Osmanlı’da Gayrimüslimler (Zimmîler)

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 2 Şubat 2011 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.268
    Beğenileri:
    42
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin evlenme, boşanma gibi özel hukuka ilişkin davaları kendi yönetimleri ve mahkemeleri tarafından kendi kanunlarına göre yürütülürdü.

    Siyasal terminolojide ‘imparatorluklar, farklı dil konuşan, farklı dînî ve etnik gruplara mensup insanları bir arada barındıran yapılardır. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’ni de bir ‘imparatorluk’ olarak değerlendirmek mümkündür. I. Dünya Savaşı sonrasında ömrünü tamamlamış olan imparatorlukların dünya tarihi içinde en uzun süre hayat sürenlerinden biri de Osmanlı’dır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu kadar uzun ömürlü olmasının altında yatan gerçek, bir anlamda farklı toplumları bir arada yaşatabilme becerisidir. Osmanlı dünyasında gayrimüslim olmak neyi ifade ediyordu? Osmanlı, çok geniş bir coğrafya üzerinde yaşayan toplumların farklılıklarına rağmen nasıl bir “konsensüs” oluşturabilmişti? Yazımızda bu sorulara cevap aramaya çalışacağız.

    Tarihimizin Osmanlı asırlarına baktığımızda fethedilen topraklarda yaşayan farklı dinlere mensup insanların İslâm dinine girmeleri yönünde baskı uygulanmadığı gibi, bu insanların inanç ve vicdan hürriyetlerinin koruma altına alındığı da gözlenmektedir. Üstelik farklı dinlerden olan insanların birinin diğerine baskısına da müsamaha edilmemiştir. Bu konuda Kudüs’de dînî konular yüzünden çıkan gayr-ı Müslimler arasındaki anlaşmazlıkta devletin hakem rolünü üstlendiğini bir örnek olarak zikredebiliriz. Osmanlı’da uygulamaya konulan “millet sistemi” gereği olarak gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının dînî işlerine hiç bir zaman müdahale edilmemiş ve bu sebeple din ve milliyetlerini korumaları mümkün olmuştur.

    Osmanlı döneminde gayrimüslimler için “zimmî” kavramı kullanılırdı. İslâm hukukuna göre insanlar, “Müslümanlar” ve “gayrimüslimler” olarak ikiye ayrılırlar. Zimmîler, bir İslâm devletinin himayesi altında yaşamayı kabul eden ve sürekli olarak onun topraklarında oturan “ehl-i ahd”, yani Müslümanlarla anlaşma yapmış olan gayrimüslim topluluklardır.

    Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin evlenme, boşanma gibi özel hukuka ilişkin davaları kendi yönetimleri ve mahkemeleri tarafından kendi kanunlarına göre yürütülürdü. Devlet, bu konuda onların iç işlerine müdahale etmediği gibi; evlenme, boşanma ve benzeri konularda da özerk bir statüye sahiptiler. Gayrimüslimler, miras konusunda da serbest olup ekip-biçtikleri toprakları akrabalarına miras olarak bırakabilmekteydiler. Her ne kadar miras meselesi gayrimüslimlerin dînî kurumlarına bırakılmışsa da, Osmanlı kadı sicillerinde mahkemelerin gayrimüslimlere ait miras problemlerini çözdüğüne ve bununla ilgili davalara baktığına dair kayıtlara rastlanmaktadır.

    Yine şer’iye sicilleri ve diğer arşiv kaynaklarının şehadetleri doğrultusunda; hiç bir gayrimüslim, dini yüzünden haksızlığa uğramadığı gibi, kanun önünde eşit statüsü de korunmuştur. İdarecilerin de gayrimüslim tebaya yönelik haksızlıkları ilgili mercîler tarafından anında ber taraf edilmiştir. Bosna ruhbanlarına ve Galata Cenevizlilerine verilen “emannâmeler” Osmanlı Devleti’nde din ve ırk farklılığından dolayı temel hak ve hürriyetlerin kısıtlamaya gidilmediğinin en bariz örnekleridir. Bu konuda örnek vermek gerekirse; semt pazarlarının günü bile gayrimüslimlerin dinî günlerine denk getirilmemeye çalışılmıştır. Bilecik’de semt pazarının günü mahallî idare tarafından Pazartesi’nden Pazar gününe alındığında; ibadet ettikleri güne rast geldiğinden dolayı gayrimüslimlerin şikâyetleri üzerine pazarın merkezî idare tarafından tekrar Pazartesi gününe alındığı bilinmektedir.*

    Osmanlı dünyasında yaşayan gayrimüslimler, özel hukukta kendi dinî kurallarını uygularlarken, ceza hukuku alanında İslâm hukukuna tabi idiler. Diğer taraftan gayrimüslimlere ceza konusunda Müslümanlara verilen cezanın yarısı tatbik edilirdi. Örneğin zina, fuhuş, kız kaçırma gibi suçları işleyen gayrimüslimlere, Müslümanlara verilmesi gereken cezanın yarısı verilirdi. Yine dövme, sövme, yaralama ve öldürme suçlarında da durum aynıydı. Gayrimüslimler, şarap içmekte serbest iken, Müslümanlara şarap satmaları yasaktı.

