Renk Seçimi
+ + + + + + + + + + + + + + X

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) torunları

Konusu 'Hz. Muhammed (SAV)' forumundadır ve Suskun tarafından 4 Aralık 2009 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.415
    Beğenileri:
    122
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Hazret-i Ümâme -radıyALLAHu anha-

    Rasulullah'ın İlk Kız Torunu


    Hazreti Ümâme radıyALLAHu anhâ Resûl-i Ekrem sallALLAHu aleyhi vesellem efendimizin ilk kız torunu... Nübüvvet bahçesinin ilk çiçeği... Hazret-i Ali radıyALLAHu anh'ın Hz. Fâtıma'dan sonra ikinci ailesi...

    O, Mekke'de dünyaya geldi. Annesi, nübüvvet bahçesinin ilk gülü Hz. Zeynep (r.anhâ)'dır, Babası, Ebü'l-Âs İbni Rebî'dir. Mekke'nin ileri gelenlerinden, itimadlı, güvenilir, emin bir insan. Dürüstlüğü ve mertliğiyle meşhur bir tüccar.

    Ümâme, anneciği Hz. Zeynep (r.anhâ) ile Mekke'de çok çileli bir çocukluk hayatı geçirdi. O, henüz çocukluğunun baharını yaşarken inancı uğruna anneciğinin verdiği mücâdelelere şâhid oldu. Sevgili anneciğinin dert ortağı gibi devamlı yanında bulundu. Sevgili dedeciği ALLAH'ın elçisi olmuştu. İnsanlığı cehalet ve karanlıklardan kurtaracak son peygamberlik vazifesi verilmişti. Son din İslâm ve son kitap Kur'an-ı Azîmuşşan vahiy yoluyla dedeciğine indirilmekteydi. ALLAH Teâlâ kulları arasında dedeciğini seçmişti. Cebrâil aleyhisselam ona vahiy getirmekteydi. Mekke'de bir yeni mücâdele başlamıştı. Tevhid mücâdelesi...

    ALLAH'ın elçisi olarak sevgili dedeciğine ilk inanan Ümâme'nin anne annesi Hz. Hatice (r.anhâ) idi. Peşinden anneciği Zeynep ve teyzeleri Hz. Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtımâ (r.anhünne) birlikte İslâm'a koşmuşlardı. Küçük Ümâme'nin babası Ebû'l-As İbni Rebi' ise henüz İslâm'a girememiş ama ailesinin inancına da müdahale etmemişti. Sevgi ve hürmetinde bir eksiklik görülmemişti. Küçük Ümâme işte böylesine bir yuvada anne müslüman baba müşrik bir ailede büyüyordu. O, zaman zaman toplumun baskısı altında kalan babasının üzüntüsüne de şâhit olmuyor değildi. Müşrikler babasını devamlı sosyal baskı altında tutmağa çalışıyorlardı.. Halbuki Ebû'l-As ailesine bağlı, sevgi ve saygı ile çocuklarına hizmet eden, herkesin itimad ettiği, becerikli, itimadlı ve işinin adamı bir kişiydi. Hanımını ve babasını çok seviyordu.

    Ümâme anneciğinin engin merhameti, şefkati ve müsâmahası altında yetişti. Babasının mertliği ve dürüstlüğüyle büyüdü. Müşriklerin işkenceleri artınca sevgili dedeciği ALLAH Rasûlü ashâbının Mekke'den Medine'ye hicretine izin verdi. Daha sonra da Hz. Ebû bekir (r.a.) ile birlikte kendileri hicret etti. Bütün ashab-ı kiram inançlarını bu şehirde daha rahat yaşayabilmek için doğup büyüdükleri Mekke'yi gözyaşlarıyla geride bıraktılar. Ûmâme ve anneciği Zeynep (r.anhâ) ise mecbûren müşrikler arasında Mekke'de kaldı.

    Ümâme ve sevgili anneciği, Hz. Zeynep (r.anhâ) devamlı Ebû'l-Âs'ın hidâyeti için duâ ediyorlardı. Fakat o henüz İslâm'a gelememişti. Bu arada Müşrikler ordu hazırlayıp Medine'ye hücûma karar vermişlerdi. Ebu'l-Âs'ı da içlerine katabilmek için uğraşıyorlardı. Nihayet toplum baskısına dayanamıyan Ümâme'nin babası müşriklerle savaşa gitmeğe karar verdi. Ama o şaşkın bir durumdaydı. Zira karşısında savaşacağı kayınpederi idi. Fakat bir türlü müşriklerin baskısından kurtulamadı. Bedir'e vardı ve esir düştü. Kurtulma Fidyesi olarak çok sevdiği Zeyneb'ini Medine'ye gönderecekti. Bu şartla esaretten kurtuldu. Sözünün eri adamdı. Mekke'ye döndüğünde çok sevdiği ailesi Zeyneb (r.anhâ)'yı ve kızı Ümâme'yi götürmeğe gelen kafileye Mekke dışına teslim edecekti. Kendisi ayrılıklarına dayamayacağı için kardeşi Kinâne İbni Reb'i ile Mekke dışına çıkarttı. Ümâme ve annesi müşriklerin saldırılarına maruz kaldılar. Gündüz gözüyle onları çıkartmak istemediler. Hatta kılıçlarıyla saldırarak devenin üzerindeki hevdeci aşağıya düşürdüler. Hz. Zeynep ve kızı Ümâme yere yığıldılar. Ümâme anneciğinin acılı günlerini burada ağlayarak yaşadı. Annesi hamile olduğu için yüksekten düşürülünce kan revan içinde kaldı. O henüz çocuktu. Elinden fazla bir şey gelmiyordu. Sadece anneciği şunu yap derse ona yardımcı olabiliyordu. Bunlar niçin başlarına geliyordu onu da bilemiyordu. Anneciğinin Mekke'ye getirilip birkaç gün tedavisinden sonra ancak Medine'ye gidebilmişlerdi.

