Renk Seçimi
+ + + + + + + + + + + + + + X

Nasreddin Hocanın Özellikleri

Konusu 'Edebiyat / Kitap' forumundadır ve Suskun tarafından 19 Nisan 2011 başlatılmıştır.

        
  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.360
    Beğenileri:
    135
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    [​IMG]
    -Nasreddin Hocanın Kişisel Özellikleri
    -Nasreddin Hoca Fıkralarının Özellikleri
    -Eğitimci Olarak Nasreddin Hoca
    -Din Adamı Olarak Nasreddin Hoca
    -Mutasavvıf Adamı Olarak Nasreddin Hoca
    -Hukukçu Olarak Nasreddin Hoca

    [​IMG] [​IMG]

    Nasreddin Hocanın Kişisel Özellikleri
    Nasreddin Hoca , insanlara doğru yolu gösteren, iyilikleri bildiren, doğruya sevk eden ve kötülüklerden sakındıran bir veli idi. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslub ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir. Fıkraları hikmet ve ibret dolu birer darb-ı mesel(atasözü) gibidir. Bu bakımdan adına uydurulan edep dışı ve nükteden uzak bir takım fıkraların onunla bir ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın çevresinde şifahi olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişikliklere uğramıştır.devamı Bu sebeple onun olmayan bir takım bayağı fıkralar da ona mal edilerek anlatılmıştır. Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edep sahibi bir veliefsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anadolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte gülünç aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücünü en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allahü tealanın emir ve yasaklarını latif bir üslup ile bildirilmesidir. olduğunu, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkça göstermektedir.


    Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri, Londra´da British Museum´da. Haza Terceme-iNasreddin Efendi Rahme başlıklı yazma eserdir. Ancak bu eserdeki latifelerin bir kısmı, onun üslubuna ve nükte tekniğine uymamaktadır. Nitekim eserin sonunda bu durum: "İşte Nasreddin Efendinin kibar-ı evliyadan (Evliyanın Büyüklerinden) olduğuna şek ve şüphe yoktur. Merhumun bu kıssalardan haberi var, yok böyle yazmışlar. Her kim okuyup tamamında bu merhumun ruhu için bir Fatiha bağışlarsa, Hak sübhane ve teala ol kimsenin ahir ve akıbetini hayr eyleye" şeklinde belirtilmiştir. Ayrıca, Nasreddin Hoca adlı eserde başka nüktelerine yer verilmiştir.


    Nasreddin Hoca, fert ve toplumu her yönüyle çok iyi tanımış, insanların aile, komşuluk, dostluk, ticari münasebetlerine ait cemiyette gördüğü aksaklıkları düzeltmek ve onlara nasihat etmek maksadıyla nüktelerle dile getirmiş, onları düşünmeye ve doğruya sevk etmiştir. Sosyologlar ve psikologlar, insanı ve cemiyeti tanıyıp, onların çeşitli yönlerini incelemek için onun latifelerinden çok istifade etmişlerdir.


    Fıkralarından ve hakkındaki kaynakların verdikleri bilgilerden hareketle Hoca’nın kişilik özelliklerini şöyle değerlendirmek mümkündür.

