Toplumsallaşma

Konusu 'Sosyoloji' forumundadır ve Suskun tarafından 4 Şubat 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Toplumsallaşma

    Toplumsallaşma, bir diğer kullanılan adı ile sosyalizasyon, toplumun mevcut değer ve normlarının bireylere öğretilmesi süreci olarak tanımlanabilir. Bu süreç içerisinde birey ferdi olduğu toplum içerisinde nasıl davranacağını öğrenir. Aynı zamanda, bireyin sahip olduğu ya da toplum tarafından verilen rollerin ve sahip olunan statülerin gerektirdiği davranış biçimlerini, toplumun kendilerinden beklentilerini öğrenir. Toplumsallaşma sürecinde birey kendi toplumunun bir üyesi olmayı, toplumu tarafından kabul gören davranış örüntülerini, insanın davranışlarına yön veren, bunları belirleyip şekillendiren temel toplumsal ve kültürel değerleri (normları) öğrenir. Öğrenmekle de kalmayıp bunları içselleştirip kendisine mal eder ve bu değer ve normlar doğrultusunda davranmaya başlar. Daha öz bir anlatımla, birey toplumu ile bütünleşir ve toplumunun bir parçası haline gelir.

    Bu süreç bireylerin varlığı kadar toplumların da varlığı açısından oldukça önemlidir. Toplumun sağlıklı bir şekilde büyümesi ve hayatını devam ettirebilmesi toplumsallaşma sisteminin sağlıklı bir şekilde sürmesi ile mümkündür. Bir başka şekli ile toplumsallaşma yeni nesile toplumun sahip olduğu kültürel mirasın aktarılması da denilebilir. Bu açıdan bakılacak olursa ulusal ve evrensel kültür mirası toplumsallaşma süreci sayesinde yeni nesillere aktarılmaktadır.

    Toplumsallaşma (Sosyalizasyon)
    Toplumsallaşma (Sosyalizasyon, Latince “sociare”, “bağlamak”), sosyal normların içselleştirilmesi yoluyla toplumsal düşünce ve duygu kalıplarına uyum sağlamaktır.

    Sosyal bilimsel bir kavram olan toplumsallaşma, bir taraftan bireyin diğer bireyler ya da sosyal ve fiziksel çevre ile iletişimiyle oluşan kişisel gelişimi, diğer taraftan da bireyin sosyalleşmesi sırasında oluşan bağlarını tanımlamaktadır. Bireyin kişiliği üzerindeki kasıtlı ve sistemli önlemlerin (eğitim) yanı sıra istenmeyen etkileri de kapsamaktadır. Bu nedenle toplumsallaşma süreci, bireyin ortak yaşamdaki eylemleri (kolektifleştirme) ve eylem yönelimlerini (sosyal kimlik) oluşturan, sosyal faaliyetlerini şekillendiren normları da etkiler. Ayrıca bireylerin toplumda geçerli normlar, değerler ve değer yargılarına göre şekillenen eğilimlerinden oluşur.

    Eğer toplumsallaşma bulunduğu çevrede başarılı bir şekilde gerçekleşirse; birey, sosyal normları, değer tanımlamalarını, davranış biçimlerini ve tabii ki sosyal ve kültürel çevresinde kabul gören rolleri benimseyecektir. Bunun aksine; kendini tanımayan bir bireyin, özelliklerini keşfettiği sürece ise “bireyselleşme” denir. Bu nedenle toplumsallaşma süreçleri içeriksel özelliklerine, yani; bireyin sosyal bağlılık ve bir gruba uyum sağlama şekillerine göre birbirinden çok farklı işleyebilmektedir;

    “Başarılı bir toplumsallaşmanın” koşulu büyük ölçüde; nesnel ve öznel gerçeklik (buna tabii ki kimlik de dâhildir) arasındaki simetride görülmektedir. Buna bağlı olarak; “başarısız bir toplumsallaşmanın” ise nesnel ve öznel gerçeklik arasındaki asimetriden kaynaklandığı düşünülmektedir (Berger/Luckmann: Die gesellschaftliche Konstruktion der Wirklichkeit (1969), S. 175) Buna karşın; bilimsel ve toplumsal söylemde “sosyalizasyon” ve “sosyal” kavramları, “doğuştan, kalıtımsal ve genetiksel” kavramları ile açıklanmaktadır.