    İslâm'ın ilk günlerinden beri bütün ezâ ve cefâlara katlanan Ümâme'nin anneciği Hz. Zeynep (r.anhâ) hicret esnasında başına gelenleri de büyük bir sabırla atlattı. Fakat kocasının hidayeti aklından hiç çıkmıyordu. Duâlarına devam etti. Nihayet o da bir sene sonra müslüman olarak Medine'de ailesine kavuştu. Ümâme bu mes'ut evde 14 yaşlarına gelmişti. Annesini, babasını ve dedeciğini çok seviyordu. Onların sevgileriyle büyüyordu. Mekke'de çektikleri çileler geride kalmıştı. Fakat sevgili anneciği hicrette pek yıpranmıştı. Bir türlü de kendini toparlayamamıştı. Bir iki sene mutlu bir hayat yaşamışlardı. Anneciği sık sık rahatsızlanıyordu. Son hastalığında yatağından kalkamaz oldu. Hizmetini göremez hale düştü ve günden güne bedeni zayıfladı. Kardeşleri Hz. Ümmü Gülsüm ve Hz. Fâtıma başından hiç ayrılmadılar. Diğer annelerimizle birlikte Zeynep (r.anhâ)'ya hizmet ettiler. Ümâme'yi daha yakın takib ettiler. Onu sevgiyle kucakladılar. Anne hasretini gidermeye çalıştılar. Sayılı nefeslerini tamamlayan Hz. Zeynep (r.anhâ) sevdiklerinin arasında ruhunu Rabbına teslim etti.

    Kocası Ebû'l-As Zeyneb'inin dünyadan ayrılığına dayanamıyarak bayıldı düştü. Sevgili Efendimiz ve ashâb-ı kiram onu teselliye gayret etti. Hatta kızı Ümâme de babasının acısını hafifletmek için uğraştı. Anne-baba-kız mutlu bir yuva kurmuşlardı. Onların yuvası bir sevgi ocağı idi. Birbirlerini çok seviyorlardı. Gönülden bağlı huzur dolu mutlu bir aile ortamları vardı. Hz. Zeynep (r.anhâ)'nın ebedî âleme göç etmesiyle geride baba-kız kalmıştı.

    İki Cihan Güneşi Efendimiz damadı ve torununu devamlı gözetmeğe başladı. Yer yer mertliğini ve dürüstlüğünü yâdederek ona iltifatlarda bulundu. Torunu Ümâme'yi de çok severdi. Hediyelerle ona olan sevgisini devamlı diri tuttu. Küçük çocukken namazda Ümâme'yi omuzlarında taşımıştı. Onu kucağına alıp ashâbının yanına çıkmıştı. Şimdi Ümâme daha çok sevgiye muhtaçtı. -

    -Birgün, dedeciği Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimize birkaç parça altın hediye gelmişti. Onların içinde güzel bir gerdanlık da vardı. Onu alıp annelerimizin yanına gitti ve: "Bunu bana en sevimli olanınıza vereceğim" buyurdu. Annelerimiz kendi aralarında: "O gerdanlığı Ebu Bekir'in kızına verir." dediler. Bu şerefin Hz. Âişe (r.anhâ)'ya ait olacağını düşündüler. Fakat Resûl-i Ekrem (s.a.) annelerimizin tahmin ettiklerine değil, sevgili torunu Ümâme'ye hediye edeceğini söyledi. Torunu Hz. Ümâme'yi çağırdı ve kolyeyi onun boynuna taktı.

    Hz. Ümâme (r.anhâ) gençlik çağına gelmişti. Annesinin vefatıyla ev işleri üzerine kalmıştı. Babasının hizmetlerini görmekteydi. Annesinin acısına kısa zamanda babacısını da kaybetme acısı eklenmişti. Sevgili dedeciği de dâr-ı bekâ'ya uçmuştu. Geride teyzesi Hz. Fâtıma kalmıştı. O da altı ay gibi kısa bir zaman içerisinde öbür âlemde sevdiklerine kavuşmuştu. Teyzesi Hz. Fâtıma (r.anhâ) vefatından evvel kocası Hz. Ali'ye şöyle bir vasiyette bulunmuştu:

    "Ya Ali! Ben vefat ettikten sonra sen evlenmelisin. Zira senin ve yavrularının perişan olmasını istemem. Ne var ki, yabancı bir üvey annenin eline de yavrularımı bırakmak istemem. Bunun için ablam Zeyneb'in kızı Ümâme'yi kendine nikahlamanı isterim!.."

    Bu vasiyet üzere Hz. Ali (r.a.) Ümâme ile evlenmeliydi. Çocuklarının da kendinin de bir sıcak ortama ve candan hizmete ihtiyaçları vardı. Teyze anne yerine, teyze kızı da teyze yerine geçerdi. Böylece ailesindeki sıcak ortam devam eder mutlu ve huzurlu olarak hayatlarını geçirirlerdi. Bu düşüncelerle Hz. Ali (r.a.) Hz. Ümâme (r.anhâ) ile evlendi. Hz. Ümâme henüz bekârdı. İlk defa Hz. Ali ile nikâhlanmış oldu.

    Hz. Ali (r.a.)'dan Muhammed Evsat adında bir oğlu olan Ümâme (r.anhâ) gençliğinin baharında Hz. Ali (r.a.)'ı da kaybetti. O da vefat etmezden önce Muğıre İbni Nevfel'e: "Benim ölümümden sonra Ümâme ile evlen." diye vasiyyet etmişti. Hz. Ali (r.a.)'ın şehâdetinden sonra Muğıre ibni Nevfel, Ümâme (r.anhâ) ile evlendi. Yahya adında bir oğlu oldu. Bu çocuğuna nisbetle O "Ümmü Yahya" künyesiyle anılır oldu.

