Renk Seçimi
+ + + + + + + + + + + + + + X

Geçmişten Günümüze Türk Masalları

Konusu 'Edebiyat / Kitap' forumundadır ve Suskun tarafından 23 Şubat 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    '' Geçmişten Günümüze Türk Masalları '' adlı çalışmamızda unutulmuş Türk masallarını gün ışına çıkarmayı amaçladık. Bunu yaparken de büyüklerimizden dinlediğimiz masallar arasından en ilgi çekici ve en güzellerini seçmeye çalıştık. Çalışmamızda altı masal bulunmaktadır.

    Masallar sadece çocuların değil, yetişkinlerin de okuyabilecekleri eğitici, öğretici ve eğlendirici eserlerdir.

    Masallarımızın hepsinde öne sürülen, ders alınması gereken düşünceler vardır. Bilindiği üzere masallar mutlu sonla biterler. Temennimiz bu masalları okuyan insanların yaşamlarının da masal tadında olmasıdır.

    Bu çalışmamızı hazırlamamızda bize öncülük eden ve desteklerini esirgemeyen Olgun Adem KAYA hocamıza, masalları öğrenmemize yardım eden büyüklerimiz: Yusuf - Bedriye ŞEN'e ve Ali - Fatma YILDIRIM'a sonsuz teşekkürlerimizi sunarız.

    Bu rapor İnönü Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Öğretmenliği ikinci sınıf bilgisayar dersinde latex ile belge hazırlanmasının öğrenilmesi amacıyla ödev olarak yapılmıştır.


    1. UÇAR LEYLİ
    2. YEDİ BAŞLI EJDERHA
    3. TEMBEL KADIN İLE KURNAZ DİLENCİ
    4. MAVİ KUŞ
    5. SİHİRLİ YAKUT
    6. KAYIKÇI KELOĞLAN ​


     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    1. UÇAR LEYLİ

    Bir varmış bir yokmuş, bir padişahın çok sevdiği bir atı varmış. Bir gün bu at hastalanmış, bütün doktorlar gelmişler, bunu muayene etmişler ama derdine hiçbir çare bulamamışlar. Nihayet bir doktor, '' Bütün memleketteki ahalinin hepsi eteklerine birer avuç ot doldursunlar, at kalkıp da hangisinin eteğinden ot yerse o aşık olmuş demektir. '' demiş. Bütün memleketin ahalisi sıra sıra gelmişler hepsi eteklerindeki otu ata yedirmek istemişler. At hiçbirinden ot yememiş. Artık kimse kalmamış, yalnızca sarayda padişahın üç tane kızı varmış. Üçüde sırayla bu ata ot getirmişler. En küçük kızı görünce at, ayağa kalkıp kızın eteğindeki otu yemeye başlamış. Bu iş onura dokunan padişah, kızıma bir at aşık oldu diye kızmış ve '' Kızımı atın yanına ahıra koyun. '' diye emir vermiş. O gece zavallı kız oracıkta otururken birdenbire at silkinerek, ayın on dördü gibi bir civan olmuş ve kıza, '' Ben peri padişahının oğluyum, sana aşık oldum. '' demiş. Kız da buna memnun olmuş ve ahırda atla yani '' '' ile yaşamaya başlamış.

    Günün birinde padişahın at koşusu olacakmış. Uçar Leyli o akşam kıza, ''Yarın ben de koşuya geleceğim, al elbise giyeceğim ve al ata bineceğim, sakın pencereden baktığın zaman benim sırrımı meydana vermeyesin. '' demiş. Ertesi gün kız ablalarının yanına çıkarak, onlarla birlikte pencereden koşuyu seyretmiş. En büyük ablası, '' Ne olsa olsa da al atlı al urbalı delikanlı benim olsa. '' demiş. Ortanca ablası da, '' O seni ne yapsın, asıl o benim olacak. '' demiş. Küçük kız ise hiç sesini çıkarmadan ahıra gitmiş. Uçar Leyli gelince, '' Aferin sana, hiç sesini çıkarmadın, yarın yine koşuya gideceğim, yeşil ata bineceğim, yeşil urba giyeceğim, sakın sesini çıkarmayasın.'' demiş. Ertesi günü kız yine ablarının yanına çıkarak yarışı seyretmiş. Büyük ablası, '' Şu yeşil atlı, yeşil urbalı delikanlı benim olsa. '' deyince ortanca ablası '' O delikanlı seni ne yapsın, o asıl benim olacak. '' demiş. Küçük ise sesini çıkarmadan ahıra gitmiş. Üçüncü günü Uçar Leyli bu sefer beyaz ata binip, beyaz elbiseler giymiş. Kıza da, '' Sakın bir şey söylemeyesin, bugün üçüncü işte bitiyor. '' demiş ve koşuya gitmiş. Kız tekrar ablalarının yanına çıkarak, pencereden koşuyu seyretmeye başlamış.Büyük kız, '' Ne olsa olsa da şu beyazlı benim olsa. '' deyince, ortancası, '' O seni ne yapsın, asıl o benim olacak. '' demiş. En küçük kız ise artık dayanamamış ve '' O ne senin ne ötekinindir, o asıl benimdir. '' demiş. Koşu bitip kız ahıra gelince Uçar Leyli de gelmiş ve '' Ne yaptım keşke söylemeseydin şimdi beni ya sedef dağında, ya gümüş dağında yahutta altın dağında ara da bul. '' demiş ve pır diye uçup gitmiş. Kız ağlayarak padişah babasına hal ve keyfiyeti anlatmış. '' Bana bir demir çarık, demir bir değnek ver, ben gidip Uçar Leyli'yi arayıp bulacağım. '' demiş ve ertesi günüde yola revan olmuş.

    Sedef Dağı nerede diye diye Sedef Dağını aramış bulmuş ve Sedef Dağındaki çeşmenin başına oturmuş. Bu sırada sedef nalınlar giymiş, eline sedef tas almış çeşmeden su almaya gelen bir kız görmüş ve ona, '' Kız ver o maşrapadan bir su içeyim. '' demiş. Kız da, '' Yedi senede bir Uçar Leyli buraya gelir, bu onun maşrapasıdır veremem. '' demiş. Sultan kızı, bu kızın suratına bir tokat vurarak, elindeki maşrapayı alıp suyu içmiş. Kız ağlayarak Sedef Sarayına gitmiş ve hanımına, '' Çeşme başında bir kız var, bana tokat vurdu, elimden tası aldı ve içti. '' demiş. O sırada saraydaki Uçar Leyli ise, ''Şimdi gelsin beni Gümüş Dağında arasın. '' demiş ve pır diye uçup gitmiş. Kız bu sefer, Gümüş Dağına gitmiş ve orada bir çeşmenin başına oturmuş. Yine gümüş tasla, bir hizmetçi kız çeşmeye gelmiş. Sultan kızı bu kıza, ''Elinde gümüş tas tutan kız ver o maşrapandan bir su içeyim. '' demiş. Kız, ''Yedi senede bir defa Uçar Leyli ortanca teyzesine geldi, bu tas onundur veremem. '' demiş. Sultan kızı bir tokat vurmuş tası alıp suyu içmiş. O sırada Uçar Leyli ise, '' Gelsin beni Altın Dağında arasın. '' demiş ve pır diye uçup gitmiş. Sultan kızı bu sefer demir çizme, demir çarıkla Altın Dağına doğru yola koyulmuş. Orada bir çeşmenin başında altın maşrapalı bir kız görmüş. hizmetçi kıza, '' Benim hanımım evden kovdu, hanıma söyle de beni hizmetçi olarak alsın. '' demiş ve hizmetçi olarak o eve girmiş. Bu evde Uçar Leyli annesiyle beraber oturmaktaymış. Bir peri olan annesi oğlu Uçar Leyli'yi evlendirmeye kalkmış. Düğün gecesi, Uçar Leyli'nin annesi bu yeni hizmetçi kızın on parmağına on çıra yaktırmış ve '' Sabaha kadar bu çırayla oğlumla gelinimi aydınlat. '' demiş. Zavallı sultan kızı sabaha kadar kapının arkasında ağlayarak beklemiş. Sabaha karşı Uçar Leyli sultan kızının ızdırabına dayanamamış ve elindeki çıraları atarak, '' Bin sırtıma. '' demiş ve kızı sırtına alarak pencereden uçup gitmişler. Gelin derhal kaynanasına haber vermiş. Kaynanası da uçarak onların peşine düşmüş ama yakalayamamış.

    Kaynana önce kardeşlerinin gümüş ve sedef dağlarına giderek, '' Uçar Leyli buraya geldi mi? '' diye sormuş. Kardeşi yani Uçar Leyli'nin teyzesi, ''Dur ben gideyim onları aramaya. '' demiş ve kanatlarını takıp aramaya başlamış. O sırada uçmakta olan Uçar Leyli, sırtındaki kıza, '' Bak bakalım arkana kim geliyor? '' demiş. Kız, '' Yağmurlar yağıyor, şimşekler çakıyor . '' deyince '' Öyleyse korkma teyzem geliyor. '' demiş ve kıza bir tokat vurarak, onu dere yapmış, kendisi de içinde bir ördek olmuş. Teyzesi onların önünden kaybolduğunu görünce dönüp evine gitmiş. Uçar Leyli'nin annesi kardeşine, ''Bulamadın mı? '' diye sorunca kardeşi, '' Önümden kaçtılar. Orada bir dere vardı, içinde de bir ördek vardı, başka bir şey görmedim. '' demiş. Uçar Leyli'nin annesi, '' İnip de o dereyi çiğneseydin, kızı dere yapmıştır, kendisi de ördek olmuştur. '' demiş. Bunun üzerine en küçük teyzesi, '' Ben gideyim. '' demiş ve arkalarından koşmuş. Bu sırada Uçar Leyli sırtındaki kıza, '' Bak bakalım arkanda ne görüyorsun? '' deyince, kız, '' Bir toz duman görüyorum. '' demiş. Uçar Leyli, '' Korkma öyleyse küçük teyzem geliyor. '' demiş ve kıza bir tokat vurarak onu bir bostan yapmış, kendisi de içinde bahçivan olmuş. Teyzesi bostanın önüne gelip bakmış, ama bir şey görememiş. Sonra da, '' Bahçivan '' diye seslenmiş, '' Buradan bir kızla oğlan geçti mi? '' . Uçar Leyli sağır taklidi yaparak, '' Lahana da var pırasa da var. '' demiş. Bir daha seslenince de, '' Salata da var turp da var. '' demiş. Kadın, ''Bu bahçivan da sağırmış galiba. '' diyerek canı sıkılıp eve dönmüş. Gidip olanları ablasına anlatmış. Ablası da, '' O kızı bostan yapmıştır, kendisi de bahçivan olmuştur, keşke çiğneseydin. '' demiş ve '' Ben gideyim bari '' diyerek, kalkıp arkalarından gitmiş.

    Uçar Leyli sırtındaki kıza, '' Bak bakalım kim geliyor? '' deyince, kız, ''Dolu yağıyor. '' demiş. Bunu duyan Uçar Leyli, '' Eyvah annem! '' diyerek kıza bir tokat vurup onu incecik bir selvi ağacı yapmış, kendisi de yedi başlı bir yılan olup, ağacı iyice sarmış ve ağacın dibine de başını koymuş.Annesi gelip, '' Ah evladım, iğne topuzu kadar yer bıraksaydın da o kahbenin kemiklerini kırsaydım, buraya vursam kolların, buraya vursam arkan, kıyamam bir yerine vurmaya! Hadi artık kız senin olsun. '' deyip evine dönmüş. Uçar Leyli ile kız da beraber, kızın babasının sarayına dönmüşler, kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    2. YEDİ BAŞLI EJDERHA

    Evvel zamanda bir ülkeyi yöneten bir padişah varmış. Bu padişahın kırk oğlu olup en küçüğü on üç on dört yaşlarındaymış. Bu çocukların işleri, her ava gitmek, kuş avlamak, gezinmek eğlenmek gibi şeylermiş.

