmadığından yargıç olarak görev yaptıkları ve aristokratik öğeler olarak görüldükleri söylenebilir.

    Mutlak iktidara sahip bulunan han, törenin sınırlandırıcılığı altında idi.Boy beylerinin varlığı ve gücünün hanın serbestiyesini sınırlandırdığını söyleyebiliriz. Ayrıca seçmen heyeti olarak görülen kurultay, beylerden ve toplumun seçkin kişilerinden oluşmakta ve iktidara geçecek hanı tasvip etmekteydiler. Han böyle bir yapı dahilinde bir monarktı. Han, kendi otoritesi altındaki boy beylerine senede bir kez şölen vermekte ve bu şölende toplumun sorunları konuşulmaktaydı.Han böyle bir yapı dahilinde bir monarktı.
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.344
    Beğenileri:
    146
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    İSLAMİ DEVİR TÜRK HÜKÜMDARLIK KURUMU
    Selçuklu Devri

    Kelime Kuran’da daha çok tezahürler ve fevkaladeliklere istinad eden ahlaki veya sihri iktidar manasında mevcuttur ve bu iktidar dini bir beyanda bulunmak selahiyetini verir.Kuran’da tabirin kudret manasını da ihtiva ettiği altı yer vardır. Ohalde bu iktidar fakat daha ziyade idari iktidar manası sultan kelimesine islamın ilk asırlarında verilmiştir.

    Tuğrul Bey paralarında sultan lakabını ilk kullanan ve buna ilaveten al-sultan al-muazzam terkibini kullanan ilk İslam hükümdarıdır.Bu vaziyet Selçukluların sultan tabirini hakiki bir hükümdar olarak ilk kullananlar oldukları keyfiyetini pek muhtemel olduğunu ortaya koyar.

    Devlet teşkilatının İslam Türk Devletlerinde en mükemmel şeklini almış olduğu Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında sultan adına (Melikşah,Sencer,Büyük Sultan – Es Sultan-ül –A’zam) adına ülkenin her tarafında hutbe okunur,para onun adına bastırılır,fermanlara “büyük divan” (merkezi hükümet) kararlarına onun isminden ibaret tuğrası çekilirdi.Sultan Türkçe adı yanında bir müslüman adı da alır,saltanatın Hilafetçe tasdiki adına halife tarafından verilen lakapları kullanırdı.Savaşlarda ve gezilerde başı üstünde “çetr” tutulur ve daima beraberinde bulunan muzika takımı (“nöbet”) günde beş namaz vaktinde nöbet çalardı.Sultanlar haftanın belirli günlerinde devlet erkanını ve kumandanları kabul eder,halkın şikayetlerini dinler,kadıları tayin ,iktaları tevzi,tabi devlet başkanlarının hükümdarlıklarını,meliklerin idareciliklerini tasdikve devlete karşı işlenen suçlarla meşgul yüksek mahkemeye (divan-ı mezalim) başkanlık ederdi.

    Karahanlı Devletinde idare Bozkır ilinin devamı mahiyetinde idi.Yalnız teşkilatın üst kademelerinde ,eski “hakan” yerine arslan han kullanılıyordu. Böyle bir ıstılah değişikliği vardı. İslamiyeti ilk kabul eden Satuk Buğra Han’dan itibarenmüslüman isim ve lakapları almaya başlamışlar fakat sultan ünvanını XIII. yy’dan itibaren kullanmaya başlamışlardır.

    Daha ziyade mahalli bir İslam Devleti durumunda olan Gazneliler’de hükümdarlığı hilafet makamınca tasdik edilen ve halifeden çeşitli lakaplar alan Mahmud, ihtimal “sultan” ünvanı ilk tevcih edilen hükümdar olmuş sonra bu tabir bütün İslam Devletleri Başkanları tarafından resmi unvan olarak kullanılmıştır.

    Selçuklular ise başlangıçta eski Göktürk devlet anlayışı ve teşkilatında idiler.Fakat 1040 Dandanakan Savaşı ile Horosan’a yerleşmeleri ve gerek buranın bir kültür merkezi olması gerekse burada hüküm süren yerleşik Doğu İslam kültürü ile değişim başladı.Tuğrul Bey sultan ünvanını almış İslam ad ve lakaplarını kullanmaya başlamıştır.İslam Halifesi Tuğrul Bey’e “Dünya Sultanı” ünvanını verir.Alp-Arslan “Cihan Sultanı” ,Melikşah ve Sultan Sancar ,”En Büyük Sultan” diye anılırlar.Bu durum Selçuklularda cihan devleti ve cihan hakimiyeti telakkisinin daha berrak ve kuvvetli olarak devam ettiğini gösterir.İslam Tarihinde de ilk kez olarak siyasi iktidarla dini iktidar ayrılır.Halifenin karşısında siyasi otoriteye sahip bir sultanla karşılaşmaktayız.

    Selçuklu Devri ve Anadolu Beyliklerinde Hanedanların Menşeei Ve Hükümdarların Formasyonları

    Gelenek ve tarih hemen bütün Türk Devletlerinin menşeini Oğuzlara bağlar.Büyük Selçuklular ve onun kolları(Türkiye,Suriye,Irakve Kirman Selçukluları) Oğuzların Kınık boyundandır.Anadolu Beylikleri ise çeşitli boylara sahiptir: Örneğin Karamanoğulları Avşar boyundan;Dulkadiroğulları Bozok boyundandır.

    Selçuklu devri devletlerinde başta bulunan sultan ve meliklerin formasyonları,tahsil ve eğitim durumlarına gelince Selçuklu öncesi dönemde kağanların bilgili olmasının şart olduğu gibi, Selçuklu devrinde dE hanedan üyelerinin eğitimine önem veriliyordu.Bunu sağlamak için şehzadeler ve prenslere küçük yaşlardan itibaren sarayda teorik olarak devrin bilimleri saray hocaları tarafından öğretiliyordu.Onbeş yaşlarından itibaren bu eğitim ve öğretim devam etmekle beraber Şehzade,atabey nezaretinde melik ölarak bir eyaletin başına tayin ediliyordu.Böylelikle pratik yönetimi ve askerliği öğreniyordu.Selçuklu devri sultanlarında Sultan Sancar’ın durumu istisnadır.Çocukluk dönemi Selçuklular’ın fetret dönemine rastladığı için kendi ifadesine göre iyi bir tahsil yapma imkanı bulamadı.