    Hayat devam ediyordu. Vakti gelenler göçüyor yerine birileri geliyordu. İlâhi takdir böyleydi. Kader böyle yazılmıştı. Bu böylece kıyamete kadar sürecekti. Hz. Ümâme (r.anhâ) da takdir edilen ömrü yaşadı. Sevenlerini hayatta hasretle yâdederek sayılı nefeslerini tamamladı ve Muğıre ibni Nevfel (r.a) ile evli iken ebedî âleme göçtü. Cenâb-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.415
    Beğenileri:
    122
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Ümmü Gülsüm -radıyALLAHu anha-

    Rasulullah'ın İkinci Kız Torunu


    Ümmü Gülsüm radıyALLAHu anhâ Rasûlullah sallALLAHu aleyhi vesellem efendimizin ikinci kız torunu... Fikir ve düşüncelerini gayet açık ve net bir şekilde ortaya koymasıyla meşhur... Kendine güvenli, kuvvetli kişiliğe sahip bir iman eri... Hak ve hakîkati güzel bir üslûbla kimseden çekinmeden söyleyen bir hanımefendi... Hz. Ömer (r.a.)'in âilesi...

    O, Medine'de doğdu. Annesi, nübüvvet bahçesinin gülü Hazreti Fâtıma (r.anhâ)'dır. Babası, savaş meydanlarının kahramanı, ALLAH'ın arslanı diye tanınan Hz. Ali (r.a.)'dir. Küçük yavrunun adını Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz koydu. Onun için duâ etti. Babası seferden döndüğünde yavrusuna Ümmü Gülsüm adının dedesi tarafından verildiğini duyunca çok sevindi. Eşini tebrik etti. Nur parçası kızını da sevgiyle bağrına bastı.

    Ümmü Gülsüm, Hasan ve Hüseyin'den sonra mutlu yuvanın üçüncü çocuğu idi. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimizin Hz. Fâtıma'dan ilk kız torunu idi. Vefat eden teyzelerinin adının yaşatılması niyetiyle Hz. Fâtıma annemiz kız kardeşlerinden birinin adının verilmesini istiyordu. Babacığına arzetti ve Ümmü Gülsüm adı verildi. Gün geçtikçe büyüyen, gelişen küçük yavru on yaşlarına gelmişti. Henüz çocuk yaşta olmasına rağmen çok güzel konuşurdu. Düşüncelerini anlaşılan bir bir ifadeyle açık ve net olarak aktarabilirdi. Kendine güvenli bir kişiliğe sahipti.

    O henüz hayatının ilk baharını yaşarken dedeciği İki Cihan Güneşi efendimizin rahatsızlığını gördü. Kısa zamanda dünyadan ayrılışının acılarını gönlüne gömdü. Onun tebessümlerinden, iltifatlarından ayrı kalmanın üzüntüsüyle büyüdü. Çok kısa aralıklarla anneciği Hz. Fâtıma (r.anhâ)'nın da âhırete göç etmesiyle kendi içine kapandı. Babacığı Hz. Ali (r.a.) ona öksüzlük acısını unutturabilmek için bir anne şefkati, sevgisi ve sıcaklığını göstermek üzere elinden gelen gayreti gösterdi. Onun bilgi, görgü, beceri, hizmet ve muhabbet gibi ahlâkî üstünlüklerle donanması için çalıştı. Karşılıklı baba-kız olarak ilmî, fikrî, samîmî ve sevgi dolu sohbetler yaptı.

    Ümmü Gülsüm gençlik çağına girmişti. Onun güzel ahlâkı, olgunluğu ve sahip olduğu diğer faziletler, bilgisi, görgüsü, becerisi ve güzel konuşması yakınlarının dikkatini çekmekteydi. Yaş itibariyle küçük olmasına rağmen onunla evlenme teklifleri gelmeye başladı. Hz. Ömer (r.a.) o dönemde müminlerin emiri idi. İki Cihan Güneşi Efendimize kızı Hz. Hafsa'yı vererek yakın akraba olmuştu. Fakat bir arzusu daha vardı ki, ona neseben de akraba olmak istiyordu. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz hayatta iken bu isteğini gerçekleştirememişti. Halife olduğunda bir gün Hz. Ali'ye: "Yâ Ali! Ümmü Gülsümü bana nikâhla" dedi. O da: "Yaşı küçüktür." diye mazeret gösterdi. Hz. Ömer ise teklifinde ısrar etti ve: "Yâ Ali! Benim bu evliliği istemekteki maksadım, Peygamber soyuna katılmaktan başka bir şey değildir. ALLAH'a yemin olsun ki onun sohbetini benim kadar arzulayan dünyada hiç kimse yoktur." dedi.

    Hz. Ali (r.a.) düşünceli bir vaziyette evine geldi. Durumu kızıyla istişâre etti ve onun da rızasıyla Ümmü Gülsüm'ü Hz. Ömer (r.a.)'e nikâhladı. Sonra Ashâb-ı kiram mescide toplandı. Müminlerin emiri bir hitâbede bulundu ve bir kez daha Resûlullah ile akrabalık bağı kurmaktan duyduğu mutluluğu belirterek evliliğini ilân etti. Orada bulunan ashâb-ı kiram bu evliliği tebrik ettiler. Hayır ve seâdet temennisinde bulundular.

    Ümmü Gülsüm (r.anhâ) mü'minlerin emiri Hz. Ömer (r.a.)'in evinde itaatlı, hizmetli, vefakâr bir aile olarak yaşamağa başladı. Birgün kocasının haberi olmadan Rum meliki Hirakl'in zevcesine postacı ile bir hediye gönderdi. Hirakl'in hanımı da karşılık olarak ona bir teşekkür mektubu yazdı ve: "Bu hediye, müslümanların halîfesinin hanımı ve Peygamberlerinin torununun hediyesidir." diyerek iltifatlarda bulundu. Ayrıca hediye olarak kıymetli bir gerdanlık gönderdi. Postacı Medine'ye dönünce Hz. Ömer (r.a.) hediyeleri alıp yanında alıkoydu. Hanımı Ümmü Gülsüm'ün yaptığına üzüldü. Onunla konuşup yanlış hareket edildiğini söyledi. Kendinden habersiz böyle bir iş yapmasını hoş karşılamadı.