    Toplumsallaşmanın (Sosyalizasyon) tanımı
    Toplumsallaşma genellikle, bireyin belirli bir toplumda (geleneklerin devam ettirilmesi vb.) yer almasını ve o toplumun kültürünü benimsemesi, yani; sosyal yaşamında yer alan ve gelişmesini etkileyen, toplum aracılığıyla gerçekleşen öğrenme sürecinin (davranış biçimleri de dâhil) bütününü tanımlamaktadır. Bu nedenle; toplumsallaşma yaşamın tüm evrelerini kapsayan bir süreçtir.

    Bireyin öğrenme sürecini yöneten ve etkileyen gruplar, bireyler ve kurumlar “Toplumsallaşma Araçları” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlama toplumsallaşmanın, bireylerin bir arada yaşamasından oluştuğunu (kuşak ilişkileri) ve kendini karakterlerin özel yetenekleri ile iletişim becerilerinde gösterdiğini ifade etmektedir. Bunun bir sonucu olarak, toplumsallaşma kavramının sık sık belirsiz bir anlamla kullanılması söz konusu olmaktadır. Daha somut bir söylemle, toplumsallaşma kavramının içeriği, daha net tanımlanamayan „sosyal aktarma süreçleri“ yerine geçip anlam kaybına uğratılmaktadır.

    “Sosyalizasyon toplumsal, kültürel ve fiziksel çevreyle ilişki kurma çabalarında, özellikle de bireylerle karşılıklı etkileşimde ortaya çıkan kişilik gelişimidir.” D. GEULEN

    Hurrelmann’a göre toplumsallaşmanın en yeni tanımlaması şöyledir. “… Bireyin kişiliğinin; bir toplumun tarihsel gelişiminin belli bir anında gerçekleşen, sosyal, maddi ve fiziksel yaşam koşullarından bağımsız ve bu koşullarla çatışan, oluşum ve gelişme sürecidir.” Sosyalizasyon bireyin, biyolojik insan organizmasından sosyal davranış yetisine sahip bir kişilik kazanma ve ömür boyunca yaşam koşulları ile çatışarak kendini geliştirme sürecini tanımlamaktadır. (Hurrelmann)

    Toplumsallaşma (Sosyalizasyon) teorileri
    Toplumsallaşma teorileri, toplumsallaşma fikrinin temelini oluşturmaktadır. Toplumsallaşma anlayışında, günümüzde daha popüler ve gelişmiş iki gelenek birbirinden ayrılmaktadır: Ancak, her şeyden önce taraflı olmaları nedeniyle bilimsel olarak reddedilmektedirler. Bunlardan ilki “organizmanın insani gelişimini açıklayan ve doğayı düşük ölçekte önemseyen” gelenektir (Nestvogel). Buna “olgunlaşma odaklı kuramsal, doğal, düzen odaklı, önemli ve biyolojik ırkçılık içeren” yaklaşımlar da dâhildir. (Nestvogel)

    İkinci gelenek ise; toplumsallaşmayı, toplumun kendisi tarafından düzenlenen öncelikli standartlaşma süreci, yani; “uyum aracı” olarak görmektedir. Bu noktada söz konusu olan “toplum olmayı gerektiren, yapısal işlevsellik gösteren, mekanik ve teorikte etkili” yaklaşımlardır. Burada temel olan; bir biçime sokulmamış “çiğ” insan doğasına göre birey portrelerinin söz konusu toplumların ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olmasıdır. Hobbes burada, Spencer ve Darvin’in de aynı fikirde olduğu “uysallaştırma” kavramından söz ederken, Durkheim “yeni ortaya çıkan, sosyal olmayan ve bencil bu durumu, sosyal ve ahlaki bir yaşam sürmek için; başka bir duruma sokmaktan” bahseder. Parson’ın toplumsallaşma anlayışında ise; “grupların davranış standartları ve ideallerini içine alan ve toplumun yapısına özel bir rol karakteri yerleştirmeye hazır” bir süreçten bahsedilmektedir.