    Saltanatların tesisi ve merkezi

    Türk Devletleri’nde saltanatın tesisi ve hanedan üyelerinden birinin tahta çıkması ,veraset sistemi içinde mütaala edilmektedir.Tahta geçen sultan melik veya atabey ünvanı verilir.

    En eski devirlerden beri taht ilahi takdire açık tutulmuştur.Bu telakki karşısında bütün diğer adet ve teamüller hükümsüz kalmıştır.Hanedandan biri şu veya bu suretle fiilen tahtı ele geçirdi mi artık onun meşruiyeti nazari ve hukuki bakımdan bir mesele olmamaktadır.Saltanata veraset ve tahta geçme konusunda önemli bir yeri olan veliahdlık kurumuna gelince şehzadelerden birinin hükümdarın tayin ettiği veliahda itirazı hukuka dayanarak vaki olmaktadır.

    Ananeye göre veiahdlığında tıpkı saltanatın tasdiki gibi halife tarafından tanınması gerekiyordu.Örneğin Sultan Alp Arslan oğlu Melikşah’ın veliahdlığı konusunda halife Kaim Biemrillah’dan izin istedi.

    Bu çağda(XI. yy) örgütlenen müslüman Türk Sultanlıklarının en güçlüsü olan Selçuklu yönetimi İslami gelenekleri ve Türk örfünü bağdaştırarak kendisinden sonra gelecek yönetimleri etkiliyecek bir örgütlenme biçimi sunmuştur.Selçuklu Devleti ,yapı ve örgütlenme itibari ile Sasani ve Abbasi yönetimleri gibi merkeziliği ağır basan bir yönetim sistemi değildir.Eski Türk Devletlerinde hakim olan ademi merkeziyetcilik Selçuklu Yönetiminde ve hatta Fatih Dönemine kadar Osmanlı Devletinde ülüş sisteminin gereği olarak ağır basmıştır. Selçklu Yönetiminde sultanın görevleri biraz abartılmış olduğu söylenebilir çünkü ademi merkeziyet esasına göre örgütlenmiş bir ülkede sultanın töre icabı halkın iktidara itaatine karşılık olarak sultanın idaresialtında bulunanları doyurması, giydirmesi ve zengin etmesi söz konusudur.

    Sultanların Siyasi İktidarlarının Kaynakları ve Kullanılışı
    Bu konu hakkında Selçuklu devri devlet idaresi el kitabı diyebileceğimiz Nizam-ül Mülk’ün “Siyasetname” adlı eserinde bilgi bulunmaktadır.Büyük Selçuklu İmparatorluğunun ünlü veziri şöyle yazar:”Tanrı her asırda ve zamanda halk arasından padişahlık vasıfları ve öğülmeye değer hasletleri ile bezediği birini seçer;dünya işlerini ve reayanın sulh ve sükun içinde yaşamaları işlerini ona tevcih eder.” Nizam-ül Mülk’e göre ,hükümdar kudretini doğrudan doğruya Tanrı’dan alır ve Tanrı adına saltanat sürer.Tanrı birini hükümdar olarak seçerken onun hangi ırktan olduğuna bakmamakta sadece hükümdarlık vasıflarına sahip olup olmadığına bakmaktadır.Halifalikten ve dünyevi selahiyetlerin onun tarafından Selçuklulara devredilmesinden hiç bahsetmemesi dikkate değerdir.

    Nizam-ül Mülk ayrıca,bütün memleket ve raiyetin sultana ait olduğunu söyler.İnsanları idare etmesi için tanrı tarafından seçilmiş kimsenin insanların en üstünü olacağı tabidir.”Tanrı’nın padişahı ,bütün insanların üstü (mafevk’i) ve insanların da onun astı (madun’u) olarak yarattığını,insanların rızkı ve büyüklüğü ondan relde ettiğini” söyler.

    Sultan’ın Sahip Olması Gereken Vasıflar
    Nizam-ül Mülke göre sultanın sahip olması gereken vasıflar adalet ve bilgidir.Diğer taraftan yine ona göre devletin bekasını şu iki unsur temin etmektedir:İhsan ve adalet.

    Sultan muayyen meselelerde müşavere meclisleri kurar,burada kendilerine verilen mesele münakaşa edilir.Ancak nihai kara verme yetkisi veya alınan kararları tatbik edip etmeme yetkisi sultanın şahaına aittir.

    Sultanın muayyen esaslar dahilinde neşrettiği fermanlar ,hatta ağzından çıkan sözler,kanun kuvvet ve mahiyetini haizdir.Gerek,her kademeden devlet teşkilatı gerekse,her sınıftan halk bunlara itaatle yükümlüdür.

    Sultanın Yetkileri
    Devlet politikasına yön veren sultanlar başlıca üç bakımdan selahiyetlidirler:Teşri,icrai ve kazai.

    Sultanın neşrettiği ve altına tuğrası çekilmiş bütün belgeler kanundur.Bunlar Selçuklu devrine ait münşeat mecmuaları içinde toplanmışlardır.

    Sultanın icrai ve askeri yetkilerinin başına memuriyetlere ve kumandanlıklara tayin gelmektedir.Bir diğer görevi ikta tevcihidir.Sultan başında bulunduğu devletin bir kısmı üzerindeki hakimiyetini terkettiğinde,iktidarı tevcih ettiği aynı ferman vasıtası ile ikta hakimiyetini halefi devreder.