    Günlerden bir gün padişah, kendi kendine, şu oğullarımı evlendireyim, diye düşünürken onları çağırır, bu düşüncesini kendilerine söyler.

    Onlar da :

    - Biz evleniriz, ama kendimiz gibi bir babadan bir anadan olma kızlar isteriz, derler.

    Padişah da adamlar gönderip bir anadan olma kırk kız aratır. Adamlar her yeri gezip ararlar otuz dokuz kız bulur, fakat kırk kızı bulamazlar.

    Padişah oğullarına :

    - Ey, çocuklarım sizin istediğiniz gibi aynı anadan olma kırk kız bulunamıyor. Biri de başka ana babadan olsun, dese de bunlar razı olmazlar.

    - Biz gider, kendimiz arar buluruz, bize izin ver, derler.

    Bunun üzerine padişah :

    - Varın gidin, ama size söyleyecek üç sözüm var, der.

    - Nedir? diye sorarlar.

    Padişah :

    - Buradan çıkıp yolda giderken bir çeşmeye varacaksınız; orada sakın yatmayın. Bir de daha ilerde bir hana varacaksınız; orada da yatmayın. Ondan sonra bir kıra vardığınızda orada da yatmayın da başka her nerde yatarsanız yatın, der.

    Oğlanlar :

    - Peki baba, deyip atlarına binip giderler.

    Yükte hafif, pahada ağır biraz öte beri alıp yola koyulurlar. O gün, akşama kadar yol giderler. Gide gide babalarının sözünü ettiği o çeşmeye varırlar. Akşam olur, hava kararır. Bunlar :

    - Adam sende, kırk kişiyiz, burada ne olcak? Haydi, yatıverelim, geceleyin başka nereye gidebiliriz ki? deyip orada kalırlar. Atlarından inerler, yerler içerler. Yatar uyurlar ama küçük oğlan uyumaz...

    Gece yarısı bir ses gelir. Oğlan hemen kalkar, kılcını çeker, kimseyi uyandırmadan doğruca o sesin geldiği tarafa gider. Gide gide görür ki yedi başlı bir ejderha geliyor.

    Oğlanla ejderha birbirlerine iyice yaklaşırlar. Ejderha, oğlana saldırır. Ama hiçbir şey yapamaz. Böylece üç defa saldırıp alt edemeyince bu sefer oğlan :

    - Ey koca ejderha, şimdi sıra bana geldi, diyerek kılıcını çeker, ejderhanın bir vuruşta altı başını birden keser, uçurur.

    Ejderha :

    - Er isen bir daha vur, der.

    Oğlan da :

    - Ben anamdan bir defa doğdum, iki defa değil deyince ejdarhanın bir kafası yuvarlana yuvarlana bir kuyu başına gider.

    - Benim canımı yiyen, malımı da yesin, der kendini kuyuya atar.

    Oğlan yanında bulundurduğu bir ipin ucunu bir kayaya bağlar, bir ipe sarılır kuyunun içine iner. Bir de bakar ki bir demir kapı. Kapıyı kırar, içeri girer; içeride büyük bir saray görür. Bakar ki sarayın kırk tane odası var. Hepsini birer birer açar, bakar. Görür ki hapsinin içi türlü türlü elmaslarla altınlarla dolu. Bir kapıyı daha açar, içeri girer ki kırk tane kız oturmuş gergef işliyorlar.

    Bu kızlar, oğlanı görünce kalkarlar.

    - Aman, in misin, cin misin sen buraya nereden geldin? derler.

    Oğlan da :

    - Ejderhanın başı '' Benim canımı yiyen, malımı da yesin. '' deyip kendini buraya atınca bende arkasından indim, der.

    Meğer bu kızlar bir ananın bir babanın çocuklarıymış. Ejderha bu kızların ana babalarını öldürüp bunları da buraya koymuş.

    Kızlar, ejdehanın öldüğünü işitince çok sevinirler. Oğlanın boynuna sarılırlar :

    - Aman kardeşimiz, bizi sen kurtardın, Allah da senin işini rast getirsin, derler.

    Oğlan, kızlara :

    - Ben şimdi gideceğim, yukarıda benim kardeşlerim var; onları alayım, sonra sizi de alırım, der. Çıkar, gider; kardeşlerinin yanına varır, yatar.

    - İşte. Ne oldum? Burada yattık da başımıza ne geldi? diyerek yine hazırlanır, yola çıkarlar.

    Gide gide akşam olur, bir hana varırlar. Ortalık iyice kararır. Bunlar :

    - Haydi yatalım, çeşmede yattık ne oldu ki burada ne olsun? diyerek atlardan inerler.

    Küçük oğlan :

    - Aman kardeşlerim, babamız bize buralarda yatmayın dedi. Elbet, onun bildiği bir şey var ki böyle söyledi, derse de bu oğlan onların en küçüğü olduğu için :

    - Haydi, sen karışma, diye onu azarlarlar o da bir daha sesini çıkarmaz.

    Bunlar, yine yerler içerler, uyku vakti gelince yatar, uyurlar. Küçük oğlan, belki bir şey olur diye uyumaz. Gece yarısı olunca karşıdan bir gürültü kopar. Oğlan, sessizce kalkar, kılcını alır, o gürültüye doğru gider. Bakar ki öncekinden daha büyük bir yedi başlı ejderha daha geliyor. Hemen buna karşı durur. Bu ejderha da oğlana ardı ardına üç kez saldırır ama bir şey yapamaz.

    Sıranın kendine gelmesiyle kılıcını çeken oğlan ejderhaya bir kere vurunca ejderhanın altı başı birden kopup gider. Bir baş, yerinde kalır. O zaman ejderha :

    - Er isen bir daha vur, diye bağırır.

    O da :

    - Ben dünyaya bir kere geldim, iki ker değil, deyince o baş yuvarlana yuvarlana gider, '' Benim canımı yiyen, malımı da yesin. '' diyerek kendini kuyuya atar.

    Oğlan, bu başın ardından kuyuya iner. Bakar ki koca bir saray; içinde, dünyada olmayan şeyler var. Sonra, oradan çıkar, gelir, yatağa gider.

    Sabah olur, hepsi uykudan uyanırlar :

    - Işte, burada yattık ne oldu? Diyerek yine atlarına binerler. O gün, akşama kadar giderler. En sonunda bir kıra varırlar. O gece orada kalır; yerler, içerler, bir de yatma vakti gelince bakarlar ki, karşıdan bir inilti, bir gürültü geliyor. Hem de dağları devire devire...

    Bu gürültüyü işitince hepsinin aklı başından gider. Hemen atlarına binerler, bir de görürler ki bir ejderha :

    - Benim kardeşlerimi öldüren kimdir? Deyip bağırarak çağırarak geliyorlar.

    O zaman, bunlar birbirlerine :

    - Aman, ne yapsak, bunun elinden nereye kaçsak? demeye başlarlar.

    Küçük oğlan da :

    - Ya, ben size demedim mi, babamız da bize söylemedi mi? Ama siz dinlemediniz. Haydi bakayım, şimdi varın da derdinizi ejderhaya anlatın, deyince, ötekiler :

    - Aman kardeş, bir şeydi başımıza geldi, sen bilirsin, bir şeyler yapalım da bu bela başımızdan gitsin, derler.

    Oğlan bakar ki bunların hepsi korkuyor :

    - Haydi, geri dönün; şu anahtarı da alın, geldiğimiz yerde bir kuyu vardır; o kuyunun içinde çok değerli mallar vardır. Onları alın ondan önceki kuyuya gidin o kuyuda birçok para ile kırk tane kız vardır. Onları da alın doğruca memlekete dönün. Bende bu ejderhayı öldürür, gelirim, der.

    Onlar da geri döner, giderler. O kuyulardaki malları, paraları, kızları alırlar; doğru memleketlerine döner ve babalarına, başlarına geleni anlatırlar.

    Biz gelelim, küçük oğlana...

    Oğlan, ejderhe ile dövüşür, ama ne oğlan ejderhayı, ne de ejderha oğlanı alt edebilir. Bunun üzerine ejderha oğlana :

    - Gel yiğit, benim bir işim var, o işimi görebilirsen, seni koyuveririm, der.

    Oğlan da :

    - Nedir işin? deyince :

    - Ben, padişahının kızına aşığım. Kaç yıldır padişah ile o kız için kavga ediyoruz. Ama bir türlü kızı alamadım. Eğer, o kızı bana getirebilirsen, sana hiçbir şey yapmam, der.

    Oğlan, başını kurtarmak için :

    - Peki, getiririm, demek zorunda kalır.

    Adına Çampalak denen bu ejderha, oğlana bir dizgin verir.

    - Al bunu, filan çeşmeye git; oraya sabahleyin aygırlar gelir, hemen birinin başına bu dizgini geçir; üzerine bin. sana '' Emret! '' der; sen de '' Beni Çinimaçine götür. '' dersin. Aygır alır, seni oraya götürür, der.

    Oğlan, dizgini alır, o çeşmeye gider bakar ki su içmek için birçok aygır geliyor. Hemen, dizgini bunlardan birinin başına geçirir; sırtına biner. Aygır da: '' Emret! '' deyince o da kendisini Çinimaçin'e götürmesini söyler.

    Aygır, '' Kapa gözünü, aç gözünü. '' deyince oğlan bakar ki Çinimaçin'e gelmiş bile. Aygırdan iner, dizgini alır, aygır gider...

    Oğlan kente gider, orayı burayı gezip dolaşırken bir kocakarı ona :

    - Oğlum nerelerden gelip nereye gidiyorsun? diye sorar.

    O da :

    - Aman anne, bana bir yatacak yer bulunmaz mı? der.

    Kocakarı :

    - Gel oğul, seni evime götüreyim, bende konuk ol, diye yanıt verince, oğlan kocakarı ile döner, o gece orada kalır.

    Geceleyin otururlarken, kocakarı ona :

    - Aman oğul, sen buraya nereden geldin? Bu yerlere hiç kimse gelmezdi. Niçin dersen, bu padişahın kızına bir ejderha aşık oldu tam sekiz yıldır padişahla, o kızı almak için kavga ediyor. Bu yüzden de o ejderha, buralara kuş uçurtmayıp, kervan geçirtmiyor. Sen nasıl geldin? der.

    Oğlan da :

    - Aman, anne, o kız nerede oturur? diye sorar.

    Kocakarı :

    - Padişahın bahçesinde bir köşk vardır; orada oturur, hiçbir yer çıkmaz, diye yanıtlar.

    Sabah olunca oğlan sokağa çıkar; doğru, sarayın bahçe kapısına gider; bakar ki sarayın kapısında bir ihtiyar bahçıvan oturuyor. Onun yanına gider :

    - Aman bahçıvan, beni yanına çırak alır mısın? diye ricada bulunur.

    Ihtiyar bahçıvan :

    - Aman oğul, benim adamım var, seni ne yapayım? der.