    Toplumsallaşma günümüzde yeni ve bilimsel açıdan önemli bazı gelenek çevrelerinde “bağlamdaki gelişme” olarak görülmektedir

    Toplumsallaşma teorileri işlevlerine göre kendi aralarında olumlu ya da açıklayıcı ve eleştirel ya da yapı-bozumcu teoriler olarak ayrılmaktadır. Olumlu teoriler hangi tip toplumsallaşmanın gerektiğini sorgularken; açıklayıcı teoriler belirli bir toplumun, hangi tür toplumsallaşmayı ürettiğini araştırır ve yapı-bozumcu teorilerin aksine “Güç, Eşitsizlik, Hâkimiyet ve Şiddet” gibi konuları içermez.

    Teoriler, tarafsız ya da objektif bilim olasılığını reddetmekte ve bu nedenle; araştırılmış bakış açılarını eleştirel bir tutumla ele alır.

    Bireyler için sosyal bir çevrenin önemi
    Bitkisel ve hayvansal organizmalar, kendi doğal çevrelerine mükemmel bir biçimde uyum sağlamışlardır. Buna karşın; insan, doğal bir çevrede rekabet edebilmek için çok yetersiz bir görüntü sergilemektedir. Morfo-genetik olarak olgunlaşmamış, organik olarak özelliksiz, büyük ölçüde işlevsiz içgüdüleri olan ve yaşama elverişli bir hareket tarzı; insanın hayatta kalabilmesi için özel koşullara sahip olması gerekmektedir.

    Sosyal çevre, bu koşulların arasında, insanın hayatta kalmayı öğrenebilmesi ve bunu geliştirebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Yeni doğan bir insan için sosyal çevre ilk başlarda onun yaşamsal koşullarıyla ilgilenecek bir grup insandan oluşmaktadır. Etrafında kümeleşen insanlar, birlikte -ilk bakışta ondan tamamen bağımsız- dengeli bir yaşam görünümü ve denenmiş görgü kurallarıyla şekillenen karmaşık bir ilişki ağı oluşturmaktadır. Bu ağ örgüsü, daha geniş sosyal ağların içine girmektedir.

    Aslında her birey hayatına tıpkı bu yeni doğan gibi; böyle bir sosyal çevreden başlamaktadır. Bu sosyal ağlar ise içinde bulunduğu yaşam koşulları tarafından ayrıştırılmamaktadır. Aksine, diğer tüm canlılarda olduğu gibi, doğal koşullarında oluşurlar ve büyük çoğunlukla bireylerin kendi yaşamsal koşulları ve sürekli çatışmalarla nesiller boyu araştırdığı, gelenekselleştirdiği ve geliştirdiği, yaşamla başa çıkmanın teknikleri ve yönelimlerinden oluşur. Bir taraftan sürekli bireylerin yaşamları ve sosyal ilişkilerini şekillendirirken; diğer taraftan insani gelişme ve değişimin konusu olarak kalırlar.

    İnsan yaşamının kurumsallaşması
    Bireylerin çevreleri ile süregelen çatışmaları, özel yaşam ve inançların alışkanlık yoluyla kurumsal olarak dengelemektedir. Sık sık tekrarlanan her eylem, özel psikolojik gerilim ve fiziksel güç tasarrufu adı altında azaltılabilen ve ayrıca birey tarafından normal eylem modeli olarak algılanan bir örneğe dönüşmektedir.

    Bu süreçte eşzamanlı olarak dünyanın geçişsiz akışı içinden belirli oluşumlar filizlenerek; eylemin odaklandığı birer nesne ve olaylar olarak şekil ve anlam kazanmaya başlar.

    Seçici algı ve alışkanlık haline gelmiş eylemlerin avantajı; toplumsal düzendeki bazı -ya da sadece bir tane- güvenilirliği kanıtlanmış, yaşamsal yararı olan davranış şekillerinde olası sayısız görüş ve tepki biçimleri sınırlamasında yatmaktadır. Alışkanlıklar bu nedenle yönelim ve uzmanlaşma sağlanması için bireyin biyolojik donanımlarının haricinde hayatı anlamayı ve doğru tepkileri vermeyi gerektirmektedir. Birey, bunu her durumu yeniden adım adım analiz ederek, kararlar aracılığıyla tespit ederek ve bu kararları, insan davranışlarının belirginleştiği temel olarak görüp kendi yönelimlerini belirleyici kararlar gerektiren durumlar için düşünmeyi sağlamaktadır.