    * Nasreddin Hoca, bilgin ve bilge kişiliğe sahiptir. Zamanın bütün dini ve müspet ilimlerinden haberdardır. Ünlü bilginlerden ders alarak kendini yetiştirmiştir.
    * Hoca, aynı zamanda bir cemiyet insanıdır. Ömrü medrese veya dergahta ders alıp vermekle sınırlı kalmamış, her zaman hayatın ve olayların içinde olmuş, Hocalık ve bilgelik görevini her kesim insan arasında sürdürmüştür..Hoca’yı bu yüzden camide, dergahta, kahvede, misafirlikte, devlet adamlarının yanında, tarlada, bahçede görmek sürekli mümkündür.
    * Hoca, olayların kahramanı olmadığı zamanlarda bile toplumsal yapıyı çok iyi tanıyan, gözlemleyen bir tutum içerisindedir. Çünkü gözlem, tarafsız olma, sorunları doğru tesbit edebilme, haklıyı haksızı ayırabilme konusunda gerekli bir yöntemdir.
    * Halk ve yöneticilerin üzerinde çok önemli bir saygınlığı vardır. Çok sevilip sayılmakta ve her zaman her konuda kendisine danışılmaktadır. Bu anlamda o, hem öğretmen, hem eğitmen hem de danışman konumundadır.
    * Onun yaşadığı toplumda ve sonraki asırlarda bu kadar hüsn-ü kabul görmesi bu bilgeliğini, bilginliğini, eğiticiliğini tatlı dil ve güler yüzle üstelik zekice yapmasıdır. Bu tavrı da kişilik özelliği kadar yine inançlarıyla ilgilidir. Öncelikle bu, bir islâmi davranıştır. Asık suratlılık, dinden onay alamaz. Öte yandan Hoca, pek çok ekonomik ve sosyal sıkıntının yaşandığı bir toplumun insanıdır. Böyle bir insani yapıyı ancak, düşünmeyi gülmeyle birlikte ele alarak aydınlatmak, sıkıntılarını gidermek, olanlar üzerinde düşünmeye sevk etmek mümkün olabilirdi.
    * Nüktecilik, hazır cevaplılık onun en önemli özelliğidir. Fakat, onu komik bir adam olarak görmek eksik değil yanlış bir tutum olur. Çünkü, güldürebilmek önce düşünmeyi ve düşündürebilmeyi gerektirir. Onun bir fıkrasını okurken yahut dinlerken her ne kadar ilk tepkimiz tebessüm olsa bile bunu mutlaka tefekkür takip eder.
    * Hoca’da düşünmek çok önemli bir özelliktir. Öyle ki bu düşünceyi hayat, ölüm, kader, kaza gibi metafizik konular üzerinde de gerçekleştirir. Mesela “kabak” fıkrası bunun çarpıcı bir örneğidir. Bilindiği gibi Hoca, bir gün bostana gider. Burada büyük bir ceviz ağacı vardır. Dinlenmek üzere altına oturur. . Kocaman ağaçta küçücük cevizler…
    * Hoca, buna anlam veremez. Öte yandan gözleri bostandadır. Burada bal kabakları vardır. Onlar ise yerdedir. Küçük bir bitkinin ürünü olarak yetişmektedirler. Der ki: “Bu işte bir terslik var, kocaman bir ağacın üzerinde küçücük bir ceviz; küçücük bir nebatın üzerinde kocaman kabak. Bu olacak şey değil!...”
    * Bu esnada kafasına ağaçtan bir ceviz düşer. Canını acıtır. Hoca bu can acısıyla Ellerini açıp Allah’a şöyle seslenir: “Allahım! Sen ne kadar büyüksün!...Sen yine bildiğin gibi yap. Eğer sen, benim düşündüğüm gibi yapsaydın, şimdi benim halim ne olurdu.”der. Bu fıkra, Hoca’nın düşünme sınırlarının ve olaylardan nasıl bilgelik dersleri çıkardığının küçük bir örneğidir.
    * Hoca’nın halkı güldürmesi asla bir dalkavukluk biçimini almaz. Bu yüzden onu “komedyen” sınıfında düşünmek mümkün değildir.
    * Yine Hoca’nın zekiliğini kurnazlıkla karıştırmamak gerektiğini de belirtmemiz gerekir. Çünkü kurnazlık örneğin zor bir durumdan kurtulmanın meşru olmayan yolunu bulabilme becerisi iken zekilik, meşru ama kimsenin düşünemediği bir yolla bu zorluğu aşmak marifetidir.
    * Kimi fıkralarındaki saflık yahut aptallık derecesindeki ifadeler bizi yanıltmamalıdır. Böyle durumlarda Hoca, daha çok bir öz eleştiri yapar. Kendi kendisiyle dalga geçerek, nefsini aşağılar. Yahut, saflığa sığınarak söylenemeyecek, cesaret gerektiren bir gerçeği açıklar ama fıkranın sonunda yine zeka parıltısı nüktesini söyler.
    * Hoca, bulunduğu mevkiine rağmen halktan birisi gibi yaşar. Bir taraftan imamlık, müderrislik, kadılık gibi asli görevlerini yaparken halktan kopmaz. Onlar gibi dağa gider, odun keser. Pazarda alış veriş yapar. Ticaret yapar. Çalışkandır. Kendi damını kendi onarır. Kendi tarlasını kendi sürer.
    * Hoca, bağlı olduğu dini düşüncenin de bir gereği olarak “iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak” ölçüsüne sıkı sıkıya bağlıdır. Toplumsal çarpıklıkları eleştirerek doğru olanın adresini gösterir.
    * Fakat bu görevini yaparken çok hoşgörülü davranır. Asla yıkıcı olmaz. Muhataplarını aşağılamaz. Suç işleyenlere karşı merhametli ve affedicidir.
    * Nasreddin Hoca, bir kaos döneminin insanıdır. Bu dönemin şartları içerisinde üzülen, kederlenen, umutsuzlaşan insanlara bu olumsuzlukları neşe ile, mizahla aşmalarını sağlayan bir insandır. O, yaşadığı dönemin zorluklarını, olumsuzluklarını fazla ciddiye almayarak aşmaya çalışmayı öğretmiştir.. Bütün olumsuzluklarına, sıkıntılarına rağmen yine de dünyayı yaşanmaya değer; hayatı ise, kıymetinin bilinmesi, tadının çıkarılması gereken bir zaman süreci olarak görmüştür. Her zorluğun kolay bir yanı olabileceğini gösterir.
    * Hoca, inançlara, ahlâk kurallarına, devlete, yasalara, toplum kurallarına bağlı ve saygılıdır ama bu tutumu devlet adamlarının, bürokratların, idin adamlarının eleştirisinden vazgeçirmez. Onarda gördüğü yanlışlıkları, rüşvet yiyen kadıları, din adına halkı sömüren Hocaları, ilmin kabuğunda kalmış âlimleri, zulmeden idareciyi hicveder. Fakat bunu çok zarif biçimde yaptığı için hem kendisine bir zarar gelmez hem de sözü muhatabı nezdinde ciddiye alınır.
    * Hoca, başkalarını eleştirirken aynı eleştiriyi kendisine de yapmaktan çekinmemiştir. Bu, bir tür öz eleştiridir ki bunun yapılması olgunluk ister. Hoca, böylesine olgun bir karakterdedir.
    * Hoca, hayalci değil gerçekçidir. Hiçbir zaman abartıya, hayali olana yer yoktur.
    * Onda sadece içinde yaşadığı toplumun değil insanlığın ortak fotoğrafını buluruz. Yani o, hem ulusal hem de evrensel olmayı başarmıştır.
    * Hoca’ya atfedilen kimi fıkralarda Hoca bir Bektaşi babası gibi gösterilir. Durum böyle olurca, Hoca, oruç tutmaz, abdestsiz namaz kılar bir adam tipi ortaya çıkar ki bu mümkün değildir. Hoca, samimi anlamda bir Müslümandır İbadetlerini yerine getirir. Zaten din adamıdır. Sadece, mutaassıplık onda yoktur. Katı kuralcılığı sevmez.

     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.360
    Beğenileri:
    135
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Nasreddin Hoca Fıkralarının Özellikleri

    * Nasreddin Hoca’nın fıkralarına birisi dış birisi de iç yapı olarak iki açıdan yaklaşmak gerekiyor. Dış yapı olarak fıkralarda konu, önce küçük bir olay öykü biçiminde anlatılır. Bu olay içerisinde kişiler ve çevre hakkında da bilgi verilir. Sonunda da Hoca’nın o konu ve olayla ilgili nüktesi bulunur.
    * İç yapı olarak baktığımızda ise; bunların nüktedanca ve anlaşılır bir dille söylendiği görülür. Asıl konu insandır. Onun gülünç tarafları, yanlışları, nefsanî tutumları, zaafları, hataları, sakarlıkları ve çaresizliği ele alınır. Yoksulluğundan söz edilir. İnsan ilişkilerindeki kimi sorunlar üzerinde durulur.
    * Bütün bunlar yapılırken, insana, topluma, çevreye ve diğer varlıklara karşı saygı ve sevgi esastır. Asla alaycı, küçük düşürücü bir tutum izlenmez. Eleştiri varsa bu kişilerin yanlış davranışlarınıdır ki buradaki temel amaç da yol göstermek, yanlışı kişinin kendisinin bulmasını ustalıkla sağlamaktır.
    * Fıkraların büyük çoğu sadece Türk insanın değil bütün dünya insanların ortak özellikleriyle ilgilidir. Zaten, Hoca’nın bütün bir dünyada benimsenmesinin önemli bir sebebi de budur.
    * Toplum, sorunlarının ustaca çözümünü bu fıkralarda bulur. Neredeyse ele alınmayan bir tip, üzerinde durulmayan sosyal bir mesele yok gibidir. Cahillik, bencillik, hırsızlık, menfaatçilik, dünyaya aşırı bağlılık gibi sorunların yanı sıra, yöneticilerin baskıcı ve adaletsiz yönetimleri, görevlilerin rüşvet, yolsuzluk gibi tutumları, âlimlerin halktan kopukluğu, bazı din adamlarının bağnazlığı ve gerçek din adamlarının niteliği, Allah’la olan ilişkiler, iman ve ibadet esasları, ahlaki kurallar… fıkraların asıl konularıdır.
    * Fıkraların bu anlamda başka bir özelliği ise, sırf güldürme amaçlı olmamasıdır. Gülerken düşündürmek temel niteliktir. Çünkü Hoca, bir yol göstericidir. Yanlışlarla mücadele etmektedir. Kendi yöntemi olan nükte ile bunların anlaşılmasını istemektedir. Bu bakımdan eleştirilerde bir zümreyi veya bir kimseyi karalamak, kötülemek, aşağılamak söz konusu değildir.
    * Fıkralarda ahlaki kurallara da sıkı sıkıya bağlılık görülür. Bayağılık, müstehcenlik, ayıp ve küfür laf söz konusu değildir.
    * Fıkralarda kısa anlatım tercih edilmiştir. Süslü söze ve fazla tasvire yer verilmez. Halkın anlayacağı bir dil kullanılır. Zaman zaman konu gereği Arapça, Farsça kelimelere de yer verildiği görülür.
    * Fıkralar o yılların Anadolu gerçekliğini tam olarak yansıtırlar. Fıkralardaki olayın özü, kişileri ve diğer kahramanları verilmek istenen mesaj o çağ Anadolu’sunun gerçekleriyle örtüşür.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 6 Eylül 2014
  3. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.360
    Beğenileri:
    135
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Eğitimci Olarak Nasreddin Hoca