    Oğlan :

    - Ama baba çok yoksulum beni de al, ben de geçineyim, filan diyerek bahçıvanı kandırır; bahçeye girer, ötede beride hizmet görür.

    Bir gün bahçede çiçekleri sularken, padişahın kızı da pencereden bakar ve bu oğlanı görür. Oğlan pek yakışıklı olduğundan kız onu görür görmez aşık olur, oğlanı yanına çağırır, buraya nereden geldiğini sorar. Oğlan da kızı düşünde görerek aşık olduğunu, onu almak için geldiğini, kendisinin de bir padişah oğlu olduğunu söyler.

    Kız, bu sefer :

    - Aman, sen beni ülke dışında nereye götürürsen götür. Ben hem sana aşık oldum hem de beni almak isteyen ejderhadan kurtulayım, der.

    Oğlan da :

    - Peki, olur, deyip kızla sözleşir, bir gece kızla birlikte kentten çıkar, giderler.

    Epeyce yol gidip, ejderhanın olduğu yere yaklaşırlar.

    Oğlan, kıza :

    - Ben seni Çampalak adlı ejderhaya götürüyorum, der.

    Kız :

    - Eyvah! Ben ondan kaçarken, sonunda onun eline mi düşeceğim? diye ağlayıp sızlamaya başlar.

    Oğlan da :

    - Canım ben seni ejderhaya götürüyorum, ama onun elinden sen de kurtulursun ben de kurtulurum. Bir yolunu bulup, onu öldürürüz. Sonra da ben seni alırım diyerek kızı aldatır.

    Bunlar giderler, ejderha kızı görünce :

    - Vay cananım, hoş geldin, diyerek kızı karşılar. Kız da başını kurtarmak için :

    - Hoş bulduk, derse de her gün ağlar, sızlar...

    Oğlan da ejderhanın gittiği vakitlerde kızın yanına gelerek der ki :

    - Sen ejderhaya burada canının sıkıldığını söyle. Ona, tılsımının ne olduğunu sor. '' Hiç değilse bununla eğlenir, vakit geçiririm. '' dersin. Tılsımını öğrenince ejderhayı öldürmek kolay olur.

    Oğlan, kızın yanından ayrılır, az sonrada ejderha gelir. Kız başlar ağlamaya... Ejderha, kızı çok sevdiği için, aklı başından gider.

    - Aman sevdiğim, niçin ağlıyorsun? diye sorar.

    Kız da :

    - Sen gündüzleri gidiyorsun; benim, yalnızlıktan canım sıkılıyor. Senin tılsımın yok mu, söyle de bari onunla eğleneyim, der.

    - Elmasım, benim tılsımım çok uzaklardadır, diye yanıt verir.

    Kız da :

    - Nerededir? diye sorunca :

    - Uzak bir ülkede bir görkemli saray vardır, o sarayın içindedir. Kimse gidip onu alamaz. Kim giderse orada ölüp kalır, diye yanıt verir.

    Kız da :

    - Ben ne yapayım, öyle tılsımı, der ve işi fazla uzatmaz.

    Sabah olunca ejderha gider. Kızın yanına oğlan gelir, tılsımı alıp almadığını sorar. Kız da ejderhanın söylediklerini oğlana aktarır.

    Oğlan, ejderhanın vermiş olduğu at dizginini eline alır, deniz kıyısına gider. Dizgini denize vurur, bir deniz aygırı çıkıverir.

    Oğlan :

    - Beni falan ülkeye götür, deyince, gözünü kapayıp açıncaya kadar geçen bir süre içinde kendini o ülkenin bir sarayında bulur.

    Aygır, oğlana :

    - Işte senin gideceğin yer, şu karşıki dağın başında gördğün saraydır, der. Ama sen beni götürür, o sarayın kapısının halkasına dizginimden bağlarsın; ben de kişneyerek kapının halkalarını birbirine vururum; demeye kalmaz, kapı açılır; o açılan kapı, içerde bulunan aslanın ağzıdır...

    Eğer kılıcınla o açılan kapıyı bir vuruşta ikiye bölebilirsen, kendini kurtarırsın, yoksa aslan, seni öldürür, diye açıklama yapar.

    Oğlan, aygırla dosdoğru sarayın kapısona gider. Aygırın söylediği gibi, onu dizgininden kapıya bağlar. Aygır da bir kere kişner. Kapının halkaları çıngır çıngır birbirine vururunca, içerden çirkin bir ses duyulur ve kapı açılır.

    Oğlan, hemen kılıcını çeker, bir vuruşta kapıyı ikiye biçer. Bir de bakar ki kapı meğer koskoca bir aslanmış! Aslanın iki parça olduğunu görünce karnını yarar, içinden bir kafes çıkar. O kafesin içinde de üç güvercin var, ama böyleleri dünyada hiç görülmemiş!

    Oğlan, aman, şunların birini tutayım da biraz seveyim, diyerek birini kafesten çıkarır. Gel gör ki sevip okşarken elinden kaçırır... Güvercin, uçup gider, aygır da peşinden gider... Gide gide o kadar giderler ki aygır, havada kaybolur. Oğlan da başlar ağlamaya...

    En sonunda aygır, güvercine ulaşır, onu tutar, aşağıya indirir. Oğlan, güvercinin başını kopardıktan sonra aygırın sırtına biner. Kafesi eline alır, yine göz kapayıp açıncaya kadar, ejderhanın olduğu yere kadar gelirler.

    Oğlan, hemen güvercinin birini daha öldürüp öbürünü alarak ejderhanın evine gider. Bir de bakar ki ejderha yatmış, yerinden kalkamıyor...

    Ejderha, oğlanın elindeki güvercini görünce :

    - Nasıl olsa öleceğim, o nedenle şu güvercini verin de biraz seveyim bari, diye yalvarmaya başlar.

    Oğlan, ejderhanın yalvarmasına dayanamayıp, güvercini vermek için kafesten çıkarır, ejderhaya uzatır. Tam o sırada kız :

    - Aman sevdiğim, ne yapıyorsun? diye koşar, güvercini oğlanın elinden kaptığı gibi, güvercinin başını koparıverir, ejderha da ölüp gider.

    Kız, ejderhanın öldüğüne çok sevinir; gönlünü, bütün bütün oğlana verir.

    Oğlanla kız, atlarına binerler; ejderhanın, pahada ağır, yükte hafif eşyalarını da alırlar, dosdoğru, kızın ülkesine giderler.

    Meğerse babası, kızın kaçtığı günden beri arıyormuş. Kızının geldiğini görünce, sevincinden ağlar, boynuna sarılıp özlem giderir. Şimdiye kadar nerelerde olduğunu sorar. Kız da başına gelenleri, bir bir anlatır.

    Babası, ejderhanın öldüğüne çok sevinir. Kızını oğlanla evlendirir. Kırk gün kırk gece düğün yapılır. Her gün çalıp oynamakla günlerini geçirseler de, günlerden birgün, oğlanın; anası ile babası aklına gelerek kıza :

    - Benim de ülkemde anam ile babam var; ben onların yanına gideceğim, ne dersin? diye sorar.

    - Kız, ben de gelirim, deyince bunlar işi kızın babasına açarlar. Kızın babası razı olur, onlara gitmeleri için izin verir. Bir alay askerle birlikte yola çıkarlar.

    Az giderler, uz giderler dere tepe düz giderler, sonunda oğlanın ülkesine varırlar.

    Babası oğlunu görünce :

    - Vay oğlum benim, seni öldü sandım; meğerse sağ imişsin! diye sevincinden ne yapacağını şaşırır...

    Oğlana şimdiye kadar nerelerde olduğunu neler yapıp nasıl geçindiğini sorar. Oğlan da kardeşlerinden ayrıldıktan sonra başına neler geldiğini, bunları nasıl göğüsleyip bu günlere ulaştığını bir bir anlatır.

    Sonunda da Çinimaçın padişahının kızını aldığını söyler.

    Babası bu işe daha da sevinir. Yeniden kırk gün kırk gece düğün yaptırır. Hep birlikte ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşarlar.
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    3. TEMBEL KADIN İLE KURNAZ DİLENCİ

    Evvel zaman içinde fakir ve iyi kalpli bir oduncu ile, onun akılsız, aksi bir karısı varmış. Bu kadın o kadar huysuzmuş ki, karşılarında bulunan büyük konağın zengin hanımı gibi olmadığından, daima oduncu ile kavga eder ve :

    - Zengin olaydın ben de iş görmez, akşama kadar yatar uyurdum, der ve sonra da hıçkıra hıçkıra ağlarmış.

    Zavallı oduncu bu kavgadan bıkarak, bir gün pazardan besili bir tavuk alıp karısına getirmiş. Kadın buna çok sevinmiş ama karşılarındaki hanım gibi olmak istediğinden :

    - Zengin hanım yemek pişirmediği için ben de pişirmem, demiş.

    Zavallı oduncu ne yapsın kendisi pişirmeye razı olmuş. Tavuğu yolmuş, temizlemiş, ocağı yakmış, tencereyi koymuş ve işine gitmiş.

    Bir iki saat sonra kapıya bir dilenci gelmiş. Kadın, '' Hanım oldum. '' diye aşağı inip kapıyı açmamış. Yukardan kapının anahtarını atmış. Ekmeğin yerini de tarif etmiş. Dilenci kapıyı açmış, ekmeğin hepsini almış. Ocakta tencereyi görünce, hemen içindeki tavuğu almış, torbasına sokmuş. Ayağındaki çarıkları da alay olsun diye tencerenin içine koyup, dışarı çıkmış. Kadın pencereden bakıyormuş. Ondan oynayıp, şarkı söylemesini istemiş. Dilenci de şu şarkıyı söylemiş :

    '' Sizin tavuk benim torba içinde

    Benim çarık sizin kazan içinde

    Sen dayağı yersin yorgan içinde

    Ben tavuğu yerim orman içinde ''

    Bu şarkı kadının hoşuna gitmiş, birkaç kere daha söyleterek, kendisi de ezberlemiş.

    Akşam olunca oduncu gelmiş. Kadın o gün olanları kocasına anlatarak şarkıyı da söyleyince, oducu çok sinirlenmiş. Kadını, bir daha böyle huysuzluklar yapmayacağına tövbe ettirene kadar iyice dövmüş.

    Dilenci de ormana giderek, büyük bir sevinç içinde tavuğu afiyetle yemiş.
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    4. MAVİ KUŞ

    Günlerden bir gün, Parmak Çocuk, babasıyla pazara gelmiş. İhtiyar babası, oğluna iki bakır kuruş vermiş. Ah, ne sevinmiş çocuk, bu paralarla kim bilir ne kadar kurabiye satın alabilirim, diye düşünerek babasının arkasından küçük bir oğlak gibi hoplaya zıplaya koşuşturuyormuş.

    Ah, pazara ne kadar halk toplanmış! Ne kadar çok mal varmış!

    Parmak Çocuk, ipek kumaş satan tezgahlara gelmiş; tüccarlar, gökkuşağı gibi renkli, çeşitli ipek kumaşları satıyorlarmış. Halıcılara gelmiş; top top renkli çiçeklerle süslenmiş birçok halı varmış Bakır satanlara gelmiş; her şey güneş gibi parlıyor; güğümler, fincanlar...