    Müslümanları mescide toplayıp bilgi verdi. Bütün ayrıntılarıyla olayı ortaya koydu. Bu hediyenin Ümmü Gülsüm'e verilip verilmemesi konusunda istişarelerde bulundu. Ashabın verilmesi fikri ağır basmasına rağmen Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi: "Sözlerinizde haklısınız. Fakat elçi müslümanların elçisi, postacı onların postacısıdır." dedi ve hediyenin beytülmâle verilmesini istedi. Ailesinin de gönlünü hoş etmek için kendine ait maldan bir miktar parayı hanımına verdi.

    Bu olay nefse ağır gelmesine rağmen Ümmü Gülsüm (r.anhâ) nefsine fırsat vermedi. "Ene"sine boyun eğmedi. Enâniyetini ayaklar altına aldı ve kocasının görüşlerini kabul ederek "Saliha kadın = olgun bir hanım" olma sorumluluğunu yerine getirdi. İtaatkâr ve kanaatkar bir hanımefendi olarak hiç itiraz etmedi.

    Ümmü Gülsüm (r.anhâ)'nın Hz. Ömer (r.a.)'dan Zeyd adında bir oğlu, Rukıyye adında bir kızı oldu. Bir anne olarak o, yavrularının yetişmesi konusunda çok titiz davrandı. Kendileri gibi sağlam bir imana, ahlâka, kuvvetli görüş ve kişiliğe sâhip olmaları için gayret etti. Onları son derece mütevâzî ve fakat hakkı söyleme konusunda atak ve cesur davranmak gibi özelliklere sâhip olarak yetiştirdi.

    Hz. Ömer (r.a.) mecûsi bir köle olan Ebû Lü'lü tarafından şehit edilince Ümmü Gülsüm (r.anhâ) dul kaldı. Babacığı Hz. Ali (r.a.) kızının iddet müddeti dolunca onu kardeşi Ca'fer (r.a.)'ın oğlu Avn'e nikâhladı. Yumuşak huylu ve ince kalbli bir insan olan Avn İbni Ca'fer ile mutlu günler geçirdi. Fakat Avn'inde vefatıyla bu mutluluk kısa sürdü.

    Ümmü Gülsüm (r.anhâ) afif bir hayatın en güzel örneklerini vererek yaşadı. Siyâdet (Peygamberin soyundan gelme) şerefini ömrü boyunca korudu. Musibetler, ibtilâlar ardarda geldi. Fakat o hiç bir zaman metânetini kaybetmedi. Babacığı Hz. Ali (r.a.) zehirli kılıçla yaralandı. Onun çektiği acılara üzülürken bir kaç gün içinde zehirin tesiriyle dünyasını değiştirme gibi çetin imtihanlara maruz kaldı. Daha sonra kardeşi Hz. Hüseyin'in şehâdet olayı baş gösterince üzüntüsünden âdeta eridi. İçinin ızdırabını elem dolu duygularını ifadelere dökmeğe başladı. Kûfe halkına şöyle seslendi:

    "Ey Kûfe halkı! Ey vefasızlar, siz ey yardım ederiz deyip de yardım etmeyenler!.. Artık göz yaşı dinmez, feryatlar kesilmez. "Siz yeminlerinizi aranızda hile edinerek o ipliğini sağlamca eğirdikten sonra bozan kadın"a benziyorsunuz. (Nahl sûresi: 92)

    Siz çok gürleyip yağmur yağdırmayan bir bulut gibisiniz. Hüseyin'i davet edip düşmanlara jurnal etmekten başka ne yaptınız? Siz, işe yaramayan bir toprak gibisiniz. Ne kötü iş yaptınız? Öyle kirli bir iş yaptınız ki yıkamakla ebediyyen temizlenemezsiniz.

    "Siz risâlet madeni, cennetliklerin efendisi ve gideceğiniz yolda size ışık tutan bir Peygamberin neslini katlettiniz. Bu, temizlenebilecek bir leke değil ki...

    "Artık ne yapılsa faydası yok. "Yemin olsun ki çok çirkin bir şey yaptınız, Az kalsın ondan dolayı gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yere düşecekti." (Meryem sûresi: 89 - 90)
    "Siz biliyor musunuz kimin kanını akıttınız?.. "Elbette âhiret azâbı dünyadakinden daha şiddetlidir. Hem de onlar ALLAH'ın azâbından kurtulamayacaklar." (Fussılet suresi: 16)

    "Bu, kül içinde kalmış ateş bakıyyesidir artık. Asla hafife alınmamalı. ALLAH (c.c.) hepimizin yaptıklarını görücüdür." dedi.

    Ümmü Gülsüm (r.anhâ) gönlünün ızdırabını, elem ve kederini beliğ bir ifâde ile bu şekilde bir hitabe ile ortaya koydu. Bu konuşmayı yaptıktan sonra oradan ayrıldı. Ömrünün geri kalan kısmını acıları gönlüne gömerek Medine-i Münevvere'de geçirdi. Gün geçtikçe bedence zayıflayan o nâzenîn Ab0dullah İbni Ca'fer (r.a.)'ın nikâhı altında iken fânî hayata gözlerini kapadı. Cenâze namazını Abdullah İbni Ömer (r.a.) kıldırdı. Rûhu şen, kabr-i gülşen olsun. Cenâb-ı Hak şefaâtlerine nâil eylesin. Amin
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.415
    Beğenileri:
    122
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye





    Cennet gençlerinin efendisi:
    Hz. HASAN


    Peygamber efendimizin, "Cennet gençlerinin seyyidi, efendisidir" buyurduğu, torunu Hz. Hasan, 625 senesinin Ramazan ayının ortasında doğdu. Peygamber efendimiz, kulağına ezan ve ikamet okuyup, ismini Hasan koydu. Doğumunun yedinci günü akika olarak iki tane koç kesti. Saçını da kestirip, ağırlığınca gümüş sadaka verdi.

    Hep onu tutuyorsunuz

    Âlemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimizin terbiyesiyle yetişip, büyüyen Hz. Hasan, mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Peygamberimiz, Hz.Hasan'ı çok sever, ona şefkatle muamele ederdi.