    İcra kuvvetlerin,n devlet politikası olarak tecelli ediş şekli çok önemlidir.Büyük Selçuklu devrinde,devletin sınırları içinde bulunan bütün insanları ,din ve ırk farkı gözetmeksizin refah içimnde yatmasını amaçlayan Hun ve Göktürk devlet politikasını görüyoruz.Yine bir devlet politikası olarak sosyal adalet ilkesi uygulanmaktadır.

    Hükümdarın icrai yetkilerinin diğer bir bölümü olan askeri yetkilerine gelince hükeümdarın başkumandanı olduğu ordu ,Türk Devletler’inin temelidir.

    Hükümdar –sultan ya da melik- adalet teşkilatının başıdır.Bilindiği gibi adaletin etkenliği süratle yerine getirilmesi ile artar.Büyük Selçukluların ilk sultanı Tuğrul Bey bizzat mezalim mahkemesine başkanlık ediyordu.ayrıca sultanın adalet yolundan ayrılmayacağına dair halifeye söz vermesi usuldendi.

    Sultanın Protokol bakımından Durumu
    Sultanın Hakimiyet Sembolleri
    Sultanin hakimiyet sembolleri aynı zamandasultanın protokol bakımından durumunu da gösterir.Bunlar:Payitaht; saray ve çadır,taht,tac,bayrak,tuğ,davul-nevbet,hükümdarın ünvanı ve lakapları,hutbe,sikke,kılıç,çetr,tıraz,yüzük,kemer,yay ve okdan meydana gelir.

    Payitaht başta devletin beyni olan hükümdarın ve maiyetinin bulunduğu saray olmak üzere ,devletin diğer organları olan hükümet,ordu ve adalet teşkilatının bulunduğu,ülkelerin yönetildiği şehirdir.

    Saray gibi taht ve tac da devletin yüksek hakimiyetinin sembolüdür.Tac Türk geleneğinde çok kullanılmaz.Tahtın şekli ve kıymeti mevki ve makama göre değişiyordu.Tuğrul Bey dünyevi selahiyetleri halifeden devraldığı törende bir adam boyu yüksekliğinde tahtta otururken,halife 3,5m yüksekliğinde bir tahta oturmuştu.Tuğrul Bey’in arkasında kalkan ve mızraklar ,önünde muazzam bir yay ve elinde iki ok bulunurdu.

    Bayrak konusunda ise eski Türk Devletlerindeki anlayış hakimdi.

    Nevbet takımı sultanın gezilerinde ona refakat ediyordu.Nevbet çalma ancak sultanın iznine bağlı idi.

    Hutbe hatib tarafından Cuma namazından önce okunurdu.Allah’a hamd ile başlar,peygambere salavat ile devam edildikten sonra halife ve devlet sultanlarının adlarının unvan ve lakaplarını zikr ve kendilerine dua edilirdi.

    Sultanın Maiyyeti
    Hacibü’l Hüccab(Sarayın bütün işlerinden sorumlu),Emir-i Alem (sultanın bayrak ve sancaklarını muhafaza),Emir-i Silah (silahlarun mahafazası ve taşınması),Emir-i Çaşnigir (sultanın sofrası ile ilgilenir.),Emir’i Şarab,Emir’i Came(sultanın elbiselerinden sorumlu),Emi’i Ahır (atlarla ilgili) Taş-dar (sultanın ibrikçisi),Divit-dar (sultanın yazı takımcısı),Üstadü’d-dar(saray harcamaları ile ilgili),Perdedar(kabul salonunun perdesini açıp kapamakla görevli),Hares emirliği (ceza infazı ile görevli),Vekil-i hass(genelde sultanın hürmetini kazanmış biridir. Biçok işten sorumludur.)...

    Bunlar dışında “saray büyükleri”(fıkıhçılar,hekim ve müneccimler) ve “saray küçükleri”(çavuşlar,gece bekçileri,nöbetçiler,kapıcılar....)vardır.

    Saltanat Törenleri
    Başlıca sultanın kabulleri,istikbali,uğurlanması ve sultanın halife tarafından kabulüdür.

    Hükümdarın Yaşantısı ve Saray Gelenekleri
    Sultanın başında bulunduğu hanedan içi münasebetler,devletin hanedan üyelerinin ortak malı olduğu şeklinde,Barthold tarafından ortaya konan prensibin sonucu olarak hanedan üyeleri arasında şiddetli taht mücadeleleri cereyan eder.Tahtın ilah takdire açık olması da bu mücadeleyi körükler.Hanedan üyelerinin karşılklı sevgi,saygı,ve tesanüdüne ve bu his ve davranışların kamuoyuna özenle duyurulmasına ve intikal ettirilmesine hanedanın başı olan sultanlar tarafından özenle önem veriliyordu.Aslında tesanüdün teorik değil pratik pek çok örneğine sahibiz.ÖrneğinTuğrul Bey kurultayda eline bir ok aldı ve ağabeyi çağrı Bey’e vererek kırmasını söyledi.O ,bunu kolayca kırdı.Ok sayısı üçe çıkınca zor kırdı ama dörde çıkınca kıramadı.Bunun üzerine Tuğrul Bey tesanüdün önemini belirtti.

    Protokol bakımından sultanlar hanedan üyelerine mümkün mertebe eşit davranıyorlardı.

    Saryda Türkçe konuşuluyordu.Ancak sultanlar ve hanedan üyeleri genellikle edebiyat lisanı olarak Farsça’yı,ilim lisanı olarak da Arapça’yı biliyorlardı.

    Sultanların kıyafetlerine gelince eski Türk Hükümdarlarının kullandığı giysiler kullanılıyordu.Bunun dışında hükümdarlık sembolleri kıyafeti tamamlayıcı unsurlardı.Örneğin Alp Arslan zamanı tabi hükümdarlarından Mirdas oğlu Mahmud huzura kabul edilirken Oğuz elbisesi giymişti.