    Küçük dükkanların önünde kadınlar bakır kazanların, tabak ve fincanların seyrine doyamıyorlarmış. Çocuklar ise toplaşıp ağızlarının suyu akarak meyvelere, sıcak sıcak pidelere, çeşit çeşit tatlılara bakıyorlarmış. Ne kadar çok karpuz ve kavun, elma ve üzüm varmış pazar yerinde! Bir günde hepsine ayrı ayrı bakmamak mümkün değilmiş. Ayrıca her şeyi satın almaya da kimsenin gücü yetmezmiş. Hele, iki bakır kuruşa bir şey almak mümkün değilmiş.

    tezgah tezgah dolaşmış, fiyatları öğrenmiş, pazarlık etmiş, ama bir şey satın alamamış. Bu arada babasını da kaybetmiş.

    - Babacığım, babacığım! Nerdesin! diye bağırmış çocuk.

    Pazar, çok gürültülü, çok kalabalıkmış burada birisini bulmak, çölde iğneyi bulmaktan daha zormuş. Böylece, babası hiç duymamış Parmak Çocuk'u.

    Parmak Çocuk, üzüntüsünden neredeyse ağlayacakmış, ama bir süre sonra kendine gelmiş; ''Yiğide ağlamak yakışmaz, yalnız da yolu bulabilirim. '' diye düşünmüş. Kendini toparlamış, şapkasını düzelterek, nereye gideceğini bilmeden yolu aramaya başlamış. Birden, az ötede kalabalık üstünden inanılmaz bir şey görmüş!.. Uzun bir fildişi tünekte harika bir mavi kuş oturuyormuş. Kuşun gagası altınmış. Kanatları, gökyüzü gibi masmavi, sanki elmas kıvılcımları dökülmüş yıldızlar gibiymiş. Kuş, büyük tüneğinde, kanatlarını açıp kapatıyormuş.

    Oy! Demiş çocuk, bu kuşa yakından bakayım. Bu ne harika şey. Bütün paralarımı vermeye hazırım, hatta şapkamı bile vereceğim.

    Yandaki elma yığınından yuvarlanarak harika kuşun yanına gelmiş. Ama bu hiç de kolay olmamış. Önünü yayalar, yüklü eşek ve develer engelliyormuş. Çocuk, az kalsın, atların altında kalacakmış. Eninde sonunda Parmak Çocuk, harika kuşa ulaşmış. Büyük bir heyecan ve umutla gelip ulaştığı bu yerde üzücü şeylerle karşılaşmış... Güzel kuşun oturduğu tüneğin yanında üç kişi oturuyormuş, birisinin gömleği boyalara bulaşmış, öbürünün bütün sakalı odun tozuyla kaplanmış, üçüncünün ise öküz derisi önlüğü kazan karasıymış. Bular, boyacı, oymacı ve demirci çok hüzünlüymüşler. Başları eğik, yerde oturuyormuşlar. Yanlarında ise ihtiyar, kadın ve çocuklar toplanmış ağlıyorlarmış.

    - Burada neler oldu? Bu insanlar neden ağlıyor? Diye sivrisinek gibi yapışmış Parmak Çocuk, kaynayan suyu satan satıcıya. Satıcı da şöyle demiş:

    - Eh! Küçük insan, bakıyorum, sen çok uzaklardan gelmiş olmalısın. O yüzden, bunların başına neler geldiğini bilmiyorsun.

    - Tabi ki bilmiyorum, diye fısıldamış Parmak Çocuk.

    Ve sucu, bu çok hüzünlü hikayeyi anlatmaya başlamış :

    - Bizim Han'ımız, kendini çok beğenmiş, acımasız, adaletsiz bir handır. O, şehrimizin en usta oymacısını yanına çağırmış, ağaçtan büyülü bir bülbül yapmasını emretmiş. Bu kuş hakkında, halk içinde pek çok efsane ve masal söylenirmiş. Yılda bir kere yere inen Güneş gibi harika bir kuşmuş. Harika şarkılarını söylediği zaman, insanlara mutluluk veriyormuş. Ama insan, kaba elleriyle böyle mucizevi bir kuş yaratabilir mi? çok düşünmüş. Ama o, hüner sahibi bir usta olduğundan Han'ın emrini yerine getirmiş.

    Süresi dolduğunda, yaptığı harika kuşu Han'ın sarayına getirmiş. Onu görenlerin hepsi hayran kalmışlar. Ama Han'ın yüzü asık olduğu halde şöyle demiş :

    - Kuş iyi, ama aptal usta, görmüyor musun? Hiç rengi yok. Eğer, yarın sabaha kadar, bu kuş güneş gibi parlamazsa seni cellata vereceğim.

    Usta, çok üzülmüş. Hiçbir şey demeden, kuşunu alarak ünlü bir boyacı olan arkadaşını götürmüş. O boyacı usta ile bütün şehir gurur duyuyormuş. Ve işte bir gecede kuşu, güneş gibi parlatıvermiş. Kuşu önce, altın ile kaplamış, sonra gök mavisi, kanatlarına da harika elmas tozlarından serpmiş.

    Sabah erkenden iki usta, Han'ın sarayına harika kuşu götürmüşler. Şehrin sokaklarında giderken onları görenler hayranlıktan coşkuyla alkışlamışlar. Ama ne var ki , buna çok kızmış :

    - Aptallar, neden seviniyorlar? Bu bir bülbül değil ki, sadece boyanmış bir ağaç parçası... Ey ustalar! Eğer, yarın sabah, sizin bu aptal kuşunuz kafasını kıpırdatıp kanatlarını çırpmazsa şehrin bütün oymacı ve boyacılarının kafasını keseceğim, diye bağırmış...

    Buna, ustalar daha çok üzülmüşler. Hiçbir şey söylemeden, kuşu, demirci ustaya götürmüşler. bütün gece çalışmış ve sabah olup da arkadaşları geldiğinde harika kuş, kanatlarını çırpmış, kafasını oynatmış ve altın gagasını açıp kapatmaya başlamış. Çok sevinen oymacı, boyacı ve demirci sabah erkenden saraya gelmişler. , güneş gibi parlıyor, tıpkı canlı gibi, kanatlarını çırpıp kafasını oynatıyormuş. Onlar, mükafat beklerken, acımasız Han, kuşu görür görmez, bağırıp çağırmaya başlamış :

    - Tembeller, demiş, sizin yaptığınız hiçbir işe yaramaz! Büyülü kuş dediğin bu mu? Bu, konuşmaz, şarkı söylemez! Bu, insanlara mutluluk getiren bir bülbül değildir.

    Ustalar, birkaç gün çalışsalar da kuşa şarkı söyletememişler. İşte şimdi Han'ın ları gelecek ve bu bahtsız insanları zindana götürecekler. Herkes biliyor ki şimdiye kadar oradan sağ çıkan olmamıştır. İşte bu insanların hanımları ve çocukları ağlıyor.

    Sonra, sucu da ağlamaya başlamış, ustalara... Biraz sonra bir büyük bir gürültü kopmuş.

    - Çekilin yoldan! Dağılın! Sesleri duyulmuş. Parmak Çocuk bakmış ki ellerinde kılıçlarıyla Han'ın muhafızları ustalarının üzerine geliyorlarmış. En önde, yaban domuzu gibi şişman ve ağzından köpükler saçan komutanları varmış.

    - Saman kafalılar! diye bağırmış, ustalara siz, Han'ın emrini yere getirmediniz. Yaptığınız kuş susuyor. Bu kalabalık için acımasızca ceza göreceksiniz.

    Ustalar sus pus kalmışlar. Bunu duyan kadın, çocuk ve ihtiyarlar daha çok ağlamaya başlamışlar.

    - Ee, ağlamakla hiçbir şey değişmez, demiş kendi kendine Parmak Çocuk. Ağlamaktansa şunlara bir ders vereyim.

    Parmak Çocuk, elinin tersiyle gözyaşlarını silerek kuşun tüneğine çıkmış. Ve bir anda kuşun sırtına oturmuş. Kimse bunu farkına varamamış...

    - Tutuklayın şu hayinleri! diye bağırıp çağırmaya başlamış komutan.

    Muhafızlar ustalarının yanına ulaştığında kuşun gagası açılmış ve yüksek sesle şöyle demiş :

    Asıl hayin sensin. Bu insanlar, ödüllere layıktır. Onlar bütütn insanların ustasıdır.

    Bütün kalabalık şaşırmış. Muhafızlar oldukları yerde donmuşlar. Komutanın şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. Kuş, kanatlarını çırpmış, kafasını oynatarak şarkı söylemiş.

    '' Üzülmeyin ustalar

    Hana gitmek zamanı

    Han'ı mutlu ederek

    Şarkı söylemek zamanı ''

    Kalabalıktan sevinçli haykırışlar gelmiş :

    - Ah harika bülbül; sen bize acıdın, derdimizi anlayarak bizi kurtardın. Kuşu hemen saraya götürün, Han'a şarkı söylesin ve Han da suçsuz insanların peşini bıraksın!

    Gözlerine inanamayan ustalar, kuşu saraya götürmüşler. Arkasından halk ser gibi toplanmış. Acımasız Han, altın tahtında siyah sakallarını sıvazlayarak oturuyormuş. Ve üç ustanın idam edildiği haberini bekliyormuş. Halk, sarayın önünde toplanmaya başlamış. Kapılar açılmış ve boyacı, oymacı ve demirci içeri girmişler. Yanlarında kuş da varmış tabi.

    - Ne işniz var burada! diye bağırmış Han.

    Tam o esnada kuş, kanatlarını sallamış, başını oynatmış ve şakımaya başlamış :

    '' Hepsinden akıllı bizim Han! ''

    Han'ın yüzü gülmüş. Kuş ise devam etmiş :

    '' O, akıllıların akıllısı

    O, kahramanların kahramanı

    En büyük Han bizim Han! ''

    Han salağı, şarkıya bayılmış. Sakallarını sıvazlayıp kafasını hoşnutlukla sallamış.

    '' Seni neye benzeteyim ey Han

    ve çiçek Han!

    Güneşin kardeşi ve ayın babası

    Ülkemizin hayırlısı!

    En büyük Han bizim Han! ''

    Kuşun bu şarkısına Han, neşe ile gülmüş.

    Ey vezirler! demiş, Han. Ustalara ödül olrak bir çuval yumurta kabuğu ve kuyruksuz bir eşek verin. İşlerini iyi yapmışlar.

    Bu fikrini de çok beğenmiş Han ve kıkırdayarak eklemiş :

    - Şimdi ise bu harika kuşu halk önüne, meydana çıkaracağız. Bütün insanlar, nasıl öttüğünü duysunlar!

    Herkes, sarayın önüne çıkmış. Önde, altın sırmalı kaftanıyla Han, arkasında vezirleri, büyük bir tünekte konuşan kuşu halka göstermişler.

    Han, çeşitli halılarla döşenmiş meydana çıkarak tören kıtasına işaret etmiş. Tören kıtası, halkı sakinleştirmek için trampet çalmış. Meydandakiler iyice sakinleşmiş ve Han'ın sesi duyulmuş.

    - Eyy harika bülbül! Bize hiç duymadığımız şarkılar söyle! Bizi sevindir! Hiç korkmadan söyle, ama sadece gerçekleri söyle!

    Kuş, kanatlarını çırpmış, başını oynatmış ve bütün halk, susup beklemiş. Kuş bütün gücüyle şöyle demiş :

    '' Hepsinden acımasız bizim Han!

    Hepsinden kurnaz bizim Han! ''

    Han, çok bozulmuş, ama bütün halkın önünde, '' Hiçbir şeyden korkmadan gerçekleri söyle! '' dedikten sonra, kuşu susturamamış. Kuş ise daha yüksek sesle devam etmiş :

    '' O zaman o işkenceci

    Halkını kırıp geçiren

    En büyük Han bizim Han!