    Nasreddin Hoca, aynı zamanda bir eğitimcidir. Üstelik onun eğitimciliği sadece medrese ve oradaki talebelerle sınırlı kalmaz. Onun eğitimciliği toplumla da ilgilidir. Toplum içerisinde de yanlış bulduğu her şeyi eleştirmekten, işin doğrusunu göstermekten geri kalmaz. Tabi bunu yaparken yine hukuk konusunda olduğu gibi eğitim konusunda da yeni nazariyeler peşinde değildir. Devrinde geçerli olan eğitimin temel amaçlarının fert ve toplumda yansıma biçimleri üzerinde durur. Eğitimde psikolojiyi, insan ve toplum gerçeğini çok önemser ve eğitimle insan hayat arasında sürekli ilişkiler kurur. Soyut bir alanda kalmaz.

    Hoca, bir eğitimci olarak fert ve toplum eğitiminde belli ilkelerin sahibi bir insandır. Bu ilkelere göre insanları eğitirken kendine özgü yöntemleri de vardır. Hoca, özellikle bu yönü bugünün eğitimcileri için de çok zengin bilgiler içermektedir.

    Hoca, eğitimde herkesi aynı düzlemde düşünmez. Ferdi farklılıkları dikkate alır. Batılı eğitimcilerin ancak 17. yüz yılda fark edebildikleri bu meseleyi Hoca, onlardan çok önce fark etmiş ve uygulamıştır. Buna bağlı olarak da peygamberi bir eğitim geleneğini sürdürerek insanlara akılları, kabiliyetleri ölçüsünde hitap etmekte, onların psikolojik özelliklerini mutlaka dikkate almaktadır. Mesela cimri bir komşusuyla ilgili şu fıkraya bakalım: Bu adam, bir gün göle düşer. Arkadaşları ona yardım etmek isterler. “Elini ver de seni çıkaralım” derler. Fakat, adam boğulup ölme tehlikesine karşın elini vermez. Cimrilik bu denli ruhuna işlemiştir. Onun bu durumunu bilen Hoca bu duruma uygun bir yöntemle adama “ Alın elimi, sizi çıkarayım” deyince adam Hoca’nın elini tutar ve boğulmaktan kurtulur.

    Yeni durumlara alışma, insan tabiatının bir özelliğidir. Hoca, bu gerçeği bilen bir eğitimci olarak eğitimde bunu da dikkate alır. Şu fıkrada Hoca’nın söyledikleri bu tutuma örnek olarak verebiliriz: Adamın birine babasında büyük bir miras kalır. Adam, kısa zamanda bu serveti tüketir. Hoca’ya gelerek 2elimde avucumda hiçbir şey kamlardı. Hocam buna bir çare” diye yalvarır. Hoca, gayet sakin “Merak etme yakında bu dertten kurtulursun” der. Adam, sevinçle “Yoksa tekrar zengin mi olacağım” deyince de “ Hayır, parasızlığa alışacaksın.” der.

    Hoca, yine söylenmesi gereken doğruları, ulu orta her yerde söylemez. Uygun zamanı kollar. Fırsatını bulur bulmaz da kendine özgü tatlı üslubuyla söyler. Çünkü sözün etkisi için bu zamanlama çok önemlidir. Yine, muhataplarının seviyeleri dikkate almak Hoca’nın bir başka eğitim yöntemidir. Çünkü, Hoca’nın öğrencileri bütün bir halktır. Hatta bunlar arasında
    Türk ve Müslüman olmayan bile vardır. Fıkralarından da anlaşılacağı üzere kadın erkek genç ihtiyar yerli yabancı, yönetici… Hoca’nın devamlı ilişki içinde olduğu insanlardır. Hoca, bu anlamda kime hangi dil ve üslupla söyleyeceğini çok iyi bilir. Sözlerinin tesirli olmasının bir sebebi de budur.

    Bilim adamlığı konusunda da söylendiği gibi Hoca, boş şeyleri, insanlar bir yararı olmayacak şeyleri asla tartışmaz. Onun tartışacağı konular mutlaka akla ve sağduyuya dayalı olmalıdır. Aksi halde Hoca’yı bu tür tartışmaların içinde göremeyiz. Onu böyle tartışmaların içine çekeceklere de unutamayacakları bir ders vermekte Hoca’nın üstüne yoktur.

    Eğitimde somutlaştırma, örneklendirme çok önemli bir husustur. Hoca, bu konuda da çok hassastır. En girift meseleler onun dilinde beş duyu ile algılanabilecek bir hale gelir. Üstelik verdiği örnekler çok canlıdır.

    Soru-cevap yöntemi de Hoca’nın sıkça kullandığı tekniklerden biridir. İnsanı düşünmeye, tasavvura ve araştırmaya yöneten bu teknikle konuları hem ilgi çekici hale getirir. Hem de soruyu soranın cevabını bizzat kendisinin bulabilmesini yolunu açar. Üstelik, soruyu sadece kendisi de sormaz. Muhatabının da soru sormasına imkân verir.
    Eğitim de ceza bugünün de önemli bir sorunudur. Çağdaş eğitimde ceza onaylanmayacak bir tutum olarak benimsenmiştir. Hoca, ise cezanın hiçbir işe yaramayacağını çağlar öncesinden şu ilginç fıkrasında anlatır. Hoca, öğrencilik günlerinde sınıfa girer girmez duvardaki falakayı görür. Hocasına ne olduğun sorar O da “O falakadır. Cennetten çıkmadır. Yaramaz çocukları terbiye etmeye yarar” der. Hocasında bu cevabı alınca “Peki cennetten çıkanı ne yaparlar?” diye sorar. Hocası da “cehenneme atarlar” der. Hoca, bir fırsatını bulup falakayı ocağa atıp yakar. Hocası durumu fark edince de “Ne yaptın falakayı?” sorusuna “Siz cennetten çıkanı cehenneme atarlar demediniz mi? Ben de falakayı bu yüzden cehenneme attım.”der. Bu tutum, Hocanın hem muhatabını kendi ifadeleriyle bağlama, hem de soru cevap yoluyla muhatabını cevap vermez hale getirmesinin de bir örneğidir.