    Bir defasında Hz. Hasan, kardeşi Hz. Hüseyin ile Resulullahın huzurunda güreşiyorlardı. Resulullah efendimiz, Hz. Hasan'ı teşvik buyurdular. Anneleri Fatıma-tüz-Zehra, babasına dedi ki:

    - Ya Resulallah! Hasan büyüktür, hep onun tarafını tutuyorsunuz. Hâlbuki küçüğe yardımcı olmak daha uygun değil midir?

    Bunun üzerine buyurdular ki:

    - Ya Fatıma! Cebrail aleyhisselam, Hüseyin'e yardım ediyor.

    Ebu Eyyûb-el-Ensarî, Hasan ile Hüseyin'in, Resulullahın huzurunda oynadıkları sırada huzurlarına girince dedi ki:

    - Ya Resulallah! Sen bunları çok mu seviyorsun?

    Peygamber efendimiz de buyurdu ki:

    - Nasıl sevmem. Bunlar benim dünyada öpüp, kokladığım iki reyhanımdır.

    Ebu Hureyre'nin naklettiğine göre, birgün Resulullah efendimiz Hz. Hasan'ı kucağına oturtmuştu. O da mübarek sakallarıyla oynuyordu. Resulullah efendimiz üç defa buyurdu ki:

    - Ben bunu çok seviyorum. Sen de sev! Onu sevenleri de sev!

    Hz. Hasan henüz akıl ve baliğ olmadan Resulullaha biat eden çocuklardandı. Sekiz yaşına geldiği zaman, 632'de, önce dedesi, sonra da annesi Fatıma-tüz-Zehra vefat edince, yetim kaldı. Bundan sonra da babası Hz. Ali'nin terbiyesinde büyüdü.

    Abdullah bin Sebe taraftarları fitne çıkarıp, Hz. Osman'ın evini sardıkları zaman, onun imdadına gitti. Babasının şehit olmasından sonra, altı ay halifelik yaptı.

    Hz. Hasan daha küçük yaştayken, Resulullah efendimizin; “Bu oğlum seyyiddir. Ümit ederim ki, Allahü teâlâ onun vasıtasıyla iki tarafın arasını bulur” hadis-i şerifine mazhar oldu.

    Cennet gençlerinin büyüğü

    Hz. Hasan, zevcesi Cade binti Eşas tarafından, 669 senesinde zehirlenerek şehit edildi. Cenaze namazını Said bin As kıldırdı. Kardeşi Hz. Hüseyin tarafından Medine-i münevveredeki Bakî kabristanlığına defnedildi.

    Hz. Hasan hakkında sevgili Peygamberimiz; “Hasan ile Hüseyin, cennet gençlerinin büyüğüdür. Babaları onlardan efdaldir” buyurdu.

    Hz. Hasan oniki imamın ikincisidir. Birincisi Hz. Ali'dir. Vilâyet yolunda bütün velîlere feyz ve ihsanlar, bu oniki imam vasıtasıyla gelir.

    Onbeş erkek ve sekiz kız evladı olan Hz. Hasan'ın soyundan gelenlere Şerif denir. Resulullah efendimizin soyu, Hz. Hasan ve kardeşi Hz. Hüseyin'in çocukları ile devam etmiştir.

    Peygamber efendimiz birgün Hasan, Hüseyin, Fatıma ve Ali’yi, abası altına alıp, Ahzâb suresinin 33. ayetini okuyup; "Ey ehl-i beytim! Allahü teâlâ sizlerden ricsi, her kusur ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irade ediyor" buyurduktan sonra, şunları ilave ettiler: “Allahım! Benim ehl-i beytim bunlardır!”

    Her müslümanın sevmesi lazım gelen ehl-i beytten olan Hz. Hasan, beyaz ve güzel yüzlü olup, yüzü Resulullaha çok benzeyen yedi kişiden birisidir. Resulullah efendimize ondan daha çok benzeyen kimse yoktu.

    Resulullaha benziyor

    Birgün Hz. Ebu Bekir, ikindi namazını kıldıktan sonra, yolda oynayan Hz. Hasan’ın yanına gitti. Onu omuzlarına aldı. Hz. Ali’ye buyurdu ki:

    - Ya Ali! Sana değil de, tamamen Resulullah efendimize benziyor.

    Bunun üzerine, Hz. Ali tebessüm etti.

    Hilm, yani yumuşaklık, rıza, sabır ve kerem, yani cömertlik sahibiydi. İki defa her şeyini Allah rızası için dağıttı.

    Bir kişinin, münacatında; “Ya Rabbî! Bana on bin altın ihsan eyle!” dediğini işitince, aceleyle evine gitti ve adamın münacatında istediğini gönderdi.

    Bol sadaka verirdi. Alış-verişlerinde pazarlık eder, ucuz almaya çalışırdı. Kendisine dediler ki:

    - Bir günde binlerce dirhem sadaka veriyorsun da bir şey satın alırken niçin uzun uzun pazarlık edip yoruluyorsun?

    - Verdiklerimi Allah rızası için veriyorum. Ne kadar versem yine azdır. Fakat alış-verişte aldanmak, aklın ve malın noksan olmasıdır.

    Aldığı bir hediyeye değerinden fazla karşılık verirdi. Yirmibeş kere yaya olarak hacca gitti. Birgün Abdullah bin Zübeyr ile yola çıkmıştı. Bir hurmalıkta dinlendiler. Abdullah bin Zübeyr dedi ki:

    - Ağaçta hurma olsaydı, iyi olurdu.

    Hz. Hasan, sessizce duâ etti. Bir ağaç hemen yeşerip hurma ile doldu. Orada bulunanlar; “Bu sihirdir” dediler. Hz. Hasan buyurdu ki:

    - Hayır, sihir değil, Resulullahın torununun kabul olan duâsı ile cenab-ı Hak yaratmıştır.

    Hz. Hasan, kızına ve yeğenlerine nasihat eder; “İlme çalışınız! Ezber zorunuza gidiyorsa, yazınız ve evlerinize götürünüz” buyururdu.