    Alışkanlıklar yoluyla netleşen görüş açılarından ve saf eylemlerinden insan yaşamının kurumsallaşmasına geçiş, insanların eylemlerini karşılıklı olarak birbirlerine uyumlu hale getirebildiğinde gerçekleşmektedir. Ayrıca anlaşmanın temelinde işaretler konusunda uzlaşılar ve nihayet dile giren, bütün kullanıcıları tarafından aynı biçimde kullanılan ve anlaşılan göstergeler bulunmaktadır.

    "Bir bireyin tek bir hareketi, diğer bireyler için hiçbir şekilde merak ya da acil tehlike kaynağı oluşturmamaktadır. Birçok birey bunun yerine, neyin olup bittiğini, kendileri için değersiz olanın ne olduğu alımlar ki bu onların günlük hayatını şekillendirendir. (...) Sadece alakaları olmayan ya da içinde bulundukları dış eylemleri için değil; aynı zamanda tüm ruhsal ekonomileri için de zaman ve güç tasarrufu yapmaktadırlar. Bu bireylerin ortak yaşamı, artık alışılmışlık bilincinin sürekli genişleyen dünyasında biçimlenecektir."

    Bu durum tek bir birey ya da grup arasında olduğu gibi gruplar ya da büyük insan toplulukları arasında da aynı şekilde kendini gösterir. Bundan sonra önemli olan; bu insan topluluklarının, gruba özel kesin bakış açıları ve davranışlarda rutinleşmeler geliştireceğidir ve bu görüş ile davranış biçimlerinin temelinde yatan şekillendirme her grubun kendi malıdır. İlgililerin belirli bir süreçte oluşturulmuş ortak görüş ve rutinleri, kendilerini doğrular biçimde ortaya çıkmakta; süreklilik ve kalıcılık eğilimi göstermektedir. Böylece çok daha fazla birey-üstü, bireyden kaynaklı öznellikten uzak nesnelliğe ulaşmaktadırlar. Bu durum her şeyden önce eski nesiller tarafından kullanılmış, artık doğal karşılanan ve böylece zaten uzun süredir kurumsal karakterler ve tarihsel, nesnel gerçekliğe sahip görüş ve rutinler için geçerlidir. Bunun karşısında duran görüşler ve bir nesil ya da birey tarafından geliştirilmiş rutinler ise onları şekillendiren bireyler için kolayca değiştirebilir olacaktır. Bu olasılık da ancak; kendisi, bu rutinlerin oluşumunu yaşantılamamış ve onları şekillendirmemiş yeni nesiller ortaya çıktığında yok olacaktır. Onlar için başta gelenek anlamı taşımayan bu rutinler aslında, kendilerine karşı duran nesnel gerçekliğin bir parçasıdır. Bu durum aynı zamanda ebeveyn nesline geri dönüş olarak kendini göstermektedir: Kurumlara mal olmuş görüş ve eylem rutinleri, dünyanın “doğal” düzeninin –ayrıca diğer canlıların türlerine, özel çevrelerinin yerindeki- gerçekliğine “sosyal” ve “toplumsal” hakikat olarak yansımaktadır. Ayrıca kurumsallaşmış görüş ve eylem rutinleri, insanın doğal ortamı ile çevrelerinin tutumlarında yoğunlaşmaktadır. Tüm diğer canlıların kendi çevrelerine uyumlu, büyük ölçüde eksik içgüdülerin yerini tutarlar ve birey için, kendisine yabancı olan çevreyi uyumlu hale getirmesini sağlayan araçlar niteliği taşırlar.