    Yine anlatılan konuya dikkat çekmek, yeri geldiğinde dolaylı, duruma ve konuya göre değişik öğretme teknikleri kullanmak, deneye başvurmak, tanımlarla uğraşmam uygulamaya önem vermek, tek bir kitaba bağlı kalmamak, yararlılık ilkesini gözetmek, yanlıştan dönebilmek, yetenekleri keşfetmek gibi daha pek çok özellik Hoca’nın eğitim metotları arasındadır.

    Hocanın eğitimde ele aldığı ve mücadele ettiği meseleler ise ferdi ve toplumu çürüten, tembelleştiren, boş inançlara iten, ahlaki bozukluklara sürükleyen korulardır. Hoca, bunlarla kendi yöntemleriyle mücadele eder.
    Mesela emeksiz kazanç peşinde olanlara şu fıkrasında kendine özgü yorumuyla şöyle cevap verir: Hoca pazara giderken mahallesindeki çocuklar ona düdük ısmarlarlar. Hoca, “Peki getirim” der. Ama içlerinden sadece birisi para verir. Hoca akşam üstü pazardan dönerken etrafını çeviren çocuklar “hani bizim düdükler?” derler. Hoca da cebinden sadece bir düdük çıkarıp para veren çocuğa verir. Diğerlerine de “Parayı veren düdüğü çalar” diyerek iyi bir ders verir.

    Tembellik en çok mücadele ettiği konulardan biridir. “Allah versin” fıkrasına bakalım: Hoca, bir gün evinin kiremitlerini aktarmakla meşguldür. Gücü kuvveti yerinde bir adam ısrarla kapıyı çalar. Hoca damdan bakar ve adamı görünce ne istediğin sorar. Adam, azıcık aşağıya gelinde size bir şey söyleyeceğim. Hoca işini gücünü bırakıp aşağı iner. Kapıdaki “Allah rızası için bir sadaka” der. Bunun üzerine Hoca, hiç istifini bozmadan “Peki öyleyse gel yukarı” der. Adamı dama kadar çıkarır. Sonra da “Allah versin” diye başından savar. Adam “A Hoca, sende hiç insaf yok mu? Bunu söylemek için mi beni buraya çıkardın?” deyince; Hoca, “İnsafsızlık sende. Sen beni sadaka istemek için aşağıya indirirken iyi de ben seni yukarıya çıkarırken fena mı oldu?” diyerek muhatabını susturur.

    Hoca, fıkraların da kimilerince kurnaz bir tip olarak gösterilse bile onun en çok tenkit ettiği ve hadlerini bildirdiği insanların başında böyle insanlar gelir. Çünkü kurnazlık, bencililiği ve peşinden muhatabını kandırmayı, onun saflığından yararlanmayı getirir. Hoca böylelerine de hadleri bildirir. Hoca’yı Akşehir’in zengin bir adam evine davet eder. Üstelik bunda çok ısrarlıdır. Ama samimi değildir. Hoca bunun farkındadır. Bu yüzden gitmek istemez. Ama ısrarlara dayanamaz ve daveti kabul eder. Bir akşam üstü bu adamın evine gider. Eve yaklaşınca da adamın pencerenin önünde oturduğunu görür. Kapıyı çalar. İçerden gelen “Kim o?” sorusuna kendisini tanıtarak cevap verir ve ev sahibine haber verilmesini ister. Bir süre sonra birisi kapının ardından “Ev sahibi evde yok, dışarı çıktı” der. Hoca, muhatabını incitmek, ona karşı kızmak bağırmak yerine çelebice şu keskin cevabı verir: “Efendine söyle bir daha dışarı çıkarken başını pencerenin önünde unutmasın.”

    Hoca, sadece olumsuzluklarla mücadele etmekle kalmaz aynı zamanda doğruları da öğreten bir örnek ve önderdir. Mesela toplum arasında bir konuda hemen herkes bir olumsuzluğu tenkit eder ama çözüm önerisine gelince kimseden ses çıkmaz. Hoca, böyle bir yanlış karşısında doğru olanı öğreten bir örnektir. Adamın birin evi güneş görmüyormuş. Adam, Hoca’ya bu durumdan yakınır. Hoca adamı dinledikten sonra “Güneş gören tarlan var mı diye sorar. Adam var cevabın verince “ O halde evini tarlaya gotür.” Diyerek adamın sorununa çözüm yolu gösterir
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 6 Eylül 2014
  4. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.360
    Beğenileri:
    135
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Din Adamı Olarak Nasreddin Hoca​


    Hoca, doğduğu köyde, Sivrihisar’da ve Akşehir ve civarındaki kimi yerlerde imamlık ve vaizlik de yapmıştır. O bir din adamı olarak da farklı özellikler atışır. Öncelikle, din anlayışı hurafelerden tamamıyla uzak bir anlayıştır. Sorulan sorulara İslâm’ın ruhuna uygun akılcı cevaplar verir ve muhataplarının anlayacağı bir dil kullanır.

    Fıkralarında onun bu özelliği de çok açık olarak görülür. Bunlardan birimsi şöyledir: Köylünün keçisi uyuz olur. Ona keçisini kara sakız ile tedavi etmesini söylerler. Adam, bu söze inanmayarak Hoca’ya gelir ve keçisini, nefesinin keskin olduğu gerekçesiyle Hoca’nın okumasını ister. Hoca’nın cevabı şöyledir: “Nefesim keskindir ama kara sakız fayda etmez. Ben nefes edeyim, zararı yok. Sen de biraz kara sakız alıp keçiye sür”
    Köylüye verilen bu cevapla ona hem işin doğrusu anlatılmış olur hem de bu öğreticilik ve din adına aydınlatma yapılırken muhatabını kırmamış olur.

    Bir gün yine Hoca’ya bir kadın gelerek kızını şikâyet eder ve sürekli tartıştıklarını söyler ve Hoca’dan bir muska yazmasını ister. Hoca da “Hanım biliyorsun ki ben artık çok yaşlandım. Nefesimin gücü kalmadı. En iyisi kızına sen koca bul. O ona muska da yazar nefes de eder. Bir de çocukları oldu mu işi başından aşar. Kızın böylece mum gibi yumuşak, melek gibi sakin olur.”der.