    Kalpsiz ve yıkıcı

    İnsanlara kasteden

    En büyük Han bizim Han! ''

    Bu şarkıyı duyar duymaz, saraydakiler kulaklarını kapamışlar, askerler ise kılıçlarını sıyırmışlar. Han, çığlık atarak bütün meydana bağırmış :

    - Kapatın şunun gagasını!..

    Meydanda bir ölüm sessizliği olmuş ve birden arka sıralardan birileri gülmeye başlamışlar.

    Han, öfkelenerek bağırmış :

    - Kim gülüyor? Hepinizi idam edeceğim, keseceğim!

    - Sinirlenme Han'ım! Diye neşeyle seslenmiş kuş, buna, bütün halk destek vererek gülmüş. Öyle bir gülmüşler ki evlerin çatılarındaki güvercinler bile gökyüzüne fırlamışlar.

    Çok sinirlenen Han, koşarak kuşu yakalamış ve bir hışımla yere çarpmış. Bir çatırtı duyulmuş ve harika kuş binlerce parçaya bölünerek dağılmış. Ama bu parçaların içinden minicik bir çocuğun fırladığını hiç kimse farkedememiş.

    Küçük çocuk yuvarlanarak farenin deliğine girmiş. Zalim askerler, sopalarla halkı kovalamaya başlamış. Vezirler ise Han'ın elinden tutarak zar zor götürürken Parmak Çocuk oralardan çoktan uzaklaşmış. Çocuk da zıplaya zıplaya bülbülün şarkısını söylemeye başlamış :

    '' O zalim, o işkenceci

    Halkını kırıp geçiren

    En büyük Han bizim Han! ''

    O günden başlayarak, bütün bahçelerde, meydanlarda, çayırlarda, kervansaray ve pazarlarda bu şarkı söylenmeye başlamış :

    '' Kalpsiz ve yıkıcı

    İnsanlara kasteden

    En büyük Han bizim Han! ''

    Askerler, yalın kılıç halkı susturmak için sokaklara dökülmüşler. Bir taraf sussa öbür taraf başlıyormuş :

    - Şarkı söyleyen kuşu öldürebilir ama şarkı söyleyen bütün bir halka ne yapabilirler?

    Şarkılar, rüzgar gibi, şehirden şehire, köyden köye yayılarak söylenmiş durmuş
     
  6. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    5. SİHİRLİ YAKUT

    Vaktiyle bir nehir kenarındaki mermerden yapılmış bır şatoda çok güzel bir prenses oturuyormuş. Bu çok zenginmiş. Nehrin geçtiği bütün yerler onunmuş. Bu kızla kim evlenmek istediyse kız herkes tarafından geri çevrilmiş. Çünkü prenses evleneceği kimsenin büyük bir kahraman olmasını arzu ediyormuş.

    Bir gece şatosunun balkonunda otururken çok uzaklarda bulunan bir dağın tepesindeki yıkık bir binanın, birden bire aydınlandığını görerek hayret etmiş ve hizmetçilerden birini çağırmış.

    Prenses :

    - O harabe aydınlandı, acaba içinde oturanlar mı var? diye sormuş.

    Hizmetçi :

    - Her sene paskalyadan bir gece evvel, orası aydınlanır. Birçok cüce gelip, toprakları kazarlar, orada gömülü olan yakut taşını ararlar, demiş.

    Prenses de bu taşı aratmak istediğini söylemiş. Hizmetçi bu cücelerin hainliğinden uzun uzadıya söz etmişse de prensesi kararından caydıramamış. Bunun üzerine her tarafa prensesin evlenmek arzusunda olduğu duyurulmuş. Bu nedenle yabancı ülkelerden birçok ve birçok zengin aile çocuğu oraya gelmişler. Prenses onlara sihirli yakutu kim getirirse onunla evleneceğini söylemiş. Taliplerden kimi bu işi göze alamayıp geri dönmüşler. Paskalya'da bir gün evvel, silahlı ve yakışıklı bir genç gelip bu işe gönüllü olduğunu söylemiş. Bu gence karşı kalbinde bir sevgi uyanan prenses sevinçle ona :

    - Oraya gitmenin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyor musunuz? diye sordu.

    Genç :

    - Biliyorum ama arzunuzu yerine getirmek için bu tehlikeye hazırım, demiş.

    Bunun üzerine prenses :

    - Şartımdan vazgeçtim, zira benim yüzümden tehlikeye atılmanıza razı değilim, der.

    Genç :

    - İltifatınıza teşekür ederim, ama oraya gitmezsem size hayat arkadaşı olmaya layık olamam, der.

    Cesur genç atıyla hemen yola çıkıp aydınlanmış harabelerin önüne gelmiş. Birdenbire cüceler onu kuşatmışlar. Bunlar ellerinde sivri kazmalar olduğu halde pire gibi sıçrıyorlarmış. Cüceler bu genci tutup içeriye götürerek, şeflerinin huzuruna çıkarmışlar.

    Şef, gence :

    - Burada ne arıyorsun? Hiç işitmedin mi ki buraya gelen sağ çıkmaz, fakat korkma ben yiğitlerden hoşlanırım. Burada uzun araştırmalardan sonra, bu defa bulabildiğiniz fevkalade bir yakutu sana göstereyim :

    - Şu bardağı da al, içinde buradaki kaynaktan alınan saf bir su var; bunu içersen dostumuz olursun, der.

    Cesur genç :

    - Taşı iyice göreyim, suyu sonra içeyim, der.

    lerin şefi yakutu vermiş, sonra bardağı uzatmış. Genç suyu içeceği zaman kulağına :

    - Bu zehirdir, sakın içme ve hemen buradan uzaklaş, diye bir ses gelmiş.

    Bu söz üzerine genç hemen bardağı atıp, atına bir kamçı indirmiş ve kuş gibi uçup prensesin yanına giderek, yakutu ona vermiş. Biraz sonra şatoya bir kaç cücenin geldiğini haber vermişler. Prensesle cesur genç onları görmek için kuleye çıktıklarında, cücelerden biri onlara :

    -u verin yoksa size büyük bir kötülük yaparız, diye bağırmış.

    Prenses de ona :

    - Yakutu bana kahraman bir şovalye vermiştir, diye cevap vermiş.

    Bu sözler söylenir söylenmez, yakuttaki sihir kuvvetiyle harabenin kayaları şiddetle sarsılarak bütün harebe nehre yuvarlanmış ve içindekilerin bir kısmı taşların altında ezilerek, bir kısmı da nehirde boğularak ölmüşler.

    Prenses bu yakutu gerdanına takmış ve bu cesur gençle de evlenerek mesut ve bahtiyar olmuş
     
  7. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    6. KAYIKÇI KELOĞLAN

    Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde bir padişahın iki çocuğu varmış. Bunlardan biri oğlan, biri de dünyalar kadar güzel bir kızmış. Padişah, çoçuklarını her şeyden çok sever, onların her istediğini yerine getirirmiş.

    Bir gün padişah şöyle düşünmüş, '' Ben oğlum üzülmesin, sıkılmasın diye onun hiçbir şeyine karışmadım. Halbuki bir gün öldüğüm zaman, memleketin idaresi ona kalacak. Onun bu ülkeyi idare edebilmesi için tecrübeli ve bilgili olması lazım. Şu halde hemen hocalar tutarak zamanın bilgilerini oğluma öğretmeliyim. ''

    bunu düşünür düşünmez hemen vezirini yanına çağırmış ve olanı biteni anlatmış. Bu fikir veziri memnun etmiş. Ertesi gün derhal memleketin her tarafına haberler yollanmış. Memleketin en bilgili adamları saraya çağrılmış. Yalnız padişahın oğlu bundan hiç memnun olmamış, hatta üzülmüş. Çünkü o şöyle düşünüyormuş :

    - Niçin insan canını eziyete sokmalı? İşte babam da okuma yazma bilmiyor. Memleketi idare edemiyor mu? Millette onu pekala seviyor. Meydanda at oynatmak dururken ne diye kafamı yorayım?

    Hakikaten şehzadenin dünyada en çok sevdiği şey sarayın meydanlığında at koşturup, oynamakmış.

    Günler geçmiş ve şehzadeye hocalar tutulmuş. O, düşündüklerini kimseye söyleyemediğinden, hırslı hırslı sarayın bahçesinde dolaşıyormuş. Birdenbire bir ağacın dibine uzanmış uyuyan, üstü başı gayet perişan, kendi yaşlarında bir genç görmüş. Gencin yüzünden, iyi bir insan olduğu anlaşılıyormuş. Şehzade onu omuzlarından sarsarak uyandırmış ve ona :

    - Burada kuru toprak uzerinde uyuduğuna göre, hiç derdin yok galiba, kimsin sen? demiş.

    O da :

    - Ben Keloğlan kulunuz n, sarayın kayıkçılarındanım, dünyada dertsiz kul olur mu efendim, ama her derdin dermanı bulunur elbet. Fakat derdini söylemeyenler bu dermanı bulamazlar, demiş.

    Bunu duyan şehzade derdini Keloğlan'a anlatmış. Zavallı Keloğlan bunun dert olduğuna bir türlü inanamıyormuş.

    Bunun üzerine şehzadeye :

    - Aman efendim herkesin derdi bunun gibi olsa, dünyada okuyup öğrenmekten büyük nimet olur mu? demiş.

    Bunu duyan şehzade birdenbire Keloğlan'ı omuzlarından yakalamış ve :

    - Dur, aklıma bir şey geldi. Madem ki öyle, benim yerime sen geç. Hocalar nereden bilecekler senin ben olmadığını? Benim esvaplarımı giyersin, ders günleri ben de benim odalarıma hiçbir hizmetçinin girmemesini emrederim. Seni gören olmaz siz ders yaparken, ben de istediğimi yaparım, demiş.

    Şehzade derdine çare bulduğu için çok seviniyormuş ama bu çok tehlikeli bir iş olduğu için Keloğlan itiraz ederek :

    - Nasıl olur efendim, babanız duyarsa benim başımı uçurtur, demiş.

    Fakat şehzade onu hiç dinlememiş ve :

    - Hey, Keloğlan, sana emrediyorum eğer dediklerimi yapmazsan babamdan önce ben senin başını uçururum anladın mı? demiş.

    Keloğlan zavallı bir emir kuluymuş. Daha fazla itiraz edememiş, ayrıca okumak yazmak, öğrenmek dünyada en çok istediği şeylermiş. Bir de Keloğlan padişahın kızını bir gün bahçede dolaşırken görmüş ve ona aşık olmuşmuş. Onu bir daha göremediği için de üzülüyormuş. Kendi kendine :

    - Böylece belki onu bir daha görebilirim, diyerek için için sevinmiş.

    Günler ve aylar geçmiş. Keloğlan ders günleri şehzadenin odasında giyinip, hazırlanıp hocaları bekliyormuş. Ders bitince de yine aşağı kayanın başına iniyormuş. Fakat şehzadeye her seferinde, yaptığı işin fenalığını anlatıyor, yol yakınken dönmesini söylüyormuş ama şehzade söz dinlemiyormuş.