    Toplumsallaşma (Sosyalizasyon) Süreci
    Toplumsallaşma hiç bitmeyen bir süreçtir ve temelinde bireyin kişisel gelişimi – örneğin bir bireyin sosyal ilişkileri- vardır. Kişilik, bir taraftan bireyi diğer bireylerden ayıran özlüğü anlatırken; diğer taraftan da bir toplum ya da topluluğa ait bireylerin paylaştıkları ortak özellikleri tanımlamaktadır (örneğin; değerler, kurallar ve sosyal kimlikler). Olgunlaşmamış bir birey, sosyal çevresinde onunla da onsuz da yaşayabileceği bir dünyaya uyum sağlamıştır. Bu dünya, insanların ilgili çevrelerinin doğal koşullarıyla çoktan belirlenmiş görüş, yönelim ve yaşam biçimleri yapılarıdır. Bireyler, o anki çevrelerini anlamlandırdıkları ve kendilerine uyumlu hale getirmek için kullandıkları araçlar icat ederler. Yeni doğan bir insan, hayatta kalabilmek için ihtiyacı olan bu araçlarla iyi geçinmeyi öğrenmek durumundadır.

    Henüz olgunlaşmamış bir bireyin bu dünyadaki uyumu, ona çevresindeki insanlar yoluyla sunulan ve ilk başlarda henüz çok çaresiz bir yaratık olan bu bireyin etrafını doğrudan saran bakış açılarının ve hayatla başa çıkma yollarının özümsemesi sürecinde gerçekleşir. Burada özümsemek; bireyin çevresindekileri, etrafındaki insanlar tarafından algılandığı, yorumlandığı ve ele alındığı biçimde adım adım yakalaması, anlamlandırması ve içine girmesi demektir.

    Genç bir birey, dünyaya çevresindekilerin gözüyle bakmayı, onların kavramlarıyla düzenlemeyi ve tanımlamayı, yaşadıklarına onların duyguları ve değer yargılarıyla yaklaşmayı ve bu dünyanın gerçeklerine ilişkin kendi tekniklerini geliştirmeyi öğrenecektir.

    Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse; birey yavaş yavaş etrafındaki insanlarla doğal olarak birlikte yaşadığı bir dünya kurgulamaya başlar. Birey ilk başlarda; bu dünyanın, aslında başka sayısız insanın dünyasından oluştuğunu bilmiyordur. Belirli bir sosyal çevre içine girmiştir ve o an sadece bunun farkındadır. Bu, etrafında dünyanın geri kalanın, birey için gelişen ve bireyi de geliştirecek bir çevredir. Birey için dünya genel olarak budur.

    Daha sonra, bir başka yaşam döneminde ise; çok farklı dünyaların olduğunu, kendi dünyasının sadece bir dizi tesadüften kaynaklı sonuç olduğunu ve etrafında –aynı zamanda geriye dönüşümlü, alın yazısıyla gelen çıkış noktalarından kaynakladığında da- kendi yaşam şekli için de farklı düşünceler olabileceğini fark edecektir.


    Birincil Toplumsallaşma
    Birincil toplumsallaşma ile içinde ya da dışında yaşama hakkına sahip olduğu bu dünyaya bireyi hala devam eden uyumunun temelleri atılmaktadır. Bu şekilde, bireyin çevresine ayak uydurmak için ihtiyacı olan hayat ve dünya bilgisinin de temelleri atılmış olur. Birincil toplumsallaşma ile sağlanacak olan; yeni bireyin kendi sosyal çevresine ait bakış açılarında, yaşam şekillerindeki kademeli özümseme, başlarda çok az insanın yerine getirebildiği bazı koşullara bağlıdır.

    Birinci ve en önemli koşul; yeni doğan çocuğun dünyaya gelişinden itibaren çevresinde olan insanlarla güvenli bağları (temel güven duygusu) olmasıdır. Bu bağ, yeni doğan çocuğun duygusal gelişimini, neredeyse tamamen iç refah üzerine kurmuştur. Bu anlamda da, en kolay ulaşılan, ona duygusal anlamda hamilelikten beri en yakın insan olan annesi ile yeni doğan çocuk arasında gelişir. Kendisini içsel olarak, ayrıca çevresinde de en çok güvende hissetmesi, sıcaklık, beslenme, sevgi ve bakım gibi yaşamsal ihtiyaçları karşıladığı takdirde gerçekleşecektir. Bu bağlamda, diğer insanlarla bağının ne denli iyi olacağı, onların yeni doğan çocuğun refahına katkıları ile doğru orantılıdır.