    Başka bir fıkra da şöyledir: Bir gün Hoca’ya iki kadın gelir. Yaşlısı genç olanı gösterir Hoca’ya ve suçlayarak der ki: “Hoca efendi, bu benim gelinim üç yıldır çocuğu olmuyor. Bir muska mı yazarsınız, dua mı okursunuz? Ne olur bir çare…”der.

    Hoca, geline dönerek der ki: “Kızım, soyuna çekmiş olmayasın. Acaba anan da mı çocuksuzdu?”

    Bu fıkrada da Hocanın bir din adamı olarak tutumu yine aynıdır. Kızın probleminin asıl kaynağını belirtir ama muhatabını da yine incitmez, aşağılamaz. İkinci fıkrada da aynı tutumla birlikte gelinini aşağılayan kaynanaya da bir ders verilmiş olur.

    Hoca, dine bağlı olarak gelişen yanlış tevekkül anlayışına da karşıdır. Konakladığı bir handa tavan ağaçlarının iyice çürüdüğünü görünce hancıya tavanı tamir ettirmesi söyler. Hancı da “Sen ne biçim Hocasın. Bilmiyor musun ki her varlık kendi dilince Allah’ı zikreder. Bu ağaçlar da gıcırdayarak zikir ediyorlar” deyince Hoca “Biliyorum da” der. “Ya zikrederken coşup secdeye kapanırlarsa... Ondan korkuyorum.”

    Tedbirsiz tevekkül anlayışının bundan daha güzel bir eleştirisi olamaz. Burada da yine dikkat çeken özellik aynıdır: Muhatabını kırmamak ve onun kurnazlığına nükte içinde karşılık vermek.

    Hoca’nın bu duyarlılığı ile, yaşadığı devrin din anlamında da karışık olan yapısında nasıl bir uyarıcılık görevi yaptığı hemen anlaşılır. Yine bir gün şiddetli bir yağmur başlar. Hoca, pencereden dışarıyı seyrederken yağmurdan koşarak kaçmak isteyen bir komşusuna neden koştuğunu sorar. O da “Rahmet yağıyor. Islanmamak için kaçıyorum.” der. Hoca “Hiç Allah’ın rahmetinden kaçılır mı? Diye sorar. Komşusu dinen bir hata yaptığını düşünerek ağır ağır yürümeye başlar ve tabi ki sırılsıklam olur. Birkaç gün sonra ise yağmurdan kaçan bu defa Hoca’nın kendisidir. Tesadüf bu ya, komşusu duruma tanık olur ve Hoca’ya “Hiç Allah’ın rahmetinden kaçılır mı? Diye sorar. Hoca da “Rahmeti çiğnememek için” şeklinde cevap verir.

    Şimdi burada yine kurnazlık gibi görünen olayın arkasında farklı bir taraf vardır. O da şudur: Hoca hurafelerle mücadele etmektedir. Fakat bunun uygun zamanın kollar. Böyle bir zaman yakalayınca da muhatabına dersini verir. Burada “Allahın rahmeti” kelimesi dikkat çekicidir. Bu durum insanların dini anlamda istismarında bu kutsal kavramların nasıl kullanıldığı ele alınmaktadır. Nitekim komşusu Allahın rahmetinden kaçılır mı deyince tutumunu değiştirmiştir.

    Hoca, böylece hem hurafelerle mücadele etmekte hem de bunlara inanlara doğruyu göstererek onları eğitmektedir.

    Hocanın insanlara İslami kuralları emir ve yasakları öğretme tekniğindeki bu ilginç tutumuna bir örnek de şu fıkrasıdır: “Hoca, komşusundan bir gün ödünç bir kazan alır.
    Verirken de içine bir tencere yerleştirir. Üç beş günü sonra tekrar bir kazan alır fakat iade etmez. Durumu merak eden komşu Hocaya gelip kazanını sorar. Hoca da: “Kazan öldü” cevabını verir. Komşusu “ Kazan bu nasıl ölür? deyince, Hoca da “Doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun” der.

    Muhtemeldir ki, bu komşu faizle iştigal eden bir insandır. Böyle bir insana yaptığı için dinen yanlışlığını, ve eşyanın tabiatına aykırı olduğunu başka nasıl böyle etkili anlatabiliriz ki..Bu, tür anlatım, bir tebliğ yöntemidir.. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma ilkesinin bir başka şeklidir bu tutum.

    Din adamlarının cemaati gereğinden fazla camide bekletmelerine, bu yüzden namazı ve vaazı uzatmaları da Hoca’yı rahatsız eden bir tutumdur. Bu olay, özellikle teravih ve Cuma namazlarında önem taşır. Aylardan ramazandır. Hoca, iftara çağrılır. Önce vakti geçmesin diye akşam namazı kılınacak ardından iftar edilecektir. İmam, namazı oldukça yavaş kıldırmaktadır. Bu yüzden Fatihayı yavaş yavaş okur. Ardından “Yasin” diyerek bu uzun sureye başlayacak olur. Hoca bu duruma kızar ve namazını bozarak hemen saftan ayrılır ve yalnız kılmaya başlar. Bu arada Hoca, Yasin’in ikinci ayetini okuyup hemen rükûa varınca “Bak şimdi oldu” diyerek tekrar cemaate katılır.

    Hoca, din meselesinde değeri olmayan meselelerin din adına bilinmesini, anlatılmasını da asla uygun karşılamaz. Bu konuda da yüzü hep hayata ve gerçeğe dönüktür. Şu fıkrasına da bu açıdan bakalım: Hoca merhum, köyleri dolaşıp halka vaaz etmektedir. Bir kasabaya varınca orada birkaç gün kalmaya karar verir. Üç - dört gün kalır, halka va'z eder. Fakat kimse Hoca’ya “aç mısın, susuz musun?”, demez. Cemaat gereksiz bilgilerin peşindedir. Hoca bir gün konuşmasında İsa Aleyhisselâm'ın dördüncü kat semada olduğunu ve Allah'ın izni ile orada durduğunu anlatır. Camiden çıkarken cemaatten biri “Hocam çok merak ettim, acaba İsa Aleyhisselâm dördüncü kat semada ne yiyip, ne içiyor? diye sorar. Hoca’nın tepesi atar ve yakınlarındaki cemaatin de duyabileceği bir şekilde, “ Yahu siz ne biçim adamlarsınız? Ben günlerden beri kasabanızda duruyorum, bana nasılsın, aç mısın, susuz musun diye sormuyorsunuz da tâ dördüncü kattaki Isa Aleyhisselâm’ı soruyorsunuz!” der.