    Sultanların Gelir Kaynakları ve Giderleri
    Sultanların emlak-i hass,eshab-ı hass,emlak-i hasıla-ı divan,ziya,akar,müstegallatve müsta’carat olarak tasarrufları vardır.Hass arazi hükümdarın k4endi malıdır.o bundan hanedan mensuplarına iktada bulunur ya da mülk verirdi.Bu arazinin idaresi ile meşgul olan makam divan-ı hassdır.

    Sultanın aman vermesi:Selçuklu Devrinde teslim ve itaat sembolü olarak görülen boyuna kefen asmak adeti islami bir motiftir.Sultanın aman verdiği şahsa talebin kabul edildiğini gösteren aman nişanesi olarak börk vermesi gerekli idi.

    Sultanların şahsiyetleri-Saltanat süreleri-Türbeleri
    Saltanat süresi devletin istikrar içinde olup olmaması ile yakından ilgilidir.genellikle,uzviyetin gelişmesi veya yükselme çağlarunda olduğu dönemlerde hükümdarlar uzun süre tahtı işgal ederler.Fetret veya çöküntü dönemlerinde ise ekonomik,siyasi,askeri karışıklıklar nedeni ile iktidar değişikliği çokça görülür.

    Sultanların akibetleri de siyasi ve iktisadi istikrar ile yakından ilgilidir.Bir suikaste kurban giden Alp Arslan ve Melikşah’ın şüpheli ölümü dışındaBüyük Selçuklu Sultanları ecelleri ile ölmüşlerdir.

    Sultanların türbelerine gelince Tuğrul Bey,Rey şehrinde; Alp Arslan Merv’de yatmışlardır.Sultan Melikşah Isfahan’da gömülüdür.Ölümü siyasi sebeplerle gizli tutuldu.Naaşı geçici ölarak Şuniz’de defnedildi.Daha sonra kendi medresesindeki muazzam türbeye gömüldü.

    Osmanlı Devrinde Türk Hükümdarlık Kurumu
    Osmanlı Padişahı ve sistem içindeki yeri

    Osmanlı siyasi-idari sisteminin merkezinde Osmanlı Padişahı bulunmaktadır.Padişah Osmanlı yönetiminin temel taşıdır.Siyasi,idari,dinive her türlü iktidarı elinde bulunduran Osmanlı Padişahı,tarihin akışı içinde bir takım değişiklikler geçirmiştir.Padişah,yönetilenlerin(reaya) ve yönetenlerin (askeri) kendisine bağlılık duydukları tek kişidir.Osmanlı Padişahları devletin örgütlenmeye başladığı ilk yıllardan itibaren çeşitli ünvanlar kullanmışlardır.Beylik döneminde bey ünvanının yanı sıra gazi ünvanını kullanılmıştır.

    Osmanlı padişahları,sultan ünvanını I. Murad’tan itibaren kullanmaya başlamışlardır.M.Nuri Paşa’nın anlattıklarına göre anlattıklarına göre I.Murad (Murad Hüdavendigar Gazi),Mısır’da bulunan Abbasi Halifesine,hükümetin ser’iligini onaylaması için bir elçi göndermiş ve halife de I. Murad’ın hükümetinin İslami kurallara uygun olduğuna dair bir icazetname göndererek onaylamıştır.Halife ayyrıca I. Murad’a Sultan Murat devletine Devlet-i Osmaniye,saltanat sülalesine de Osmanlılar adını vermiştir.Böylelikle fiili iktidarın halifeye tasdik ettirilmesi geleneği osmanlı yönetiminde de sürmüştür.

    Osmanlı Padişahları;Bey,gazi,sultan ünvanlarının dışında han,hüdavendigar,emir,hünkar,padişah ünvanları kullanmış bulunuyorlar.Türk geleneğinde hükümdarlık ünvanı olan han ve hakanın kullanılması eski Türk geleneklerinin nisbeten devam ettiğinin işareti sayılmalıdır.I. Beyazid döneminde Osmanlı Hanedanının Oğuz Han’a bağlanması teorisi geliştirilmiştir ki, bu da eski Türk geleneklerinin kısmi etkisine işaret etmektedir.

    Sultan tabiri Osmanlılar’da ibtidadan itibaren halk arasında şümullu olarak kullanılmayıp daha ziyade kitabe,para ve vesikalarda zikredilmektedir.Hatta tuğrada bile bu sıfat yoktur.Ve onun yerinehan ünvanı var.Halk arasında en ziyade hünkar ve padişah isimleri söylenmektedir.Hatta yalnız sultan tabiri hükümdarlara mahsus bir kılişeden ibaretti.Halbuki muamelatta bazı istidslara ve mektuplarda sultanım tabiri küçükten büyüğe yazılan elkap ve konuşmalarda da hürmet makamında olarak kullanılmıştır.

    Sultan tabiri sonraları Osmanlı padişahlarının erkek evlatlarına,kızlarına ve hattapadişah validelerine kadar teşmil edilmiştir.Sultan ünvanı erkek çocukların isminin önüne ,kızların da isminin sonunda kullanılırdı.Sultan Selim ,Ayşe Sultan gibi...

    Sadrazamın padişaha takdim ettiği telhis ve takrirler de sultan kullanılmayıp onun yerine padişahım denilmektedir.Osmanlılar’da hükümdardan başka hiç kimseye verilmeyen tek unvan hünkar tabiridir.

    Kendi şahsında Osmanlı Padişahı tipini yaratmış olan II.Mehmed, kendinden önceki hükümdarların sultan ünvanı ile yetinmeyerek padişah ünvanını da kullanmakta tereddüt etmemiştir.Yavuz Sultan Selim,Memlüklülere karşı kazandığı Mercidabık Zaferinin ardından (1516)”Hadım’ül-Harameyn eş-Şerifeyn”(Mekke ve Medine’nin Koruyucusu) ünvanını kullanmıştır.Ertesi yıl Ridaniye Zaferinden sonra halifelik Osmanlı yönetimine geçmiştir.Yalnız I.Selim bu ünvanı kullanmamıştır.