    Aslında ben bilmiyormuşum

    Hz. Hasan ve Hüseyin birgün çölde gidiyorlardı. Bir ihtiyarın abdest aldığını gördüler. Abdesti doğru almıyor, şartlarına uymuyordu. Yaşlı olduğu için, “Böyle abdest sahih olmaz” demeye sıkıldılar. Yanına giderek dediler ki:

    - Mübarek efendim! Birbirimizden daha iyi abdest aldığımızı söylüyoruz. Birer abdest alalım. Hangimizin haklı olduğunu bize bildirir misiniz?

    Önce Hz. Hasan, sonra Hz. Hüseyin güzel bir abdest aldılar. Aldıkları abdest tamamen birbirinin aynıydı. İhtiyar, dikkatle baktı ve sonra dedi ki:

    - Evlatlarım! Aldığınız abdestin birbirinden hiçbir farkı yok. Aslında ben abdest almasını bilmiyormuşum. Abdest almasını şimdi sizden öğrendim.
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.415
    Beğenileri:
    122
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Hz. Hüseyin

    Hüseyin b. Ali b. Ebü Talib, Ali’nin Peygamberin kızı Fatıma’dan doğan ikinci oğludur. Zübeyr b. Bakkar’ın rivayetine göre, hicret’in dördüncü senesinde 5 şaban (M. 9 Ocak 626) günü Medine’de doğmuştur. Muhammed b. İshak’ın rivayetine göre, Ali, Hüseyin doğduğu zaman adını „Harb“ koydu. Hz. Muhammed geldi. «Bana oğlumu gösterin, adını ne koydunuz?» diye sordu. Ali: «Adını Harb koydum» deyince Hz. Muhammed: «Hayır olmaz, onun adı Hüseyin olsun.» buyurdu. Sonra da: «Ben onlara Harun’un oğullarının ismini (Şebre ve Şübeyre’nin Arapça karşılıklarını) verdim» diye ilave etti. Kaynak: Muhammed İbn İsahk (M. 704-769) Siyer, sa.310-311, A.K. İslam Ansiklopedisi, Leyden tabı ma.Hüyeyin, M.E.B.Y.




    Hüseyin’in ilk çocukluğu hakkında, ehli sünnet muhaddislerinin kitaplarında bulunan ve bundan dolayı mevsukiyetlerinden şüphe edilmesine sebep olmayan bilgilere sahibiz. Ebü Said’den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: Hasan ve Hüseyin haklarında, Hz. Muhammed şöyle buyurdu: «Hasan ve Hüseyin, cennet ehli delikanlılarının efendileridirler.» Kaynak: Sünen-i Tirmizi (M.824-892), hadis No: 4018, Y.E.Y.




    Üsame b. Zeyd’den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: Hasan ve Hüseyin haklarında, Hz. Muhammed şöyle buyurdu: «Bunlar benim oğullarım ve kızımın oğullarıdır. Allahım! Ben onları seviyorum. Sen de onları sev ve onları sevenleri de sev.» Kaynak: Sünen-i Tirmizi (M.824-892), hadis No: 4020 ve 4033, Y.E.Y.



    Abdullah b. Ömer’den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: Hasan ve Hüseyin haklarında, Hz. Muhammed şöyle buyurdu: «Hasan va Hüseyin, onlar benim dünyadan iki Reyhan’ımdır.» Kaynak: Sahih-i Buhari (M.810-869), hadis No: 1514, D.İ.B.Y. Sünen-i Tirmizi (M.824-892), hadis No: 4021, Y.E.Y.



    Yala b. Murre'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: Hüseyin hakında, Hz. Muhammed şöyle buyurdu: «Hüseyin bendedir ve ben Hüseyin’ denim. Allah, Hüseyin’i seveni sevsin. Hüseyin, ümmetlerden bir ümmettir.» Kaynak: Sünen-i Tirmizi (M.824-892), hadis No: 4026, Y.E.Y.

    İbn-i Abbas’den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: Hz. Muhammed, Hüseyin b. Ali’yi omzunda taşımakta idi. Bunun üzerine bir adam, «ey çocuk!» dedi, «bindiğin binek ne güzel binektir!» Hz. Muhammed, o da ne güzel binicidir!» buyurdu. Kaynak: Sünen-i Tirmizi (M.824-892), hadis No: 4034, Y.E.Y.

    Ümm-i Seleme’den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: Hz. Muhammed; Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatime’yi bir örtü ile örttü ve sonra şöyle buyurdu: «Allahım, bunlar benim ehl-i beytim ve en yakınlarımdır! Onlardan kötülüğü gider ve onları tertemiz eyle.» Kaynak: Sünen-i Tirmizi (M.824-892), hadis No: 4125 ve 4037, Y.E.Y.



    Elhasıl Hüseyin’in ilk çocukluğu dedesi Peygamberin derin sevgi ve şevkati içinde geçti. Ancak bu hal çok sümedi, Hüseyin henuz 5 veya 6 yaşında iken, büyük babası Peygamberi ve az bir müddet sonra da, annesi Fatima’yi kaybetti. Bu kayıpların küçük Hüseyin üzerinde ne gibi bir tesir bıraktığını bilmiyoruz. Bununla beraber o zamanki bütün müslüman cemaatinin ona karşı duyduğu sevgi, şefekat ve hürmet hislerinin bu mahrümiyetlerini oldukça telafi ettiği düşünülebilir.



    Nitekim onun bundan sonraki çocukluğuna ait olması kuvvetle muhtemel olan bazı kayıtlar bunu tekid etmektedir. Mesela bir gün halife Ömer b. Hattab minberde hutbe okurken, Hüseyin çocukluk saikası ile, yanına çıkmış ve: «Babamın minberinden in ve babanın minberine git» demiş, Ömer: «babamın minberei yok idi» diyerek, onu almış yanına oturtmuş; o da hutbeye devam ettiği müddetçe, elindeki çakıl taşları ile oynamıştır. İlerde de görüleceği gibi, onun her zaman Peygamberin torunu olmak sureti ile hareket etmesi, bu vasfı ile her zaman müslümanlardan sevgi ve hürmet gördüğünü, adeta şımartıldığını göstermektedir.