    Öte yandan Hoca, dinde estetik tutum ve davranışı da çok önemli bulmaktadır. Ona göre dinde güzellik esastır. Ezan, Kur’an-ı Kerim, güzel sesli insanlar tarafından okunmalıdır. Bu hem metnin şanına yakışır bir durumdur hem de muhatabın üzerindeki tesiri açısından önemlidir. Bu anlamdaki bir fıkrası şöyledir: Mahallenin çirkin selsi müezzini ezan okuyormuş. Hoca, minarenin altına durup yukarıya şöyle seslenir: “Evladım ne bağırıp duyursun. Öylesine dalsız budaksız bir ağaca tırmanmışsın ki!...Seni kolay kolay kurtaramayız oradan.”

    Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama belirtilmesi bir daha gereken husus Hoca’nın gerçek anlamda bir adamlı oluşu ve halkı bu şekilde aydınlatıcı tavrıdır.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 6 Eylül 2014
  5. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.360
    Beğenileri:
    135
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Mutasavvıf Adamı Olarak Nasreddin Hoca

    Günümüz şairlerinden Ali Günvar, Nasreddin Hoca ile ilgili bir makalesinde “Nasreddin Hoca, devletin üniter, monolitik ve baskıcı ideolojik yapısının dağıldığı fakat bununla birlikte de pek çok ekonomik ve sosyal sıkıntının yaşandığı bir toplumsal kriz durumunda, insanları mizah yolu ile vuzuha kavuşturduğu İslâmî Ahlâk paradigması içinde tefekküre yöneltmiş olan ve onlara, zaman zaman demir leblebi denilen konuları mizahen anlatabilmiş, evliyadan bir zat-ı muhteremdir, dersek pek de yanlış olmayacaktır.”] demektedir.

    Ali Günvar’ın Hoca için söylediği “Evliyadan bir zat-ı muhterem” ifadesi önceki zamanlarda da söylenmiş ve Hoca tasavvuf ehli, derviş, halife, şeyh isimleriyle de anılmıştır. Bunun bir örneği Hoca ile ilgili bilgi veren kaynaklar bölümünde yer alan Bayburtlu Osman’ın eserinde Hoca’nın büyük evliyalar arasında sayıldığı bilgisidir. Halkın bakış açısı da zaten böyledir. Bu yaklaşıma bağlı olarak da Hoca’nın fıkraları tasavvufi bakış açısıyla yorumlanmıştır. Mesela Mevlâna’nın torunlarından Burhaneddin Çelebi (1814–1897) Nasreddin Hoca’nın 121 fıkrasını tasavvufi bakış açısıyla izah etmiştir.

    Bu konuda Sabri Tandoğan’ın söyledikleri de çok önemlidir: “Nasreddin Hoca fıkraları yalnızca bir gülme ve mizah malzemesi olarak görülmemelidir. Tasavvufi görüşle değerlendirildikleri takdirde insanlığın öğreneceği çok şey bulunduğu anlaşılacaktır.”
    Nasreddin Hoca’nın fıkralarına günümüzde böyle bir açıdan yaklaşan bir isim de İsmail Emre’dir. 1900 Adana doğumlu olan Emre “Hoca’nın fıkralarında tasavvufi bir hikmet bulmakta” ve buna göre yorumlamaktadır. Emre’ye göre Nasreddin Hoca, büyük bir mutasavvıftır. Fıkralarında da tasavvufi hakikat ile tasavvufi ahlakı telkin etmek istemektedir. Ayrıca, Hoca’nın bu yönü onun fıkralarının taklitlerinden ayrılmasında da bir ölçüdür.

    Nasreddin Hoca, önceden de belirtildiği üzere bilgin bir kişidir. Küçük yaşlarından itibaren hemen her türlü dini bilgiyi almış, Kur’an hafızı olmuş ve Sivrihisar’da müderrislik yapacak bir seviyeye ulaşmıştır. Onun Konya ve Akşehir’e gotüren sebep muhtemelen tasavvufi arayışları olabilir. Zira kendilerinden faydalanmak üzere bulundukları yere gittiği Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim Sultan mutasavvıf kişilerdir. Nitekim Mecmua-i Maarif adlı esere dayalı olarak Hoca’nın bu durumunu ele alan Fuat Köprülü de Hoca’nın köyünden ayrılmasını bu iki mutasavvıf zata intisap maksadıyla olduğunu belirtmektedir.

    Ali Günvar, bahsettiğimiz yazısında yine Hoca için Saltuknâme’deki bilgileri referans alarak “Seyyid Mahmud Hayrânî Hazretlerinin dervişlerindendir. Muhtemelen bu zatın halifesi ve Mahmud Hayrânî Hakk’a yürüdükten sonra da dergâhın şeyhi olarak görev yapmıştır.” demektedir.

    Bilindiği üzere 13. asır yani Nasreddin Hoca’nın da yaşadığı yüzyıl bir bunalım çağı olmakla birlikte aynı zamanda bir tasavvuf asrıdır. Moğol istilası neticesinde Anadolu’ya göç eden Türkistanlı dervişler ve onların öğretisi olan tasavvuf düşüncesi Anadolu halkı için bir kurtuluş reçetesi olarak görülmüştür. Bu devirde Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre bu asrın zirve mutasavvıflarıdır. Nasreddin Hoca da bu çağın insanıdır. Hoca, Konya’da bulunduğuna göre muhtemelen özellikle Mevlana ile görüşmüş olabilir.

    Asıl önemli olan ise Nasreddin Hoca’nın Mevlana tarafından da büyüklüğü kabul edilen ve saygı gösterilen Seyyid Mahmud Hayrani (ö. 1268) ve Seyyid İbrahim Sultan’ın talebesi olmasıdır. Çünkü bu zatlar sadece âlim değil aynı zamanda ârif kişilerdir. Yani tasavvuf ehlidirler.

    Nasreddin Hoca’nın Konya’dan bu büyük zatların Akşehir’e göç etmesi üzerine peşlerinden buraya gelmesi de bu anlamda ilgi çekici bir durumdur. Bu durum Hoca’da bir tasavvufi yön olduğunun açık belirtisidir.

    Yine Hoca’nın dini daha çok iç yapısıyla ve ahlaki ilkeleriyle ele alışı, kalenderliği, hoşgörülüğü, tatlı dili, güler yüzü, insanları eğitim ve tenkit metodu gibi durumlar da göz önüne alındığında ondaki tasavvufi yönü görmek daha da kolaylaşır.

    Bu özelliklerinden dolayı “Nasreddin Hoca, halk mabeyninde sâlih, veli ve mübarek bir kişi” olarak kabul edildi. Hoca’nın fıkralarının ilk derlemecileri de onu bu gözle gördü. Eserlerinde ondan bahsederken “Evliyadan Nasreddin Hoca” diye bir not düşme ihtiyacı duydular. Yine ilmi ve entelektüel anlamda ona ilk eğilenler de mesela Şemsettin Sami Hoca’nın ermişliğinden söz etti. Son zamanlardaki ilmi araştırmacılar da Hoca’nın bu yönünü üzerinde de durmaya başladılar.