    Özümseme süreci için bir diğer önemli koşul ise; bağın süresi ve kalıcılığıdır; çünkü yeni doğan bireyin ilk başlarda, etrafında gelişen olayları kendisi için düzenleyebileceği ve ayrıntılaştırabileceği soyut kavramları yoktur, onun için açıkça anlamlı olan ise öncelikle, bağı olan diğer bireyin çevresindeki olaylarla, yavaş yavaş oluşur. Bu anlayış zaman alır ve sadece bağ kurulan insanların aynı olaylara karşı benzer tepkiler verdiğinde geçerlidir. Kurumsallaşmış bakış açıları ve yaşam şekillerini özümsemek için içsel hazırlık, yeni doğan çocuğun bağ kurduğu sonraki insanlarla özdeşleşmesi sonucu gelişir.


    Bu durum bireyin, dünyayı tıpkı ilgili kişisinin usulünde algılamasını, anlamlandırmasını ve sonunda onun gibi yönetmesini sağladığı gibi, onu bu yönde etkilemektedir. Bu durum daha sonra, çocuğun temel sosyalizasyonunda bir diğer önemli sonucu da beraberinde getirmektedir. Çocuğun, ilgili kişisinin dünya görüşlerini ve inanç biçimlerini alması, onun yaşadığı dünyaya uyum sağlayamamasının yanı sıra kendi özelliklerini de tamamlayamamasına yol açacaktır. Oysa çocuk dünyayı kendi gözleriyle görmeyi öğrendiğinde; nesneleri, kendi duygusal ve aktif yaklaşımları sayesinde algılayacaktır.

    Ayrıca, sadece kendi içinde hissettiği izlenimleri, duyguları ve ihtiyaçlarını tıpkı etrafındaki insanların onda gördüğü gibi deneyimler ve birey tüm bunları özümsediği sırada diğer etkileri de farkında olmadan içine alır. Sonuç olarak bu tanımlamalara göre çocuk, temel (birincil) sosyalizasyonu gerçekleşirken ilgili kişisinden net bir yer ve sosyal çevrede, dünyayı tanımlamasını sağlayan özel bir rol edinir. Bunların yanı sıra; sosyal çevresindeki diğer insanlarla iletişimi olan ve toplumdaki rol beklentilerini yerine getiren başka bir bireyle tanışır (kendi kişiliğinin gelişimi).

    İkincil Toplumsallaşma
    Birincil Toplumsallaşma ile bireyin dünyasına uyumunun esasları ortaya konmuş, yaşamını doğru şekilde sürdürebilmesi için yerine getirmesi gereken görev üzerinde durulmuştur. Bu görev, birincil toplumsallaşmanın dışında bir dünya ile ilişkilendirilmelidir ve bu ilişkilendirme süreci “İkincil Toplumsallaşma” olarak tanımlanmaktadır. Karmaşık ve emekçi toplumlarda dünya bireylerin tek tek kendileriyle çatıştıkları, içinde birbiriyle iletişimde olan birçok grup barındıran, her biri birçok özel bilgi ve beceriyle karakterize edilmiş, iç içe geçmiş alt grupların yaygın olduğu bir yerdir. Öyle ki; öğretmenler eğitimle, doktor ve hemşireler sağlıkla, çiftçiler ve alt sanayi kolları gıda ürünlerinin üretimi, sanayiciler bu ürünlerin dağıtımı, zanaatkârlar evlerin yapımı ve su tesisatlarının tamiri, askerler ülkenin huzuru, yargıçlar davaları uzlaştırma, çöpçüler günlük atıkları toplama vb. işler ile meşguldürler.

    İkincil toplumsallaşma bu nedenle; bu tür işle ya da görev dağılımı ile belirlenen kurumsal alt dünyaların özümsenmesine de denmektedir. Toplumsal rollere özgü bilgi ve becerilerin edinilmesiyle gerçekleşmesinin yanı sıra; her role özgü kelime dağarcığının “kendisine ait olma durumunu” da desteklemektedir. İkincil toplumsallaşma ile özümsenmiş alt dünyalar, birincil toplumsallaşmada kaydedilen “Temel Dünya”nın aksine kısmi gerçekliklerdir.