    Hüseyin’in nasıl yetiştirildiği hakında elimizde bir bilgi yoktur. Ancak miladi 651 senesinde, Ömer b. Hattab’ın hilafeti zamanında, divan teşkil edilip, müslümanların tahsisatları tayin edilirken, Hüseyin’e, Bedir savaşına iştirak etmiş olanlara verilen miktarda, beş bin dirhem maaş bağladığını biliyoruz. Kaynak: İbnü’l-Esir (M.1160-1234), El-Kamil, c.2, sa.461-464, B.Y.



    Hicret’in 30 (M. 651) senesinde, Osman b. Affan’ın hilafeti esnasında, Said b. As’ın Küfe’den Horasan üzerine yaptığı sefere, Hüseyin kardeşi Hasan ile birlikte, iştırak etti. Fakat bu seferde her hangi bir hareketi ile temaüz ettiği malum değildir. Beş sene sonra onu Medine’de buluyoruz. Hüseyin bundan sonra, babası ile birlikte, Küfe’ye gitti ve onun bütün seferlerine iştırak etti. Fakat bu seferde de, nazari dikkati celbedecek bir hareketi görülmiyor. Bir defa Sıffin savaşında, babasını öldürmek istiyen bir Emevi kölesini, kardeşi Muhammed ile birlikte, öldürdü.
    Hicret’in 40 senesi 17 Ramazan cuma (M. 23 ocak 661) günü Küfe’de Abdurrahman b. Mülcem tarafında babası Hz. Ali’nin öldürülmesinden sonra, Hüseyin yine ikinci palandadır. Bunun sebebi, belki Hz. Ali ölürken, ona kardeşi Hasan’a itaat etmesini söylemesidir.



    Hicret’in 40 senesi 20 Ramazan (M. 26 ocak 661) günü ıraklılar Hasan’a biat etmişlerdi. Suriyeliler ise, Muaviye taraftarı idiler. Hasan’ın tarafdarları onu suriyelilere karşı yeniden savaşa başlamağa mecbur etmek istiyorlardı. Bunların istekleri, daha o zaman Muaviye ile anlaşmağa çok istekli bu zatın hesaplarını bozuyordu. Bu haller kendisi ile ıraklılar arasında anlaşamamazlıklara sebep oldu. Iraklılar lafzen hükümdarları olan Hasan’ı fene halde kırdılar. Bu dakikadan itibaren Hasan münhasıran Muaviye’ye elçi günderip sulh diledi. Hasan bu kararını kardeşi Hüseyin ile Abdullah b. Cafer’e bildirerek: «Ben Muaviye’ye bir mektub yazıp onunla barış yapmayı kabul ettim.» diye söylemişti. Bunun üzerine Hüseyin: «Hay Allah affedesice! Sen Muaviye’nin yaptıklarını doğruluyorsun da babanın şımdiye kadar yaptıklarını yalanlıyor musun?» demiş, ancak Hasan ona: «Sen sus! Ben bu işleri senden daha iyi bilirim.» diye karşılık vermişti. Kaynak: İbnü’l-Esir (M.1160-1234), El-Kamil, c.3, sa.413, B.Y.

    Hz. Hüseyin, hicret’in 41 (M. 662) senesinde, kardeşi Hasan ile birlikte, Medine’ye döndü. Hasan tuttuğu yolda sonuna kadar yürüdü; hatta eşi tarafından zehirlendiğini zannetmesine rağmen, kimden şüphe ettiğini kendisinden soran kardeşine şüphelerini söyleyemedi; «Allah daha iyi intikam alacaktır» demekle iktifa etti. Böylece Hüseyin büyük kardeşinin hayatta bulunduğu ve öldüğü sıralarda, her hangi bir olay çıkarmadı ve kardeşi ona ihtilafa müsaid bir zemin de bırakmış değil idi. Bununla beraber, az bir müddet sonra, ciddi bir ihtilaf mevzuu çıkmakta gecikmedi.



    Rivayetlere göre, Muaviye b. Ebü Süfyan siyasi dehası ile, memleket içinde sükün ve asayişi temin ettikten sonra, hicret’in 56 (M. 676) senesinde oğlu Yezid’e biat edilmesini istedi. Böyle bir hal, o zamana kadar araplar’ın ve müslümanların telakkilerine muvafak olmadığı gibi, Yezid de, serbest hareketlerinden dolayi, fasık sayılıyordu ve böyle bir kimsenin halifeliğe namzetliğini kabul etmek mümkün değildi. Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Ömer, Abdurrahman b. Ebü Bekir, Abdullah b. Zübeyr ve Abdullah b. Abbas, tabi’i olarak, bunu kabul etmediler. Muaviye ise, uzağı gören siyaseti ile, bu hususta çok ileri gitmedi.



    Muaviye ölüp, yerine oğlu Yezid halife olunca, Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebü Süfyan’a gönderdiği mektuba ilave ettiği boş bir kağıda, her ne bahasına olursa-olsun, o zamana kadar kendisine biat etmemiş olanları biat etmesini emretti. Velid b. Utbe, Hicaz’da bulunan Emaviler’in reisi vaziyetinden olan Mervan b. Hakem ile istişare ettikten sonra, evvela Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyr’i çağırıp, Muaviye b. Ebü Süfyan’nın ölüm haberi yayılmadan, onları biata ikna etmek istedi. Fakat Hüseyin b. Ali, kendisi gibi bir adamın gizlice biat edemiyeceğini ve kararını ertesi günü halkın önünde bildireceğini anlattı. Yanlarında bulunan Mervan b. Hakem onun tevkifini istedi isede, Velid b. Utbe razı olmadı. Hüseyin b. Ali de, geceden istifade ederek, bütün aile efradını yanına alıp, Mekk’ye gitti (M. Nisan 680); yanlız kardeşi Muhammed onunla beraber gitmeğe razı olmadı; çocuklarını da yollamadığı gibi, Hüseyin’e de ihtiyatlı hareket etmesini tavsiye etti