    Bir gün Keloğlan dersini bitirip dışarı çıktığında padişahın kızı ile karşılamış. Onu görünce az daha orada pat diye düşüp ölecekmiş. Kızın güzelliği sanki onu büyülemiş. Yerlere kadar uzanan sarı saçlarından dolayı Keloğlan ona '' Sarı Kız '' diyormuş. Sarı Kız da Keloğlan'ı o güzel elbiseler içinde çok beğenmiş. Şimdiye kadar sarayda böyle güzel bir adam görmemişmiş. Bu herhalde ağabeyimin arkadaşlarından birisi diye düşünmüş ve :

    - Kardeşimi görmeye gelmiştim, demiş.

    Keloğlan da kendini toplayarak :

    - Ağabeyiniz ders biter bitmez bahçeye indiler, diye cevap vermiş.

    Keloğlan her sabah güneş doğarken evinden çıkar; kayığına biner ve sarayına gelirmiş. Sonra bütün gün yolcu taşır, geç vakitte de evine dönermiş. Keloğlanın kayıklarının geçtiği bu su bir dere değil bir gölmüş. Şehir gölün bir kıyısında kuruluymuş. Öbür kıyısı ise saraya aitmiş.

    Bizim dertli Keloğlan'ımız şimdi içinde ikileşen derdi kimseye söyleyemiyor, bu dsrt onu yiyip bitiriyormuş. Fakat Keloğlan'ın dert ortakları da yok değilmiş. Bunlar gölün kıyısındaki sazlar, kuğular ve kayığın kürekleriymiş.

    Keloğlan her sabah ve akşam kayığına binince gözlerini gölün titreşen sularına diker ve derdini sulara şöyle dökermiş :

    '' Çek çek çekirdek

    Çekirdeğin içi yok

    Keloğlan'ın suçu yok

    Padişahın nesi var

    Türlü türlü i var

    At oynatan oğlu var

    İnci dizen kızı var

    Padişahı bir görsem

    Sarı Kız'ı istesem

    Ver o kızı, al o kızı

    Ver o kızı, al o kızı ''

    Keloğlan bunu o kadar söylemiş ki bütün sazlar, sular ve kuğular bu şarkıyı öğrenmişler. Bu sırada hocalar da her gün padişaha haberler yollatıp, talebeleri olan şehzadenin çok akıllı bir genç olduğundan bahsediyorlarmış. Padişah da bundan çok memnun oluyormuş.

    Günlerden bir gün hocalar artık, şehzadeye öğretilecek hiçbir şey kalmadığını, bütün bilgileri ona verdiklerini söyleyerek, padişahtan izin istemişler. Giderlerken de eğer isterse yabancı ellerin bilginlerini davet edip, oğlunu imtihan ettirmesini, oğlunun her imtihandan muvaffak olabileceğini de belirtmişler.

    Bu haber şehzade ile Keloğlan'ı çok korkutmuş. Her şey meydana çıkınca, haklı olarak kızan padişah Keloğlan'ın kafasını uçurtacakmış. Şehzade en doğrusunun gidip gerçekleri anlatmak olacağını düşünerek babasına gitmiş. Ondan önce de Keloğlan'a artık saraya gelmemesini, onun kendisini aratacağını, eğer padişah Keloğlan'ı ararsa sakın meydana çıkmamasını söylemiş. Zavallı Keloğlan korkuyla evine kaçap saklanmış.

    Padişah oğlunu dinledikten sonra o kadar kızmış ki az daha oğlunu öldürecekmiş. Fakat buna Sarı Kız mani olmuş. Yabancı ellerin bilginleri yavaş yavaş memlekete geliyorlarmış. Şimdi onlar kimi imtihan edeceklermiş. Zavallı adam o gece hiç uyumamış.

    Ertesi sabah kayıkları hazırlatmış. Padişah şehir tarafına geçecekmiş. Göl, o sabah saatlerce Keloğlan'ı beklemiş. Fakat gelen giden yokmuş. Onun yanık sesiyle söylediği şarkıya o kadar alışmışlar ki, bakmışlar Keloğlan gelmiyor, sazlar sallana sallana, kuğular süzüle süzüle, sular titreye titreye bu şarkıyı söylemeye başlamışlar :

    '' Çek çek çekirdek

    Çekirdeğin içi yok

    Keloğlan'ın suçu yok

    Padişahın nesi var

    Türlü türlü fesi var

    At oynatan oğlu var

    İnci dizen kızı var

    Padişahı bir görsem

    Sarı Kız'ı istesem

    Ver o kızı, al o kızı

    Ver o kızı, al o kızı ''

    Padişah bu şarkıyı duyunca o kadar şaşırmış ki, her derdini unutuvermiş. Sonra da birdenbire :

    - Bu şarkının bittiği yere kadar gidelim. Beni aldatan Keloğlan'ı da böylelikle bulabiliriz, demiş.

    Şarkının bittiği yerde kayıklardan inmişler. İlk gördükleri adam da onlara Keloğlan'ın evini göstermiş.

    Padişahın adamları zavallı Keloğlan'ı kapanıp ağladığı odasından alarak, padişahın huzuruna getirmişler. Dizlerine kapanan Keloğlan'a padişah :

    - Cezan ölümdür. Senin kafanı uçuracağım. Bir padişahı aldatmanın ne demek olduğunu öğreneceksin, demiş.

    Fakat akıllı , bu işin imtihan bittikten sonra yapılmasını çünkü memlekette yabancı bilginlerin huzuruna çıkabilecek başka bir gencin belki bulunamayacağını söylemiş. Bunun üzerine Keloğlan'ın öldürülmesi birkaç gün ertelenmiş.

    İmtihan günü geldiğinde, padişah bu imtihanı seyretmeye oğlunu tanıyanları çağırmamış. Yalnız Sarı Kız bir kapı arkasından içeriyi seyrediyormuş. Birdenbire Keloğlan'ı görünce çok şaşırmış. Çünkü onu bir gün ağabeyinin odasında görmüş ve o günden sonra da ona aşık olmuş. Keloğlan o gün fevkalade bir imtihan vermiş. Padişah kendisini mahcup etmediği için memnun oluyor ve böyle akıllı bir çocuğu öldürmediğine de seviniyormuş.

    Salon boşalıp ortada padişah, vezir ve Keloğlan kalınca, içeri Sarı Kız girmiş ve babasına Keloğlanın canını bağışlaması için yalvarmış. Vezir de aynı şeyi düşünüyormuş.

    Bunun üzerine padişah :

    - Ey Keloğlan, görüyorum ki sen memleket için lazım bir adamsın. Seni affediyorum. Benden ne dilersin? demiş.

    Keloğlan duyduklarına inanamıyormuş. Dizlerine kapanarak :

    - Sağol padişahım, demiş ama arkasını söyleyememiş. Fakat padişah anlamış, bir kızına bir de Keloğlan'a bakmış ve gülümsemiş.

    Onlar ermiş muradına, biz de erelim muradımıza




    YAZARLAR

    Ayten YILDIRIM

    Betül ŞEN

     
  8. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Masal nedir ?

    Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir yazar tarafından sonradan yazıya geçirilmiştir. Masallarda olaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli değildir. Kahramanlar insan üstü özellikler gösterir. İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır. Masallarda eğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel konular işlenir. Dünya edebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları ünlüdür. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal kahramanı

    TÜRK MASALLARI
    1(Altın Araba)
    2(Güneş Kızı)
    3(Hamamcı ile Keloğlan)
    4(Keloğlan'ın Ali Cengiz Oyunu)
    5(Kırk Haramiler)
    6(Konuşan Kaval)
    7(Limon Kız)
    8(Rüzgâroğlu)
    9(Sihirli Tavşan)
    10(Tuz)
    11(Doğruluk)
     
  9. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Altın Araba

    Bir varmış, bir yokmuş... evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, sinek berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir padişah varmış.

    Padişah bir gün vezirini çağırarak demiş ki :

    Al şu bir lirayı. Bununla bana bir koç alacaksın! Bu koçun etinden et, derisinden kürk isterim. Verdiğim lirayı geri, koçu da diri isterim. Sana kırk gün izin. Söylediklerim yapılmazsa, kırk birinci günü boynunu cellada vereceğim...

    Vezir doğru odasına gitmiş. Başını elleri arasına alarak kara kara düşünmeye başlamış. Padişahın isteklerini yerine nasıl getirsin? Güç, hem de çok güç bir iş bu. Sabaha kadar düşünen vezir, hiçbir yol, bir çare bulamamış. Bunun üzerine, uzak ülkelere geziye çıkmaya karar vermiş. Belki bir yol bulurum diye... Hemen hazırlanmış. Gün ışırken kimseciklere görünmeden saraydan ayrılmış, yola düşmüş.

    Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir de arkasına bakmış ki, bir karışçık yol gitmiş. Başlamış gene yürümeye... Çok geçmeden bir çiftçiye rastlamış. Selam verdikten sonra demiş ki :

    Çok yorgunum. Uzun zamandır yürüyorum. Ayaklarımda kuvvet kalmadı. Şu yokuşun başına kadar sen beni taşı. Oradan köye kadar da ben seni taşırım.

    Çiftçi, bu tanımadığı adamın sözlerine aldırmamış bile... Hiç konuşmadan yürümeye devam etmişler. Biraz sonra önlerine bir orman çıkmış. Vezir, çiftçiye bu sefer de :

    Gel bu ormana tek girelim, çift çıkalım! Ha, ne dersin?

    Çiftçi bu sözlere de karşılık vermemiş.

    Gene yürümüşler, yürümüşler. Çok geçmeden bir evin önüne gelmişler. Kapıda bir kız duruyormuş. O zaman çiftçi konuşmuş :

    İşte, demiş, benim evim burası. Vezir eve şöyle bir baktıktan sonra :

    Evin güzel ama ahbap, demiş, dümeni eğri.

    Çiftçi bu sözlerden bir şey anlamamış. Canı da sıkılmış. Vezire cevap vermemiş. Yüzüne bakmadan evden içeri girmiş.

    Vezir sokak ortasında yalnız kalmış. Çaresiz gidip köy odasını bulmuş, oraya misafir olmuş.

    Akşam olduğu için çiftçi biraz sonra akşam yemeğine oturmuş. Yemek sırasında çiftçinin onu üç yaşındaki kızı, babasına sormuş :

    Baba, bugün seninle beraber köye kadar gelen sakallı amca kimdi?

    Babası :

    Tanımıyorum kızım, demiş, bugün ona yolda rastladım. Bana bir çok şeyler söyledi. Hiçbir dediğini anlamadım, cevap da vermedim.

    Kızın merakı artmış:

    Nasıl şeyler söyledi de, demiş; anlamadın baba?

    O zaman çiftçi anlatmış :

    Önce, şu yokuşun başına kadar sen beni taşı, oradan da köye kadar ben seni taşıyayım, dedi. Neden böyle istediğini anlamadım. Kendisini hiç tanımadığım halde bana kendisini taşıtmak istediği için kızdım, cevap bile vermedim. Biraz sonra ormana girdik. O zaman da, gel bu ormana tek girelim, çift çıkalım, dedi. Bu sözlerinden de bir şey anlamadım. Canım da iyice sıkılmaya başladı. Ama kendimi tuttum. Sonra köye vardım. O zaman başımdan salmak için burayı göstererek “işte benim evim” dedim. Bana ne dese beğenirsin? Evin güzel ama dümeni eğri, demez mi? Tepem attı. Şeytana uyup da elimden bir kaza çıkmasın diye hemen içeriye girdim. Evin dümeni mi olurmuş? Deli mi ne?!

    Babasının sözlerini dinleyen küçük kız :

    Haksızlık etmişsin baba, demiş. O amcanın her sözünün bir manası var. Sen yemeğini ye de ben sana onun ne demek istediğini bir bir anlatayım istersen?