    Toplumda hala büyük oranda uyum problemi olan bir birey, birincil ve ikincil toplumsallaşma ile dünya görüşlerinin, değer yargılarının ve aynı zamanda davranış biçimlerinin gittikçe artan rutinlerin farkındalığını sağlamlaştırmaktadır. Yine de diğer canlıların sabit içgüdüsel, uyumlulaştırılabilir mekanizmalarının aksine; rutin algısı değiştirilebilir kalır. Bu nedenle bu durum, birincil toplumsallaşma ile edinilen, özellikle duygusal açıdan yer edinmiş ve entelektüel yansıması daha az erişilebilir olan rutin algısı ile çok bağdaşık değildir; çünkü genellikle alternatifsiz özümsenir. Bu nedenle birey, bu tabakanın altından çok zor çıkar. Bu durum daha çok ikincil toplumsallaşma yoluyla, özellikle de başka yaşam olanaklarının da olduğu bilgisi ile edinilmiş görüş, değerlendirme ve davranış biçimleri ile bireyler için kesinlikle ulaşılmaz olmadıklarında ya da tam aksine değerlendirmeye alınmadıklarında gerçekleşir. İnsanlar dünyaya karşı tavırları değiştirebilirler: aynı mekânda kalabilir, yeni roller edinebilir ve şimdiye dek sahip olduklarının dışında, farklı bakış, değerlendirme ve davranış biçimleri edinebilirler.

    Birey bir topluma ne kadar uzun süre bağlı kalırsa ve o toplumda edindiği, kendini sürekli tekrar eden deneyimleri ne denli kalıcı olursa, dünya görüşünü belirleyen bu özellikler de kendilerini o denli güçlü ve sorgusuzca kabul ettirebilir. Bu kütleleşme, insanların ileri yaşlarda görüş, değerlendirme ve davranış biçimlerinde neden bu kadar sert ve diğer görüşlere karşı da hassasiyetten de bu kadar uzak olduğunu açıklamaktadır.


    İlişki Biçimi Olarak Toplumsallaşma
    Toplumsallaşma kendini iki ifade şeklinde (kişisel olarak ve ortak yaşamda) gösterir:
    Toplumsallaşma araştırmalarının odak noktası 1960’lı yıllardan bu yana bireylerin tek tek gelişim potansiyelleri ve davranış biçimlerine dayanmaktadır.

    Ancak konu üzerindeki yoğun odaklanma, birlikte yaşamayla kendiliğinden gerçekleşen sosyal şekillenme biçimlerinde sınırlandırmayı da beraberinde getiren bir daralma ile sonuçlanır. Toplumsallaşma araştırmasının birlikte yaşam süreçlerini ikinci bir boyut olarak içermesi bağlamındaki görevi, sadece kişiliği geliştirmenin merkezi yönlerine odaklanmak değil, aynı zamanda gerçek kişilerarası ilişkiler oluşumunun analizi üzerine vurgu yapmaktır. Bu durum kendini, bireysel eylem bilgisi ve genel bir eylem yöneliminin oluşum süreçlerinde gösterir. Toplumsallaşmanın bu bakış açısının benimsenmesi için dikkate alınması gereken temel gerçeklik, toplumsallaşmanın etkileşim gerektirdiği ve bireylerin bu antropolojik, bio- psiko-sosyal oluşumlarını yansıtılmaları, koordine edilmeleri ve anlaşılmalarını yapılandırdığı yönündeki durumdur.

    Toplumsallaşma; burada bahsi geçen, tutumların genel uygulama boyutuyla genişleme ve bu yeni bilginin oluşumu ile ilgili olarak, bireylerin birlikte yaşadıkları ve bu sırada deneyimlerini, bilgi ve becerilerini geliştirdikleri, paylaştıkları sosyal bir sürecin belirlenmesidir.