    Halife El-Mütevekkil’in İstanbul’da Ayasofya Camii’nde halifeliği resmen I.Selim’e bıraktığı yolundaki rivayetler doğrulanmış değildir.XVIII.yy’a kadar Osmanlı Padişahlarının halifelik makamına sahip çıkmadıkları ileri sürülmektedir.Halifeliği Osmanlı yönetimi ancak XVIII.yy’da canlandırmış ve uluslarası ilişkiler alanında yararlanmak istemiştir.Aslında halifelik makamı Osmanlı yönetimine geçmeden önce de hükümdarların halife ünvanını kullandıklarını görmekteyiz.Örneğin Kanunname-i Ali Osman’ın mukaddimesinde”...Es-Sultan el-‘azim Halifet-Allah-Fi’l-alem es-Sultan ibn es-Sultan Mehmed Han” sözleri bulunmaktadır.X.yy’dan itibaren İslam Dünyasında halifenin tekliği fikri fiilen terkedildiğinden çeşitli hükümdarlar İslamiyetin ilk örgütlenmesinde görülmeyen “halife’t Allah”ünvanını kullanmışlardır.Kanuni Sultan Süleyman “Hilafet-ül Kübra” makamında oturduğunu belirtmiştir.Kanuni’den sonra “Halife-i Ruy Zemin” ve”Hilafet-ül müslimin” ünvanları yerleşmiştir.

    Osmanlı Hanedanının Kökeni ve Saltanatın Verasetla intikali
    Osmanlı Hanedanı Oğuz Boyu’dan Kayılara mensupyu.Sikkeler üzerinde Kayı damgasının bulunması bu konuda bariz bir delildir.İlk Osmanlı kaynaklarında da bu konuya temas edilmiştir.Osmanlıların Oğuz geleneğine sahip çıkmaları bir fantezi ya da şovenizmden değil gerçekçi ir yaklaşımdan kaynaklanıyordu.Osmanlılar özellikle Türk boyları ve devletleri ile ihtilafadüştüklerinde kendilerinin oğuz soyundan gelen hakiki Türk oldukları konusu sistemli bir şekilde incelenmiştir.Bunun en tipik örneği Timur işgali ve Fetret Devri’nde görülmektedir.

    Osmanlı Devleti’ninaskeri ve idari açıdan asıl teşkilatını kazandığı dönem,Orhan Bey zamanıdır.Osmanlı Hanedanı içinde devlet reisinin seçimi ,II.Murad’ın hükümdarlığına kadar nüfuzlu şahsiyetlerle beylerin elinde idi.Osmanlı Devleti’nde beylerin yani bir çeşit ehl-i hal ve’l-akdin hükümdarlar üzerindeki hüküm ve nüfuzu Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethine kadar devam etmiştir.Zaten dış dünyada Osmanlı Padişahlarının sultan ümnvanını alması bu döneme rastlar.

    Saltanat devri asıl Fatih’le başlar.Fatih Devpri’ne kadar padişahlar Divan-ı Hümayun’un bizzat reisliğini yaparken Fatih vezir-i azama devretmiş ve neticenin kendisine sunulmasını istemiştir.Ayrıca padişahların yeme,içme ve oturma adbını bile hazırlattığı bir kanun ile tanzim yoluna gitmiş ve Osmanlı’da daha sonra alabildiğine ilerleyen teşrifat usulünün de temelini atmıştır.

    Osmanlı ülkesinin maliki olan padişahların tahta geçişleri, genellikle şehzadeler ve bürokrasiyi oluşturan değişik gruplar arasında mücadelelere zemin hazırlamıştır.Hükümdarın tahta geçişi karşısında bir saltanat kanunu bulunmayışı,siyasi mücadeleleri arttıran bir öğedir.Yukarıda bahsedilen ülüş sisyeminin terk edilmeye başlandığı yıllarda şehzadeler arasında kanlı mücadeleler görülmüştür.Fetret Dönemi’nde I.Beyazid’in oğullaruından herbiri hakimiyet iddiasında bulunmuşlar ve Çelebi Mehmed’in diğerlerine üstün gelmesi ile egemenliğin tek elde toplanması sağlanmıştır.I.Beyazid, kardeşi Yakub’u;I.Murad kardeşleri Halil ve İbrahim ile oğlu Savcı’yı;I.Mehmed de kardeşlerini taht yüzündenöldürtmüşlerdir.II. Murad da amcası Mustafa ile mücadele etmiş ve kardeşlerinin birini öldürtmüş,diğerlerinin gözlerine mil çektirerek Bursa da oturmaya mecbur etmiştir.II. Mehmed,saltanata kimin geleceğini düzenlememişse de hükümdar olanın nizam-ı alem için kardeşlerini katl edebileceğini kanunnamesinde belirtmiştir.

    Cülus ve Biat

    Osmanlı Hanedanından herhangi birinin hükümdarlık makamını işgal etmesine taht-ı saltanata cülus etmek ya da daha genel olarak cülus-ı hümayun oldu denirdi.Bir sultanın tahta oturabilmesi kendinden öncekinin ölümü,feragati ve hallile vukubulabilir.Yeni sultanın cülusu,gün ve saati sarayda protokolü düzenleyen görevliler tarafından törebne katılacak olanlara bildirilir.Bunun üzerine yeni hükümdara biat olunurdu.Biat,cülusun tamamlayıcı unsuru olup hükümdara yapılan sadakat ve itaat şeklidir.

    Yeni tahta çıkan bir sultanın cülusunu özellikle o zaman İslam dünyasının başında bulunan hükümdarlara bildirmesi adetti.Cülus nedeni ile yürürlükte olan bir diğer adet bahşiş dağıtılması idi.Örneğin I.Bayezid tahta çıkar çıkmaz gazaya itirak eden bütün askerlerine bahşişler dağıttı.Yani hükümdarın cülusu ve biat işlemleri kültürel,politik ve protokoler bakımlarından değerlendirilir.Osman Gazi’nin Oğuz resmi üzere cülusu,Osmanlılardaki Orta Asya kültürünün varlığını işaret eder.