    Yemek sırasında vezirin sözlerinin manasını kızından öğrenen çiftçi, sofradan kalktıktan sonra doğru köy odasına koşmuş. Veziri bularak :

    Affedersin Tanrı misafiri, demiş. Ben yorgunluktan gündüz söylediklerini pek kavrayamadım. Kulaklarım da biraz ağır işitir zaten. Kusurumu bağışla! Yemekte düşündüm, ne demek istediğimi anladım. Yokuşun başına kadar sen beni taşı, oradan köye kadar da ben seni taşıyayım demekle, yokuşun başına kadar sen konuş ben dinleyeyim, oradan köye kadar da ben konuşurum, sen dinlersin, demek istemiştim. Ormana tek girip çift çıkalım demekle de birer değnek yapmamızı teklif etti. Evime, güzel ama, dümeni eğri, demekle de, kızın güzel ama, burnu eğri demek istemiştin, değil mi ?

    Çiftçinin sözlerini dikkatle dinleyen vezir :

    İyi bildin ama, demiş, bunlar senin aklının işi değil. Doğru söyle, bunları sana kim öğretti?

    Çiftçi, bir an düşündükten sonra :

    Hiç kimse öğretmedi, demiş.

    Demiş ama, veziri inandıramamış. Vezir, doğru söylemesini ısrarla isteyince çiftçi, çaresiz işin doğrusunu söylemiş :

    Kapıda gördüğün küçük kızın var ya, işte o öğretti.

    O zaman vezir, bu çok akıllı küçük kızı merak etmiş :

    Hadi, demiş, getir şu küçük kızını da yakından bir göreyim. Onun aklı bizimkinden çok. Benim bir derdim var, belki o bir çare bulur.

    Çiftçi hemen eve dönerek kızını yanına almış, köy odasına getirmiş. Küçük kızı pek seven ihtiyar vezir :

    Senin gibi akıllı bir evlada sahip olduğu için baban ne kadar sevinse haklıdır yavrum, demiş. Akıllı çocukları herkes sever. Mademki sen bu kadar çok akıllısın, benim derdime de bir çare bul bakalım!

    Küçük kız gülmüş :

    Güzel sözleriniz için teşekkür ederim, demiş. Derdiniz nedir ki?

    Vezir anlatmaya başlamış :

    Padişah bana bir lira vererek dedi ki : “Al şu lirayı, bununla bana bir koç alacaksın. Bu koçun etinden et, derisinden kürk isterim. Ama lirayı geri, koçu da diri isterim” dedi.

    Küçük kız vezirin sözleri bitince kahkahalarla gülmeye başlamış. Şaşıran vezir demiş ki :

    Kızım bunda gülecek ne var? Ağlanacak bir hal bu. Şayet padişahın istediklerini kırk günde yapamazsam, kırk birinci günü beni cellatlara verecek, boynumu vurduracak. Benim gibi ihtiyar bir adamın başı kesilirse sevinir misin?

    Küçük kız, bunun üzerine :

    Bunları yapmaktan kolay bir şey yok ki amca, demiş. Siz hiç tasalanmayın, ben sizi kurtarırım!

    Bu sözlere pek sevinen vezir :

    Aman sağ ol kızım, demiş, söyle bakalım ne yapacağım?

    Küçük kız, vezire neler yapacağını anlatmaya başlamış :

    O bir lira ile yünü kırpılmamış bir koç alırsın. Yününü kırptırır, iki liradan satarsın. Bir lirasını saklar, öteki lira ile küçük bir kürk yaptırırsın. Koçun kuyruğundan bir parça keserek lira ile beraber bir tabağa koyar, padişaha götürürsün. Oldu mu?

    Vezir, küçük kızın verdiği akla hayran olmuş, cellatlara verilmekten kurtulduğu için sevinç içinde küçük kıza ve babasına teşekkür ederek köyden ayrılmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, saraya varmış. Padişahın karşısına çıkmış. Emirlerini bir bir yerine getirmiş.

    Padişah memnun olmuş ama bu aklı kimden aldığını vezirine sormuş. Vezir önce söylemek istememiş, kem küm etmiş ama, padişah sıkıştırınca, doğruyu söylemek zorunda kalmış. O zaman padişah bu akıllı kızı görmek istemiş.

    Hemen bir araba göndermişler. Kızı köyden getirtip padişahın karşısına çıkarmışlar. Padişah demiş ki :

    Pek akıllı bir kız olduğunu öğrendim. Bakalım aklını bana da gösterebilecek misin? Gösteremezsen kendini zindanda bil!

    Küçük kız bu sözlere gülerek:

    Ne isterseniz yapın padişahım, demiş. Ben Allah’tan başka kimseden korkmam! Soracaklarınızın karşılığını alırsınız. Hazırım!

    Küçük kızın pervasızlığına, cesaretine şaşıran padişah, gülerek demiş ki:

    Aferin sana! Pek cesur bir çocuğa benziyorsun. Şimdi dinle öyle ise: Has ahırımdaki kısrağıma üç gün içinde iki tay doğurtacaksın! Şu kavanoza ben şimdi doksan dokuz tane altın koyup ağzını mühürleterek sana vereceğim. Sen onu burada, benim gözümün önünde açıp içinden yüz altın çıkaracaksın! Bundan başka, seni biraz sonra karşımda yetmişlik bir ihtiyar olarak görmek istiyorum. Bütün bunları yapabilmen için benden bir tek şey istemek hakkın var. Ama isteyeceğin şey sadece iki kelimelik olacak.

    Küçük kız hemen atılarak:

    İstediklerinizi yapacağım padişahım, demiş. Önce sizden iki kelimelik dilekte bulunayım öyle ise...

    Padişah:

    İste bakalım, demiş, derhal yapacağım!

    Kız: Güneşi söndürünüz! demiş.

    Bu istek karşısında şaşıran padişah, kızarak bağırmış:

    Kız, sen deli misin?! Ben güneşi söndürebilir miyim hiç?! Olacak bir şey istemelisin!

    Küçük kız o zaman:

    Güneşi söndürmek olacak iş değil de, demiş, sizin istedikleriniz olacak şeyler mi padişahım?

    Kızın bu cevabını haklı bulan padişahın kızgınlığı bir anda geçmiş. Küçük kızın aklına, zekâsına hayran olmuş. Babasına bir çift öküz ile bir tarla, kendisine de kasabadaki okula gidip gelirken binmesi için altın işlemeli bir at arabası armağan ederek onları askerleriyle beraber köylerine göndermiş.

    Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tavan arasına...
     
  10. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.373
    Beğenileri:
    126
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Güneş Kızı

    Vakti zamanında çok zengin bir adamın üç oğlu varmış. Adam büyük oğlunu bir vezirin kızıyla evlendirmiş. İkinci oğlu ise fakir bir kız almış. En küçük oğlu, ağabeylerine demiş ki :

    Babama söyleyin, ben evlenmek istemiyorum! O şehirde de bir ailenin üç kızı varmış. Bunlar bir gün su bakraçlarıyla çeşmeden su alıyorlarmış. Küçük oğlan da o sırada atını sulamak için çeşmeye gelmiş. Üç kız kardeş, oğlana aldırmadan aralarında konuşurlarken, en büyükleri demiş ki :

    Ben zengin bir adama varsam da şöyle bir rahat hayat yaşasam, uşaklar etrafımda dolaşsalar, ne iyi olur...

    Ablasının bu sözü üzerine, ortanca kız :

    Ben de zengin bir adamla evlenmek isterim doğrusu, demiş. Aşçılara her gün güzel yemekler yaptırıp can beslerdim...

    En küçük kız :

    Evleneceğim adamda zenginlik aramam, demiş. Bir kız, bir de oğlan anası olsam, yavrularımın saçları ipek, dişleri inci olsa, benim için en büyük mutluluk bu olurdu.

    Konuşulanları dinleyen oğlan, atına atlayıp evine dönmüş. Hemen anasının yanına çıkarak :

    Anacığım, demiş, senden bir dileğim ver. Kardeşlerim evlendiler. Beni de evlendirmek istemiştiniz de o zaman razı olmamıştım. Şimdi kararım değişti. Şuracıkta bir çoban oturuyor. Onun üç kızı var. Küçük kızıyla evlenmek istiyorum.

    O zaman annesi :

    Oğlum, demiş, zaten senin de evlenme zamanın geldi, geçiyor. Mademki kararını değiştirdin, hemen babanla konuşur, sana cevap veririm.

    Kadın, küçük oğlunun dileğini babasına anlatmış. Oğullarının bu dileğini baba da uygun karşılamış. Çobanın evine giderek küçük kızı oğluna istemiş. Her iki aile de gençlerin evlenmelerini uygun gördüklerinden kısa zamanda düğün yapılması kararlaştırılmış. Söz kesilmiş, nişan yapılmış. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra da sıra düğüne gelmiş.

    Kız, nişanlısına demiş ki :

    Sizden bir dileğim var : Biz fakir bir aileyiz. Babamın kazancı bizi geçindirmiyor. Eğer kabul ederseniz ablalarım da bizimle birlikte otursunlar. Hem ev işlerine yardım ederler, hem de ben yalnız kalmamış olurum...

    Nişanlısı bu teklife razı olmuş. Nikâh ve düğünden sonra küçük kız ablalarını da yanına alarak beraber yaşamaya başlamışlar.

    Haftalar, aylar geçmiş. Delikanlı bir gün eşine demiş ki :

    Hani senin bir sözün vardı, hatırladın mı? Çeşmenin başında kardeşlerinle su doldururken, benim için en büyük mutluluk biri kız, biri oğlan iki evlat anası olmaktır, demiştin... Sözünde durmadın. Karısı cevap olarak :

    Vakitsiz gül açıldığını nerede gördün ki, demiş, ben de zamanı gelmeden çocuk anası olayım?

    Eşinin cevabını haklı bulan delikanlı, anlamış ki, o da her kadın gibi çocuk sahibi olmayı çok istiyor. Ama, zamanını bekliyor...

    Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra, genç kadın, günün birinde, biri kız, biri oğlan iki çocuk doğurmuş. Bu sevimli yavruların dişleri inciden, saçları da ipektenmiş. Lakin, ne yazık ki, evde bu genç kadını kıskananlar varmış. Hem de kendi kardeşleri... Ablaları kardeşlerinin mutluluğunu, iki de çocuk sahibi olmasını bir türlü çekemiyorlarmış. Hemen ebenin eline birkaç altın vererek çocukları henüz kimse görmeden yok etmesini istemişler.

    Ebe hemen dışarı çıkmış. Yeni doğmuş iki köpek yavrusu bularak eve dönmüş. Köpekleri sarıp sarmalayarak genç kadının yanına getirmiş, o uyurken çocukları yanından almış, bir sandığa koyarak dereye atmış.

    Bu işleri bitirdikten sonra, ebe delikanlının yanına giderek, karısının aylarca bekledikten sonra iki köpek yavrusu doğurduğunu söylemiş. Hiç beklemediği, pek fena bir haberle karşılaşan delikanlı, önce bir duralamış. Kendi kendine şöyle düşünmüş: İnsan köpek doğurabilir mi? doğurmaz ama, Allah’ın işine de karışılmaz ya...