    Fakat, Hoca’nın hakkındaki tarihi malumata ve fıkralarına bağlı olarak olaya baktığımızda onu Ali Günvar’ın “şeyh” olarak görme yorumunu kabul etmek zorlaşmaktadır. Hoca’nın bu yönü hakkında bir bilim adamının da belirttiği gibi olsa olsa şöyle söylenmelidir: Hoca, tasavvuf müntesibidir. Tasavvufi yönü bulunan bir şahsiyettir. Onu şeyh olarak görmek eldeki mevcut bilgilere göre zordur.
    Mustafa Miyasoğlu da bir makalesinde Nasreddin Hoca’yı “Güldüren Evliya” olarak vasıflandırdıktan sonra bu görüşü benimser gözükmektedir. “İslam kültürünün tasavvuf geleneğinden beslenen yanını Dede Korkut gibi Nasreddin Hoca da görmekteyiz. Mevlana ve Yunus Emre’de açıkça görülen bu özellik, Nasreddin Hoca’da biraz gerilerde, alttan alta süren bir geleneğin yansıması gibidir.”

    Mehmet Önder de benzer bir yorum yapmaktadır: “Nasreddin Hoca, XIII. yüzyılda Anadolu’nun bir kasabasında yarı aç, yarı tok yaşamını sürdüren, hazırcevap, zeki, medrese görmüş, tasavvufa meraklı bir halk adamıydı. Hoşgörüyü bir inanç felsefesi olarak gören tasavvufa meyli, onun Akşehir’de türbesi olan Seyyid Mahmud Hayrani’ye bağlılığından dolayıdır.”
    Bu yorumlar da Hoca’nın tasavvufla ilgi olduğunu ondan beslendiğini fakat bir dergâhta şeyhlik gibi bir durumunun olmadığını göstermektedir.

    Ama gerçek ne olursa olsun, Hoca’nın fıkraları Bereketzâde Abdullah Bey’in ifadesiyle “zahiri hande-fezâ, bâtını hikmet-nüma” olan fıkralardır. Bu hikmetin kaynağı ise ancak tasavvuf olabilir. O yüzden onu Bir Mevlana, bir Hacı Bektaş gibi düşünmek hatalı bir tutum sayılmaz.

    Hoca, bir mutasavvıf olarak (ister şeyh, isterse müntesip olarak ele alalım) yine kendine özgü bir tutumun sahibidir. Öncelikle pek çok tasavvuf insanında da görüldüğü gibi gönül adamlığı onu taassuptan uzak tutmuştur. Bu yüzden Hoca, asla katı kuralcılık yapmaz.
    Geniş bir hoşgörünün ve derin bir insan sevgisinin insanı olarak hayatını sürdürür. Çevresine de bunu telkin eder.
    Yine onun mutasavvıflığı şayet bir dergâhın içinde bulunduysa bile dergâh sınırları içinde kalmaz. Hayatın ve olayların içinde ve insanların arasındadır. Başka bir deyişle tasavvufi tutum ve anlayışı hayattan ve günlük hayatın gerçeklerinden kopuk değildir.
    Bir başka önemli husus da Hoca’nın tasavvufi bir terim olan “keramet”in ulu orta gösterilmesinden son derece rahatsız olmasıdır. Zira, din ve tasavvufun gerçek manasında uzak zümrelerce tasavvuf, daha çok bu yönüyle algılanmaktadır. Tasavvufu böyle anlayanlara karşı Hoca’nın kılıcı son derece keskindir. Şu fıkrası bu tutumun güzel bir örneğidir.

    Bir gün Şeyyad Hamza bir toplulukta “Ben öylesine kâmil biriyim ki her gece bu âlemden geçer, göklere uçar, oradan da dünyayı seyrederim” der. Hoca bunun üzerine “ Sen göklerde uçarken hiç eline samur gibi yumuşak bir şey dokunuyor mu? diye sorması üzerine Şeyyad Hamza “evet” deyince Hoca “ İşte o eline dokunan şey benim eşeğimin kuyruğudur.”cevabını verir.
    Bir başka fıkrasında da yine istismara çok açık olan “keramet” konusunda benzer bir tepkinin içindedir: Halk bir gün Hoca’dan keramet göstermesini isterler. Hoca “tamam” der. “Şu karşıdaki ağacı bana doğru yürüteceğim.” Ve ağaca “yürü” diye seslenir. Tabi ki ağaç yürümez. Hoca, bunun üzerine ağaca doğru kendisi yürümeye başlar. Ne yaptığını soranlara da “Bizde gurur kibir yoktur. Ağaç bize gelmezse biz ağaca gideriz.” cevabını verir.

    Bu tutum ilk bakışta bir kurnazlık gibi algılanabilme özelliğine sahipse de burada asıl verilmek istenen mesaj kerametin bir “gösteri” olmadığını açıklamaktır. Yine burada dikkat çeken bir husus büyüklenmenin değil tevazunun tasavvufun ana ilkesi olduğu vurgusudur. Kimi anlatımlarda bu fıkradaki ağacın yerine dağın konulduğunu da ayrıca belirtelim.

    Yine tasavvufi meselelerde yanlış bir kanaat, Allah’la kulu arasında aracılar koymaktır. Hoca, bu tutuma da şiddetle karşıdır. Bu anlamda şu fıkraya bakalım: “ Hoca, komşularıyla dağa odun kesmeye gider. Odunlar eksilip eşeğe yüklenir. Dönüşte yolları bir yanı uçurum olan bir keçi yoludur. Bu esnada eşeğin ayağına bir taş takılır ve eşek uçuruma doğru yuvalanmaya başlar. Hoca hayvanın kuyruğuna yapışır bir yandan da: “ Yetiş ya enbiya ya evliya yetişin” diye bağırır.

    Komşuları yavaş yavaş uçuruma yaklaşan eşeğin Hoca’yı da birlikte sürüklediğini görünce beline sarılarak, “Burak şu eşeğin kuyruğunu sen de uçuruma gideceksin” derler. Hoca da öfke içinde “ Ey enbiya ey evliya!.. Geldinizse kaçılın. Eşeğin kuyruğunu bırakıyorum” der.

    Bu fıkrada da bu aracılar meselesi tenkit edilirken başka bir yaklaşımla da tedbir ve takdir kavramlarının özüne dikta çekilmektedir.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 6 Eylül 2014
  6. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.360
    Beğenileri:
    135
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Hukukçu Olarak Nasreddin Hoca

    Nasreddin Hoca, medrese öğretimi gördükten sonra mahkemelerde kadılık(hâkimlik) görevi de yapmıştır. Dolayısıyla onun din adamı, bili adamı, mizah adamı yönü yanında hukukçu bir kimliği de vardır. Zaten fıkralarında mahkeme, kadı, davalı-davacı, şahit kavramları bu yüzden sıkça geçmektedir.