    Diğer taraftan cülus tahta kimin calis olacağı nedeni ile devlet içinde çalkalanmalara neden olmaktadır.örneğin Fatih Sultan Mehmet ikinci ve son cülusunda hükümet ve ordu da geniş çapta değişiklikler yapmıştır.Cülus,yeni tahta geçen sultanın izleyeceği politika dolayısıyla dış politika açısından önemlidir.Örneğin II.Mehmed’in birinci cülusunda gerek Avrupa’da gerek Anadolu’da Osmanlılar aleyhine ittifaklar ve kıpırdanmalar olmuştur.Cülusu gerçekleştiren şartlara gelince Türklerde tahta çıkmak,hükümet ve ordu ileri gelenlerinin desteği ile olmaktadır.Osmanlılar da bu kurala tabi oldular.Osman’ın bey oluşu buna tipik bir örnektir.Osman’ın ve bazı haleflerinin cülusuna ait özel bir şart da Ahilerin desteği idi.

    Sultanın İktidarının Kaynakları ve Kullanılışı

    İktidarın teorik kaynakları


    İktidarın teorik kaynaklarından bahsederken iktidar sahibine yazılı veya yazılı olmayan hukukun verdiği gücü anlayabiliriz.Osmanlı Devleti’nde idari,mali,cezai gibi emir ve fermanlar ile vaz edilmiş olan kanun ve nizamlar mevcud idi.Kanunnameler,bunların aynen veya özet olarak biraraya toplanması sureti ile tertip edilen mecmualar veya bu kanunlardan belli bir konuya ait olanlardır.

    Hakimiyet anlayışının “elest bezmi” nazariyesi ile açiklanması yani insanların Allah’a mutlak ve onun dışndakilere şartlı olarak itaat etmesi gerektiği telakkisi ve böylece iktidarın kaynağı konusu İslamiyette üzerinde önemle durulan bir konu olmuştur.Hükümdarlar iktidarın allah tarafından kendilerine verildiğini kabul ederler.

    İktidarın teorik kaynaklarını da şer’i ve örfi hukuk olarak ayırıyoruz.Genel olarak ,İslam Devletleri için şer’i hukuk konusunda geçerli olan fikirler ,güçlü bir devlet ve yönetim geleneğine sahip Türk İslam Devletleri ve Osmanlı Devleti için de geçerlidir.Yani Osmanlı Devleti’nin hukuk sistemi de esas itibari ile şeriata dayanır.

    İslam Şeriatı yalnız müminlerin Allah’a karşı olan vazifelerini tayin etmekle yetinmez.Onların dünya işlerinde devlet ile münasebetlerinde temel olması gereken siyasi ve medeni hukuk kurallarını tesbit eder.İslam şeriatı Kur’an,Sünnet,icma ve kıyasa dayanır.Teorik olarak imam,yani bir toplumun siyasi-idari otoritesini elinde tutan kişi hüküm çıkarmak hak ve yetkisine sahiptir.İslam hukukunda kamu ve anayasa hukuku alanlarında çeşitli boşluklar bulunmaktadır.Bu boşluklardan yararlanarak İslam memleketlerinde devlet reisi sıfatı ile amme menfaati ve iyi adetlere uymuş olmak mülahazası ile devletin nizam ve teşkilatında ve idare usüllerinde şeriatin esas hükümleri ile sarih bir şekilde çatışmadan yenilikler yapmak hususunda kendilerini serbest bularak bir takım yasalar yapmışlardır.Böylece İslam ülkeleri’nde dini şer’i hukukun yanında siyasi otoritelerin koydukları bir örfi hukuk oluşmuştur.Osmanlı Devleti için de aynı durunm söz konusudur.

    Kanunname adı verilen mecmualarda toplanan padişahların emir,hüküm ve fermanlarından oluşanörfi hukuk esas itibari ile Osmanlı Hukuku’nun özünü teşkil etmiştir.Örfi hukuk metinleri doğrudan doğruya yönetimin başında bulunan ve pratik devlet ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olan bürokratlarca hazırlanıyordu.

    Adaletnameler de padişah hükmünden başka bir şey değildir.Devlet otoritesini temsil edenlerin,reayaya karşı bu otoriteyi kötüye kullanmalarını;kanun,hak ve adalete aykırı tutumlarını olağanüstü tedbirlerle yasaklayan beyannamaelerdir.

    İktidarın pratik Kaynakları

    İktidarın pratik kaynakları;kamuoyunun sesi,tarikatlar,ulemanın etkisive ordunun baskı gücüdür.İktidarın pratik kaynakları Prof.İnalcık’ın deyimi ile “iktidarı fiilen tayin eden kuvvetler”in sosyal,siyasal,ve ekonomik olaylar sonucu önemlerini kybetmeleri ve yerlerini başka kurumlara bırakmaları doğaldır.İktidarı fiili kuvvetler tayin ederler,onun tahta çıkmasında büyük rol oynarlar.Bunların başlıcaları;ahiler,hükümet erkanı,uc beyleri,kapıkulu askerleri...Bu güçlerin iktidara getirdiği sultan için ikinci dönem başlar.Hükümdar bütün bunları dengeleyerek devletin politikasını takip eder.