    Gayrimüslimlere, sosyal hayatta çok daha toleranslı davranıldığı açıktır. Osmanlı taşrasındaki gayrimüslimleri ele alan son çalışmalardan anlaşıldığına göre, gayrimüslim ve Müslümanların birbirine çok benzeyen evlerde yaşadıkları ve birbirlerine bağ-bahçe hatta ev de sattıkları görülmektedir. Aynı mahallelerde yan yana evlerde yaşayan bu topluluklar, şikâyetleri için aynı mahkemeye başvurmakta ve aynı işlerle uğraşmaktaydılar.

    Gayrimüslimlerin eğer ekonomik durumları iyiyse evlerinde Müslümanlarda olduğu gibi köle ve cariye kullanabilmekteydi. Burada bir şart vardı ki; Müslüman bir köleyi satın alamazlar ya da çalıştırdıkları köle ve cariye İslâm’ı kabul ederse onu derhal bir Müslüman’a satmak zorunda kalırlardı. Bu durum bir fermanla yasaklanmıştı. Bununla birlikte Osmanlı toplumunda zimmîler mağdur duruma düştüklerinde padişaha bir arzuhalle durumlarını arz edebilmekteydiler.

    Şeriat’a göre Müslüman bir erkeğin gayrimüslim bir kadınla evlenebilmesine karşılık bunun tersi yasaktı. Böyle evlilikten doğan çocuklar Müslüman olurdu. Şeriatın gerekli görmemesine ve bu konuda bir ferman olmamasına rağmen bazen Ortodoks Hıristiyanlar evliliklerini kadı sicillerine kaydettirirlerdi.

    Osmanlı’da gayrimüslim halk eğitim öğretim konusunda da serbestti. Padişahlar, Müslüman olmayan halk gruplarının din başkanlarına birçok kez verdikleri fermanlarla onları din işlerinde serbest bırakmış ve ibadetlerinin içinde yapılan hiç bir eğitim ve öğretime karışmamıştır.

    Osmanlı Devleti dînî bakımdan geniş ufuklu düşünmesi sebebiyle tarihin hemen hiçbir döneminde gayrimüslimleri zorla İslâmlaştırma yoluna gitmemiştir. Gayrimüslimlerin dinlerini bırakarak İslâmı seçmeleri daha çok kendi istekleriyle olmuştur. Devletin böyle bir politika uygulamasının altında yatan gerçeğin, cizye ve haracın azalması suretiyle gelirlerin kısılması ya da gayrimüslimler açısından bakıldığında ise cizye ve haraç vergisinden kurtulma isteği olduğu şeklinde görüşler varsa da, son yapılan çalışmalar cizye veya haraç vergisinin abartıldığı kadar çok büyük meblağ olmadığını göstermektedir. Ayrıca devlet, dinini değiştiren gayrimüslimleri her zaman özendirmiş ve Müslüman olanlara mutlaka bir ödül vermiştir. Bu ödülde genellikle tımar veya gedik tevcih etmek şeklinde olmuştur. Bazen yeni Müslümanlara aylık bağlanmış veya paralar verilmiş, bazen de çalışmak üzere bir göreve tayin edilmişlerdir.

    Zimmîler, Osmanlı döneminde Müslüman olurken bir takım işlemler yapılırdı. Her şeyden
    önce ihtida işleminin kadı huzurunda yapılması gerekirdi. Önce kelime-i şahadet getirilip buna iki Müslüman şahit olduktan sonra kendisine yeni bir ad verilirdi.
    Gayrimüslimlerinin Askerlik Serüveni
    Tanzimat’a kadar askerlik hizmetinden muaf tutulan gayrimüslimler, bunun karşılığında bir nevi baş vergisi de demek olan “cizye” adıyla bir güvenlik vergisi verirlerdi. Cizye, gayrimüslim tebaadan belli koşulları taşıyan kimselerden, kişi başına alınan vergidir. Bu verginin mükellefleri, olgunluk çağına gelmiş olan ya da yaşları 14-75 arasındaki gayrimüslim erkeklerdir. Kadınlar, köleler, çocuklar, din görevlileri, fakirler ve çalışamayacak derecede yaşlı ve sakat olanlar cizye ile mükellef tutulmamışlardır. Cizye veren zimmîler “âlâ, evsât ve ednâ” diye üç sınıfa ayrılırdı ve genellikle âlâdan 48, evsâftan 24, ednâdan 12 akçe cizye alınırdı. Bununla birlikte imparatorluğun her tarafında cizye miktarı farklılık göstermekteydi. Ayrıca Müslümanların “öşür” vergisi vermesi karşısında, gayrimüslimler de “haraç” adı altında bir arazi vergisi vermekle yükümlü tutulmuşlardır.

    Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile bütün tebaanın eşitliği ilan edilince, gayrimüslimlerin de Müslümanlar gibi askere alınması konusu gündeme gelmiştir. Bu döneme kadar bütün askerlik yükü Müslümanların omuzlarında olmuştur. Gayrimüslimler askerlik yapmadığı için, işlerinde bir aksama meydana gelmemiş, askerlik sebebiyle Müslüman nüfus azalırken, gayrimüslim nüfus artmıştır. Müslüman halk, para ve canlarıyla vatan savunmasına katılırken; gayrimüslimler sadece vergi vermekle yetinmişlerdir. 1847 yılında Rumlar Deniz Kuvvetleri’nde hizmete çağrılmaya başlanmıştır. Hıristiyanlar, askerlik hizmetine karşılık cizye vergisinden muaf tutulmuşlardır. Ancak gayrimüslim tebaa uzun yıllar askerlik yapmadığı için bu konuda isteksiz davranmışlar ve Bâb-ı Âli, programı yürütemeyeceğini anlayınca uygulamayı tehir etmiştir.

    Osmanlı hükümeti, Kırım Savaşı esnasında toplanan II. Viyana Konferansı’nın başlamasından önce, bir iyi niyet gösterisi olarak, cizyeyi kaldırdığını ve reayayı orduya ve idarenin çeşitli kademelerine kabul edeceğini elçiliklere bildirmiştir. Bu karar Osmanlı Hıristiyanları’nı telaşa düşürmüştür. Sanayi ve ticaret faaliyetlerini bir anlık da olsa bırakmak zor gelmiş ve bu karara direnmeye başlamışlardır. Özellikle Rumeli’deki Ortodokslar, telaşa kapılarak toplu bir şekilde dağlara çıkmış ve komşu ülkelere iltica edecekleri yolunda tehditte bulunmuşlardır. Bunun üzerine Bab-ı Ali, sınırdaki eyaletlerde yaşayan halkı askerlikten muaf tutmuş ve gayrimüslimlerden askere alınacak sayıyı 15.000’den 7000’e indirmiştir. Daha sonra bundan da vazgeçmiştir.

    Islahat Fermanı’nda askerlik konusu da yer almıştır. Fermanda gayrimüslimler, askerlik hizmetiyle mükellef tutulmuştur. Mükellefiyetin fiilen olduğu gibi, bedel vermek suretiyle de eda edilebileceği esası getirilmiştir. Hükümet, 1857 yılında aldığı bir kararla, cizyeyi “askerlik bedeli”ne (bedel-i askerî) dönüştürmüştür. Böylece İslâmi bir vergi olan cizyeden, laik bir kavram olan “askerlik bedeli”ne geçilmiştir. Askerlik yapmak istemeyen Müslümanların da bu haktan yararlandırılması kararlaştırılmıştır.

    Sonuç
    Osmanlı İmparatorluğu’nun çağdaş demokrasilerin temel bir esas olarak belirlediği müsamahanın tüm sınırlarını zorlayacak bir yönetim anlayışı sayesinde; Müslümanlarla gayrimüslimlerin barış içinde bir arada yaşadıkları açıktır. Bu yönetim anlayışı salt Osmanlı yönetim geleneğinin bir ürünü değil, İslâm’ın belirlediği ilkelerden kaynaklandığını ve hicrî birinci asırdaki uygulamalara dayandığını unutmamak gerekir. Çünkü Osmanlı hoşgörüsünün temelinde; gönülden bağlı oldukları dinin böyle bir davranış biçimini emretmesi yatmaktadır.

    Günümüzde “Avrupa birliği ütopyası” bağlamında Müslüman bir toplumun kendisini “Hıristiyan birliği” olarak gören topluluğun kapısını çaldığı bir düzlemde “Müslümanlarla-Hıristiyanlar nasıl bir arada yaşayabilir?” sorusu kafaları meşgul etmektedir. Buna karşın Türk tarihinin Osmanlı asırlarına bakıldığında bu toplulukların birlikte yaşama tecrübesine altı asır gibi uzun bir zaman diliminin şahitliği söz konusudur. Bugün ‘erk’i elinde bulunduran rol sahipleri değişmiş olsa bile bu tabloda değişmeyen hakikat; Müslümanlarla gayrimüslimlerin barış ve uzlaşı içinde yaşayabildiği ve yaşayabileceği gerçeğidir. Bu konuda, Osmanlı tarihinin yaprakları arasında her iki dünyaya da hitap eden güzel mesajlar bulunmaktadır

Sayfayı Paylaş