    Nasreddin Hoca, bir hukukçu sıfatıyla yeni içtihatlar peşinde koşan biri değildir. Daha çok mevcut hükümleri uygulayan biridir. Bunu yaparken de yine diğer konularda olduğu gibi basit bir dili ve anlatımı tercih etmiştir. Ayrıca, Hoca’nın hukuki uygulamalarında yine onun müthiş zekâsı, şahsiyet özellikleri, mizahi ve hikemi yönü ağır basmaktadır.

    Şimdi kimi fıkralar eşliğinde Hoca’nın bu yönünü görmeye çalışalım: Mesela; Hoca, mahkemelerde hâkimlik yaparken kurallara göre hüküm vermeden önce vereceği hükmün adil olması için önce kendini davalı ve davacının yerine koymaktadır. Bu fıkraya onun bu tutumunun bir örneğidir: Hoca kadılık yaparken yanına iki adam getirirler. Davacı, diğer adamın kulağını ısırdığını ve cezalandırılması ister. Diğeri inkâr eder, aramın kendi kulağının kendisinin ısırdığını söyler. Hoca, onlara “Biraz bekleyin” diyerek içerir girer ve kendi kulağını ısırmaya çalışır. Bu esnada arka üstü düşer ve başı yarılır ve kanar. Hoca, başını bir bezle sararak adamların yanına gelir. Davacı “Hoca Efendi, insaf ediniz” der. “Hiç insan kendi kulağını ısırabilir mi? “Hoca, başındaki sargıyı göstererek “Hayır ısıramaz ısırayım derken arka üstü düşer ve başı yarılır.” Der ve kararı bu kişisel deneye göre verir ve böylece bir kadı’nın gözlemci ve araştırmacı olmasının önemini vurgular.

    Hocanın hukuki meselelere kişisel çıkarlarını karıştıranlara da bir eleştirisi vardır: Şu fıkrasında bunu görebiliriz: Hoca kadılığı sırasında birisi yanına gelip “Efendi” demiş, “Kırda sığır yayılırken bir alaca inek_sanırım sizinki- bizim ineği karnından boğazlayıp öldürdü. Buna ne gerekir?” diye sorar. Hoca, “Bunda sahibinin kabahati yok, hayvandan kan davası alınmaz” der. Adam, “Yok yanlış söyledim bizim inek sizinkini öldürdü” deyince Hoca, “ O zaman iş çatallaştı” der ve elini kitaba uzatarak “Bakalım” der “ Bizim kara kaplı bu konuda ne diyor?”

    Hukuk adamlarının Rüşvet alma sorunu Hocanın en çok üzerinde durduğu meselelerdendir. Hoca, bu konuda çok acımasızdır. Rüşvetçi kadılara sonunda rezil edecek mizansenler hazırlar. Şu fıkraya bakalım: Hoca zamanında rüşvetçi bir kadı varmış. Hoca’nın bir ilam işi olur. Ne yaptıysa kadı’ya bunu yaptıramaz. Nihayet ona içi bal dolu bir çömlek hediye ederek ilamı tasdik ettirir. Kadı, birkaç gün sonra, kepçeyi bal çömleğine daldırır. Fakat altından bal yerine balçık çıkar. Öfkelenir ve Hoca’ya adam göndererek “İlamın tasdikinde bir yanlışlık olmuş. Versin de düzeltelim” der. Hoca da “Bozukluk ilamda değil sizin kadı’nın akidesindedir. Bizim ilamı maiyetindeki memurlar doğru hazırlamışlar. Cenab-ı Hak, kadı’yı ıslah etsin” der.
    Yalancı şahitlik hukukta çok ciddi bir sorundur. Hoca’nın bu meseleye de değindiğini görürüz: Bir gün Hoca’yı gafil avlayıp yalancı şahitlikte bulunsun diye mahkemeye ***ürürler. Hoca’yı ***üren adam hasmından buğday dava etmektedir. Mahkemede Hoca, “Bu adamın buğday alacağı vardır” diyeceği yerde “arpa alacağı vardır” der. Davacı “Hoca, ne yaptın sen, buğday diyecektin” deyince “Behey cahiller! Yalan olduktan sonra ne fark eden ha arpa olmuş ha buğday” şeklinde cevap verir..
    Mahkemelerin önemli bir sorunu da gereksiz davlardır. Hoca bu konuda da duyarlıdır. Hoca’nın kadı’lık yaptığı günlerde mahkemeye iki adam gelir. Biri ötekini göstererek “Bu adam sırtına odun yüklenmiş geliyordu. Ayağı takıldı, düştü, odunlar döküldü. Onları sırtına yüklememi istedi. Bunun için bana ne vereceksin, dedim. “hiç” dedi. Şimdi hakkımı istiyorum. Hoca “Haklısın” diyerek oturduğu minderin üzerindeki seccadeyi gösterir. “Şu seccadenin köşesini kaldır… Bak bakalım ne var orada. Adam bakar ve “hiç” diye cevap verir. “Onu al git der Hoca. Böylece hakkını almış oldun.”

    Yargıda en önemli sorunlardan biri asıl suçluyu bulabilmek ve hak ettiği cezayı yasalara göre verebilmektir. Hoca, hukukun bu çok önemli ilkesini daha o yüzyılda bilip uygulamaktadır. Hoca, tarlada çift sürerken buzağıya bir at sineği musallat olur. Hayvan sinekten kurtulmak için öteye beriye koşmaya, önüne gelini yıkıp devirmeye başları. Tarlayı harap bir hale getirir. Hoca, bu durum karşısında eline bir sopa alır ve buzağıyı değil öküzü dövmeye başlar. Bu olaya tanık olanlar “Hoca, öküzün bunda ne suçu var?” dediklerinde ise “Suç öküzde, o öğretmemiş olsaydı daha dünkü buzağı bu kadar marifeti ne bilecekti?” der. Böylece sadece görünüşte suçlu olana takılıp kalmaz. Suçun asıl sahibini, insanı suça teşvik edenleri, azmettiricileri dikkate almak gerekmektedir.

    Görüldüğü gibi Hoca, İslâmın hukuk kurallarının uygulanmasında son derece titizdir. Haklının hakkını mutlaka almasını, hâkimlerin doğru ve adil karar vermelerini, yalancı şahitliğin doğuracağı sonuçları, rüşvet olayını ve benzer hukuk sorunlarını kendine özgü mizahi anlayışla kıyasıya eleştirir.

    [​IMG]
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 6 Eylül 2014

Sayfayı Paylaş