    Sultanın İktidarının Sınırları

    Padişahın mutlak iradesi hüküm,irade,ferman,Hatt-ı Hümayun adı verilen belgelerde görülebilir.Padişahın tuğrasını taşıyan bütün ferman ve beratlarda “buyurdum ki” ibaresi ile başlayan ve devanm eden cümleler padişahın otoritesini gösteren,egemenliğinin alanlarını belirten somut belgelerdir.Padişah teorik olarak sınırsız yetkilere sahiptir.Osmanlı Padişakhları özellikle devşirme,kul bürokrasisi(shaw,bunları “yönetici sınıf” kavramı ile karşılamaktadır),hükümet ve reaya üzerinde mutlak iktidara sahiptir.Ülke topraklarına ve kullarına istediği gibi tasarruf eder.İstediği yasaları yapar,kullarını yargılayarak ya da yargılamadan cezalandırır.Teorik olarak görülen bu yetkiler uygulamada çok farklı şekilde karşımıza çıkar.Padişahın yetki alanları sınırlandırılmıştır.Herşeydn önce padişah toplumda egemen olan İslam Hukuku’na uymak ya da uyuyor görünmek zorundadır.Dinin Osmanlı Yönetimi’nde denetim ve kontrol işlevi XVI.yy’dan itibaren artmıştır.Ebussuud Efendi devlet idaresi ile verdiği bazı fetvalarında “na meşru’ nesneye emr-i sultani olmaz” cümlesi ile bunu ifade etmiştir.

    Teabanın malı ve canı üzerinde tasarruf hakkına sahip olan padişahın egemenliğini sınırlandıran ikinci unsur örftür.

    Osmanlı Yönetimi’nin üst seviyelerinde görevli kul ve din bürokrasisi mensupları da padişahın sınırsız görünen otoritesini sınırlandırıcı bir işlev görmüşlerdir.II.Mehmed’ten önce ulemadan gelen Türk aristokratları padişahlar üzerinde etkili olmuşlardır.Çandarlı Vezir ailesi bu bağlamda anılabilir.II.Mehmed güçlü bir kul bürokrasisini daha serbest hareket etmek için yaratmıştır.II.Mehmed sonrasında devşirme-kul bürokrasisi ile harem arasındaki işbirliği,sistem içinde padişahın iktidarını sınırlandırıcı bir işlev görmüştür.
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.344
    Beğenileri:
    146
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye

    Padişahın yetki ve sorumlulukları

    Teşrii Yetkileri

    Xv.yy’ın ikinci yarısında yaşamış olan “nizam-ı alem” için akla dayanarak hükümdarların koyduğu nizama “siyaset-i sultani,yasag-ı padişahi” veya örf denilir.Osmanlı padişahları tahrir-i vilayet sırasında belli bir bölgedeki örf ve adeti tesbit ettirirlerdi.Sonra bunu tadil ederler veya aynen tasdik eder ve kanunlaştırırlardı.Bu kanunlar birer kanunname halinde mufassal tahrir defterlerinin başlangıç kısmına konur,naşir ve ilan edilirdi.Örfi kanunnamelerin uygulanması,şer’i hükümler ile birlikte kadılara bırakılmıştı.Fakat onların verdikleri hükümlerin icra edilmesi mutlak surette sultanın icra edilmesi,mtlak surette sultanın icra otoritesini temsil edenehl-i örfe aittir.Ehl-i örf sultanın icra otoritesini temsil edenler,ulema sınıfı dışındaki memurlar demek idi.

    Fatih Kanunnamesi’ndeki “Ve tuğra-yı şerifim ile ahkam buyurulmak üç canibe mufavvazdır.umur-ı aleme müteallık ahkam umuma veziriazam buyruldusu ile yazıla.Ve malıma müteallik olan ahkam-ı defterdarlarım buyruldusu ile yazalar.Cve şer’-i şerif üzere devai hükmünü kazaskerlerim buyruldusu ile yazalar.”ifadesi bütün dünyevi ve dini iradenin padişah adına yapıldığını açıkça ifade etmektedir.Buna dayanılarak padişahın dünyevi yetkilerinin idaresinde sadrazamları,dini yetkilerinin idaresinde ise önceleri kazaskerleri daha sonra şeyhülislamları vekil tayin ettiği söylenebilir.Nitekim bu iki makama yapılacak tayin ve azillerde padişahın mutlak selahiyeti olduğu bilinmektedir.Divan toplantıları sonucunda alınan her türlü karar arz yolu ile onun tasdikine sunulması da padişahın nihai karar mercii olduğunu teyit etmektedir.

    Kanunnamelerden başka hükümdar teşrii faaliyetini ;biti,hüküm,ferman,misal,tevki,yarlıg,nişan,alamet-işerif-berat-menşur yazdırarak gösterir.

    Fermanlar çeşitli nedenlerle çıkarılır.Görünüşe göre Fatih 1451-1452 de tedavüle çıkarılan akçeler mğnasebeti ile fermen çıkarmıştır.Gene Fatih’in Serez’deki darphane eminine gümüş dökümü ve akçe darbı ile ilgili olarak gönderdiği beratda şunları görüyoruz. “Hacı Kemal Serez Drphanesi’ne emin olarak tayin edilmiştir.O,buradaki işleri kayda geçirecek,bilhassa amil ve sahib-i ayarın faaliyetlerini ve bütün olup biteni genel bir denetime tabii tutacaktır.”

    Teşrii faaliyetlerden anlaşılacağı gibi sultanlar detaylı bir metin hazırlatmaktadırlar.Teşrii faaliyetin ayrıntılı biçimde kendini göstermesi hukuk fikrinin devlete hakim olduğunun açık göstergesidir.

    İcrai Yetkileri

    İcra padişahın teşri alandaki faaliyetinin tabi sonucudur.İcranın beyni divan,divanın başkanı hükümdardır.İcrai yetkileri mülki ve askeri olmak üzere ikiye ayrılabilir.Kalem mülki,kılıç askeri yetkileri sembolize eder.Yapılan icrai muamelelerin başında,temlih,dirlik ve tımar tevcihleri gelir.Hükümdarın başkanı olduğu divan en yüksek icra organıdır.Bu organ icrayı tayin ettiğimemurlar vasıtası ile yapar.