    Küfe halkı Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve halifelik makamındaki hakkını elde etmek üzere, Mekk’ye geldiğini haber alınca, ona davet mektubları yağdırdılar ve Ebü Abdullah el-Cadali’nin riyasetinde elçiler gönderdiler. Şabas b. Ribi, Süleyman b. Şurad v.s. gibi Küfe ileri gelenleri de ona mektup göndermişler ve kendisine biat edeceklerini bildirmişlerdi. Hüseyin b. Ali, vaziyeti yerinde tetkik etmek üzere, amca-zadesi Müslim b. Akil’i, elçiler ile beraber, Küfe’ye günderdi. Müslim, şahsi cesareti ve şecaatine rağmen, yolda karşılaştığı ahvalden teşeüm etmiş ve bu vazifeden vazgeçmek istemişti. Fakat Hüseyin’in israrı üzerine, vazifesine devam etti. Müslim b. Akil Küfe’ye gelince, taraftarlarından ibn Avsaca adlı birinin evine misavir oldu ve Hüseyin namına biat almağa başladı. Taberi’nin rivayetine göre, 12 bin kişi ona biat etti. Müslim b. Akil’de bu neticeyi Hüseyin’e bildirdi.



    Bu arada Yezid’in adamlar vatiyeti ona bildirmişlerdi. Yezid, kendisine şahsan kızgın olmasına rahmen, Basra valisi Ubeydullah b. Ziyad’ı Küfe’ye vali tayin ve Müslim b. Akil’i ele geçirerek, öldürmesini emretti. Ubeydullah b. Ziyad derhal Küfe’ye geldi. Bunu haber alan Müslim b. Akil yerini değiştirip, daha nufuzlu olan Hani b. Urva el-Muradi’nin evine geldi ve faaliyetine kendisini istemiyerek kabül eden Hani’nin evinden devam etti. Fakat Ubeydullah b. Ziyad, çok geçmeden, onun yerini buldu ve Hani’i çağırarak, Müslim b. Akil’i, kendisine teslim etmesini istedi; kabül etmeyince, tevkif etti. Müslim bunu anlayınca, halkı isyana çağırdı ve Ubeydullah b. Ziyad’ı muhasara altına aldı. Fakat valinin yanında bulunan Küfe eşrafının nasihat ve tehditleri üzerine, isyan edenler dağılmağa başladı ve akşam namazından sonra, Müslim’in yanında 10 kişi kalmamış idi. Geceleyin ise, tamamiyle yalnız kaldı ve bir kadının evine iltica etti. Ertesi günü bu yer, Aşas b. Kays tarafındn, Ubeydullah b. Ziyad’a bildirildi. Hicret’in 60 senesi 10 Zilhicce (M. 10 Eylül 680) günü Müslim b. Akil yakalanıp, başı kesildi, cesedi kasırdan aşağı atıldı. Kaynak: Taberi (M.839-923), Tarih-i Taberi, c.3, sa.233-237, E.O.Y.

    Diğer taraftan Hüseyin, Müslim’den aldğı haberlere güvenerek, Küfe’ye harekete karar verdi. Bu fikrini bildirdiği şahıslardan Abdullah b. Abbas, Küfelilere itimat edilemiyeceğini ileri sürüp, babası ile kardeşinin başına gelenleri hatırlatarak, onu vazgeçirmeğe çalıştı; hiç olmazsa Müslim’in orada bilfiil idareyi eline almasını ve ondan sonra hareket etmesini veyahut daha ihtiyatlı olarak, kuvvetli kaleleri bulunan ve halkı kendisine taraftar olan Yemen’e gitmesini tavsiye etti. Fakat Hüseyin, onun bu hayırhah tavsiyelerini dinlemedi. Yezid b. Muaviye’nin halifeliğini tanımamış olan Abdullah b. Zübeyr ise, Hicaz’daki hareketlerinde müstakil kalmak istediği için, ona derhal hareket etmesini söyledi; «benim bu kadar taraftarım olsa idi, hiç durmazdım» diyordu; sonra onun her hangi bir şeyden şüphe etmemesini temin için, istediği taktirde kendisi için Hicaz’da bir hareket hazırlayacağını ve kendisine biat edeceğini ilave ediyordu. Hüseyin, onun niyetini bilmesine ve maksadını anlamasına rağmen, kararında vazgeçemedi.



    Bunun üzerine Abdullah b. Abbas yanlız başına hareket etmesini tavsiye etti. Fakat Hüseyin bunu da dinlemeyerek, hac menasikini tamamladıktan sonra, kadın ve çocuklar dahil, bütün aile efradı ile birlikte, Küfe’ye doğru yola koyuldu. Yeni tayin edilmiş olan Medine valisi Amr b. Said, bunu geç haber aldığından, Hüseyin’i geri çeviremedi. Peygamber’in tornunun giriştiği hareketlerin doğurabileceği feci neticeler herkesi endişeye duşürüyordu. Bilhassa aile efradı ile birlikte gitmesi üzerine, Abdullah b. Cafer b. Ebü Talib, ailenin sönmesinden korktuğundan, Amr b. Said’e gidip, ondan aman aldı ve Hüseyin’in itimat etmesi için, valinin kardeşi Yahya b. Said ile götürdü. Fakat Hüseyin rüyasında Peygamberi gördüğünü ve başladığı işi ister lehinde, ister alehinde olsun, dönmeyeceğini bildirdi. Tam bu sırada, Müslim b. Akil Küfe’de öldürülmüş bulunuyordu.



     
  5. güney

    güney Katılımcı

    Katılım:
    6 Eylül 2010
    Mesajlar:
    119
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    620
    alıntı deilse emegine saglık ne diyelim:hey
     
  6. cengiz5230

    cengiz5230 Üyecik

    Katılım:
    7 Ocak 2013
    Mesajlar:
    2
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    20
    ALLAH Razı olsun kardeşim harika paylaşım..
     

Sayfayı Paylaş