    İnsancıllaştırma
    Sosyal antropolog Dieter Claessen “Aile ve Değer Sistemi” adlı eserinde “başarılı” bir toplumsallaşma sürecinin önceden başarılmış, yeni doğan bireyin ilk yılında temel güveni kazanacağı (ya da tam tersi, kazanamayacağı), sosyal öğretileri kabulleneceği bir insancıllaştırma gerektirdiğini savunmaktadır (bkz. doğum). Ayrıca güncel antropolojik ve gelişimsel genetik çalışmalar toplumsallaşmayı, yaşamla başa çıkma yollarının dikkate alınması gereken bir cins özel formu olarak tanımlamaktadır. Bununla beraber, bu durum kendini “İnsancıllaştırma” eyleminin aksine; örneğin; algı ve karşılıklı eylem planlarının yorumlarının oluşumunda olduğu gibi temel bilgi kapasitesinde sınırlandırmaktadır..

    Toplumsallaşma ve Eğitim

    Toplumsallaşma, sosyalleşme etkileşimleri içinde ya da aracılığıyla, aktörlerin karşılıklı davranış biçimlerinden oluşmaktadır; fakat bu durum aynı koşullardaki bireyler arasında değil, özellikle kuşak ilişkilerinde, yani genç ve yaşlı arasında gerçekleşmektedir.

    İlgili kişilerin, grupların ya da son olarak bir toplumun hegemonik (hegemonialen) değer ve normları bilinçsiz kabulü (Pierre Bourdieu), toplumsallaşma etkileşimlerinin karşılıklı eylem uyumunun istenmeyen bir etkisidir. Ayrıca eğitim, Siegfried Bernfeld’e göre “gelişme gerçekliğine toplumsal bir tepki” olarak da anlaşılabilmektedir. Bu nedenle eğitim bu bağlamda; çocukların toplumun yetkin üyeleri olmalarını sağlayacak becerileri kısmen kazanması anlamına gelmektedir. Toplumsallaşmanın amacı ise; genç ve yaşlı, yani nesiller arasındaki yetkinlik boşluklarını ortadan kaldırmaktır.

    Émile Durkheim (Toplumsallaşma kavramını bilimsel bir terim olarak kullanan ilk insanlardan biri) ile bağlantılı olarak; eğitim bu nedenle kendini sosyolojik anlamda “sosyalleşme metodu” yani; planlı ve maksatlı toplumsallaşma olarak tanımlamıştır. Bu tanım şu şekilde devam eder: eğitim toplumsallaşma süreçlerinde bireylerin, özellikle de çocuk ve gençlerin, değişim sürecini etkilemeyi amaç edinmiş bir alt kümesidir. Bu nedenle de ilgili kişilerin güdümlenmesinden oluşan her bir toplumsallaşma sürecini tanımlamaktadır.

    1968 Hareketi sırasında, toplumsallaşmanın bireyin ve yeni doğan bebeğin gelişiminde (Genetik özelliklerin aynı olması şart değildir.)ne kadar büyük payı olduğuna dair çok ateşli bir tartışma ortaya çıkmıştır. Bu sıralar ise (2006) her şeyden önce toplumsallaşmanın bireylerin genetik sistemlerinin oluşmasında hangi nitel ve nicel etkileri olduğunu belirlemeye dayalı bir tartışma söz konusudur. Aynı zamanda, bireyin gelişiminin yeni doğan ya da toplumsal; dolayısıyla toplumsal miras ya da sosyal çevreleri yoluyla seçici edinilmiş eylem şekillerinden ne denli etkilendiği sorgulanmaktadır. Bu tartışma, gelişme, toplumsallaşma ve seçim (Daha sonra bunlar arasına eğitim de eklenmiştir.) terimlerinin değişmeyen kullanımı ile karakterize edilmiştir.

    Toplumsallaşmanın Sorgulanan Tarafları

    Toplumsallaşma eğitim bilimleri bağlamında tartışmalı bir kavram olarak görülmektedir. Pedagojinin klasik dönem temsilcileri olumlu olmayan yani; toplumsal normlara uyumu sağlamaktan yana olmayan bir eğitimden bahsetmişlerdir. Başarılı bir toplumsallaşma bireyi bir yandan mevcut değerleri ve normları tanıma ve kabul etme noktasına getirirken; diğer yandan da aynı norm ve kuralları sorgulamaya yöneltmektedir.

Sayfayı Paylaş