    İcrai faaliyetin en önemli tezahürlerinden biri de diplomatik faaliyettir.Yabancı hükümdarlara elçiler eli ile gönderilen mektuplar ile gerçekleştirilir

    Askeri niteliği haiz icrai yetkilerine gelince geleneksel olarak Osmanlı padişahı seferde ordusunun başında bulunur ve ona komuta eder.Savaştan önce padişahın başkumandan olarak orduya hitaben nutk irad etmesi geleneği vardı.

    Kazai Yetkileri


    Padişahlar kazai yetkilerini kullanırken müslim,gayrimüslim herkesin mutazarrır olmamaları için bazı kıstasları göz önünde bulunduruyorlardı.Yasak etmek başlıca faaliyetleri idi.Yeni fethedilen şehir ve bölgelerin halkına ve müdafilerine dokunmayacaklarına dair amanname verir ve yemin ederlerdi.

    Kazai yetkinin kullanılması sırasında önemli bir müessese müftiden alınan fetvadır.Kazai yetkilerin kullanılması ile sanık veya sanıklar cezalandırılır,braat ederler ya da affedilirler.Verilen cezalar sürgünden dayağa, sakal kesmekten idama kadar çeşitlilik gösterir.Şehzade Orhan’a yapıldığı gibi gözleri kör etme bedeni cezaların en ağırlarından biridir.İdam ağır suçlara verilen bir cezadır.Yay kirişi ile boğdurma,baş kesme,asma, ateşte yakma,duman ile boğma şeklindedir.Yay krişi ile boğdurma hanedan üyeleri için verilen bir cezadır,çünkü hanedan üyelerinin kanı kutsal sayıldığı için akıtılmaz.

    Padişahın Gelir Kaynakları ve Giderleri

    Hass arazi sultanın şahsi malıdır.Bu arazi üzerinde dilediği tasarrufta bulunabilir.Padişah hassları içinde mukatta mahsülleri mukatta gelirleri de vardır.mukatta hazine tarafından genellikle üç yıl için verilir.kadıların hüccetleri ,mektupları veya arzları üzerine ve kefillerini göstermek sureti ile tevcih edilen en müsait kimselere ilk zamanlarda,amil,sonradan emin veya mültezim denildi.Mukattaayı tutan amiller taksitlerini belli tarihlerde hazineye veya emredilen yerlere teslim ederlerdi.

    Ganimet İslamda, mağlup edilen kafirlerden ele geçirilen esirlerşsilahlarşbinek hayvanları ve bütün diğer emval-i mankule (taşınabilir mallar)dır.Ganimetin 4/5ünün ,fiilen harbe girmiş olsun ya da olmasınş muharebede hazır olan askerler arasında taksim edilmesi gerekir.1/5ini müslümanların genel yararına olarak,en iyi şekilde kullanma yetkisi verildi.

    Osmanlı hükümdarları mülk tevcih ederler iken iki amaç güderler: önce hayırlı bir iş yapmakşsonra mescidşzaviye,tekke ve diğer tesisler ileyeni fetihedilen yerlerin imarını düşünüyorlardı.Vakıf ve mülkler birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Özellikle evlatlık vakıfları mülk olarak mütalaa edilebilrler.

    Mahsulden de hükümdarların hissesi olarak pay alınıyordu.

    Padişahın Yaşantısı ve Saray Gelenekleri

    Saray,selamlık ve harem olarak ikiye ayrılır:Selamlık kısmında padişahın resmi hayatı geçer.Harem girilmesi yasak olan kısımdır.Saray kadınları burada ikamet eder.Genel olarak yaz aylarında seferde bulunaan Osmanlı padişahı kışı payitahtta geçirirdi.

    Padişahın Kıyafeti

    Osman Gazinin başında kırmızı çuhadan yapılmış,çağatayi tarzda horasani taç vardır.İç ve dış elbiseleri uzun yenli idi.Orhan Gazinin ak börklü olduğu anlaşılıyor.I.Murat ,mehlevi külahı üzerine yuvarlak sarık sarıyordu.

    Arap Tarihçisi Kalkaşendiye göre padişahın,emirlerin,askerlerin elbiseleri dar yenli Tatar kabalarıdır.Bunların uçları elin üstünü örter.Umeranın bundan başka kaftanları vardır,Yenleri ince ham kumaştan geniş dikişli ve pamukludur.Başlarında orta büyüklükte lans edilen müslinden yapılmış,ince tülbentten sarık taşırlar.

    Padişahın hanedan üyeleri ile ilişkileri

    Türk hakimiyet anlayışının sonucu olarak,hanedan üyeleri taht için devamlı mücadele içindedir.Bu mücadeleler devrin adeti üzerine idamla sonuçlanır.Ancak hanedan dışından gelebilecek tecavüz veya tehditlere karşı mücadele sırasında bile hanedan üyelerinin birbirlerini koruduklarını görürüz.

    Şenlikler ve Musiki

    Şenlikler,culüs veya zaferin ilanı gibi durumlarda yapılır.Padişahın ata inip binmesi bayram tebrikleri ve savaş dönüşü şenlikler ve dualarla karşılanırdı.

    Musiki ise ünlü araştırmacı Hüseyin Saadettin Arala göre Orta Asya menşeelidir.

    Saçı

    Başta düğünler olmak üzere,sevinç tezahürünün bulunduğu bütün törenlerde saçı saçılır.

    Toy

    Türk geleneğinin icabı olarak herhangi bir sevinç vesilesi ile toy verilirdi.Düğün ve sünnet düğünleri esnasında devlet ileri gelenlerinden başka belli günlerde halka da ziyafet verilirdi.

    Hediye Teatisi

    Padişahın hil’at tevcihi manevi değeri en yüksek bir hediyedir.Kaynaklarımızda bütün padişahların devlet erkanına ve yabancı devletlerin elçilerine hil’at verdiklerine dair pek çok bilgi vardır.Mesela Çelebi Mehmet,Karamanoğlu Mehmet Beyi hil’at etmiştir.
     

Sayfayı Paylaş