    Tam o sırada bir sepetin içinde köpek yavrularını önüne getirmişler. Delikanlı ebenin sözlerine inanmak zorunda kalmış. Gördüğü manzara karşısında büyük bir üzüntüye kapılmış. Uşakları çağırarak:

    Alın o kadını, demiş, yedi yol ağzına götürüp beline kadar toprağa gömün! Gelen geçen köpek yavrusu doğuran bu kadının yüzüne tükürsün!

    Adamlar, kadını yatağından alıp yedi yol ağzına götürmüşler. Kadının ağlamasına, sızlamasına, yalvarmasına aldırmadan onu yarı beline kadar toprağa gömmüşler. Bir tahtanın üzerine de “bu kadın köpek doğurdu” diyerek yazarak yanında bir yere sırıkla dikmişler. Gelip geçen, yazıyı okudukça kadının yüzüne tükürmeye başlamış.

    O memlekette ihtiyar bir karı kocanın bir koyunu varmış. Kadın koyunun sütünü satar, onunla geçinirlermiş. Son günlerde koyun otlatmaya gittiği yerden sütsüz gelmeye başlamış. O zaman kadın, çobana demiş ki :

    Sen benim koyunumun sütünü niçin sağıyorsun? Biz süt satarak geçiniyoruz, bilmiyor musun?

    Çoban, kadının bu sözlerine şaşmış. Çünkü, o, hiçbir koyunun sütüne dokunmuyormuş:

    Abla, demiş, inan ki ben otlattığım koyunlardan hiç birinin sütüne elimi sürmem. Kimsenin malında gözüm yoktur. Bu işe başka bir el karışmış olabilir. Bugün senin koyuna dikkat edeceğim...

    Kadıncağız inanmış. Akşam beklemeye başlamış. Çoban da sürüsünü alıp her zamanki gibi çayıra gitmiş. Hayvanlar otlarken bir aralık görmüş ki, o kadıncağızın koyunu sürüden ayrılıp dere kenarına doğru gidiyor. Koyun gitmiş, çoban gitmiş, koyun gitmiş, çoban gitmiş... Nihayet, koyun, derenin kuytu bir yerine girerek orada durmuş. Çobanda arkasından yavaşça yaklaşarak bakmış. Bir de ne görsün? Derede yüzerken çalılara takılıp orada kalan bir sandığı içinde iki tane yeni doğmuş çocuk var. Hem dişleri inciden, saçları ipekten...

    Koyun bunları emziriyor.

    Çoban hemen sandıktaki çocukları kucağına alıp koyunun ipinden çekerek sürüsü ile birlikte şehre dönmüş. İhtiyar kadına koyunu ile beraber çocukları götürüp:

    İşte abla, demiş, senin koyunun sütünü bu çocuklar emiyormuş. Bunları dere kenarından bir sandık içinde buldum.

    Kadın, çocukları görünce, hem şaşırmış, hem de sevinmiş. Koyunun sütünü unutuvermiş. Akşam olup kocası eve gelince, çocukları ona göstermiş. Kendi kendine gelen bu çocuklara ihtiyar adam da pek sevinmiş. Bize uğur getirmişlerdir, diye onları bağrına basmış.

    Günler, haftalar geçiyor, çocuklar da büyüyorlarmış. Aradan yıllar geçmiş. İhtiyar kadınla kocası, bunlara öz evlatları gibi baktıkları için, çocuklar da bu iki ihtiyarı ana baba biliyorlarmış.

    Fakat, kendi geçimini güç halde sağlayabilen adam, yıllar geçip çocuklar büyüdükçe evi idarede güçlük çekmeye başlamış. Artık iyice büyümüş olan çocuklar da evde analarına, dışarıda da babalarına yardımcı olmaya başlamışlar.

    Bir gün kız, anasına demiş ki:

    Anacığım, bari pazardan bez alsam da ben peşkir yapıp üzerine iş işlesem, babam da satsa. Ekmek parasına yardımcı olur.

    Kadın kalkıp pazara gitmiş. Birkaç arşın bez alıp gelmiş, kızına vermiş. Kız bu bezden güzel peşkirler yapmış, üzerlerine iş işlemiş. Babaları da kızın yaptığı bu güzel peşkirleri pazara götürmüş. Halk bunları o kadar beğenmiş ki, ihtiyar adam peşkirleri bir anda satmış. Sevinerek eve dönmüş. Böylece ailenin idaresi de düzelmeye başlamış.

    Günlerden bir gün, kızın kardeşi çarşıya gitmiş. Meydanda birkaç kişinin toplanıp bir şeyler yaptıklarını görmüş. Merakla yanlarına yaklaşarak bakmış ki, bunlar, ellerindeki okları atarak karşıdaki kavak ağacının tepesinden aşırmaya çalışıyorlar. Fakat hiç biri de okunu kavaktan aşıramıyormuş.

    Oğlan bunlardan birinin yanına yanaşarak:

    Arkadaş demiş, şu okunu ver de şansımı bir de ben deneyeyim. Oku vermişler. Oğlan ilk atışta oku kavaktan aşırmış. O zaman adamlardan biri:

    Yazık bize be, demiş, şu piç kadar olamadık.

    Bu söze canı fena sıkılan oğlan demiş ki:

    Arkadaş sözünü geri al! Ben piç değilim. Benim anam da var, babam da.

    O vakit adam gülmüş:

    Seni kardeşinle beraber bir çoban derede bir sandıkta buldu, demiş. Siz dere kenarında, babanız sandığınız o adamın koyunundan süt emmişsiniz. Çoban sizi alıp koyunun sahibine teslim etmiş. Onlar da sizi büyütmüşler. Anamız, babanız bunlar değil, şimdi anladın mı?

    Bunları öğrenince, çocuk çok üzülmüş. Düşüne düşüne eve gelip kardeşine:

    Kardeşim, demiş, bunlar bizim öz anamız babamız değilmiş. Gel biz buradan gidelim!

    Oğlan kalkıp hazırlanmış. Okunu almış. Kardeşiyle beraber adamla kadının yanına gelerek:

    Bugün öğrendiğimize göre, demişler, siz bizim öz anamız, babamız değilmişsiniz. Halbuki bizi bugüne kadar siz yetiştirdiniz. Bize yaptığınız iyilik çok büyük, bunu biliyoruz. Hiçbir zaman da unutmayacağız. Eğer izin verirseniz, sizi daha fazla rahatsız etmeden yola düşüp anamızı, babamızı arayalım! Belki bir gün tekrar görüşürüz...

    Sözleri bittikten sonra, iki kardeş, gözleri yaşlı adamla kadının ellerini öpüp oradan ayrılmışlar. Yola koyulup az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler... Konarak, göçerek lale sümbül biçerek, tam bir güz gitmişler. Bir dağ başında küçük bir kulübenin önünde durmuşlar. Kulübenin açık kapısından içeri girmişler. Ortalarda kimseleri görememişler. Bu duruma çok sevinen oğlan, kardeşine:

    İşte kardeşim, demiş hazır bir ev. Bizim yuvamız bundan sonra burası. Haydi sen ortalığa bir çekidüzen ver. Ben de ava çıkayım, yiyecek bir şeyler bulmaya çalışayım...

    Oğlan kulübeden uzaklaşmış. Çok geçmeden okla vurduğu koca bir geyiği sırtlanarak kulübeye dönmüş. Kolları sıvayıp bir güzel karınlarını doyurmuşlar.

    Ertesi gün oğlan tekrar ava çıkmış. Ormanda dolaşırken uzaklarda birçok avcının bir geyiği avlamaya çalıştıklarını, fakat onu ellerinden kaçırdıklarını görmüş. Hemen bir ağacı siper alarak okunu atmış, avcıların kaçırdığı geyiği yere sermiş. Bir atışta geyiği seren bu yaman avcıyı görmek için diğer avcılar oğlanın yanına gelmişler. Avcıların başı, oğlanın inci dişlerine, ipek saçlarına hayran olmuş.

    Bu sırada da geyiği kesen oğlan, hayvanın başını yanında alıkoyup gövdesini avcılara uzatarak:

    Buyurun, demiş, bu da sizin olsun! evinize boş dönmeyin...

    Avcılar geyiğin gövdesini alıp gitmişler.

    Meğer avcıbaşı bu iki kardeşin özbabaları değil miymiş?

    Adam evine döndüğü zaman, geyiği vermiş. Güzel yemekler yaptırmış. Sofrada yemek yerlerken:

    Bu geyiği bana bir delikanlı verdi, demiş. O kadar güzeldi ki hayran oldum. Dişleri inciden, saçları ipektendi. Ah onu bir daha görebilsem, kanım çok ısındı ona...

    Bu sözler üzerine adamın karısı telaşlanmış. Kardeşine yavaşça:

    Aman kardeşim, demiş bu çocuklar yaşıyor galiba... Ne yapsak da onları yok etsek?

    Adam ilk karısını köpek yavruları doğurdu diye yarı beline kadar yedi yolun ağzında toprağa gömdürdükten sonra, kadının küçük ablası, yani çocukların teyzesi ile evlenmişmiş.

    İki kız kardeş hemen bir kocakarı bulmuşlar. Ona birçok para vererek çocukları ele geçirip yok etmesini söylemişler.

    Kocakarı sihirli küpüne binmiş. Gökyüzünde dolaşarak çocukları aramaya başlamış. Nihayet bunların oturdukları kulübeyi görmüş. Hemen aşağıya inerek sihirli küpünü çalılar arasına saklamış. Kulübenin kapısından içeriye girmiş. Kız içerde yalnızmış. Kardeşi avda imiş. Kocakarı kıza yaklaşınca:

    Güzel yavrum, cici evladım, demiş, sana yazık değil mi? Böyle yalnız dağ başında korkmuyor musun?

    Kız:

    Neden korkayım, diye cevap vermiş, yalnız değilim ki... Erkek kardeşimle beraber oturuyoruz burada. O ava çıktı. Şimdi nerede ise gelir.

    Kızı kandırmaya çalışan kocakarı, bu sefer :

    Mademki kardeşin gündüzleri hep ava çıkıyor, demiş, senin evde yalnız canın sıkılır. Halbuki gençsin, güzelsin. Gönlünce eğlenmen lâzım...

    Kız:

    İyi ama, demiş, ne yapabilirim ki?

    Bunun üzerine, kocakarı demiş ki:

    Kafdağında hint yaprakları vardır. Bu yapraklardan birkaç tanesi getirilir de odanın tavanına asılırsa, kendi kendine çalgılar çalar, türlü sesler çıkarır, sen de oyalarsın!

    Kocakarı oradan uzaklaşıp kaybolmuş.

    Akşamüzeri kardeşi avdan döndüğü zaman, kız ona:

    Kardeşim, demiş, sen ava çıktığın zaman benim evde yalnız başıma canım sıkılıyor. Gönlümü eğlendirmem lâzım. Kafdağının ardında hint yaprakları varmış. Bana onlardan birkaç tane getirirsen, tavana asar, çıkardığı çalgı sesleriyle hoşça vakit geçiririm.

    Kız kardeşinin isteğini her ne pahasına olursa olsun yerine getirmek isteyen oğlan hemen hazırlanıp yola çıkmış. Gide gide yorulmuş, oturmuş. Biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyulmuş. Bir çeşmeye rastlamış. Çeşmenin yalağında sahipsiz bir at su içiyormuş. O da çeşmeye yanaşarak kana kana su içmiş. Sonra bir taşın üzerine oturarak atın güzelliğini seyre dalmış. Biraz kendi kendine:

    Ne kadar da yorulmuşum, demiş. Ah benim de şöyle yağız bir atım olsaydı, çoktan Kafdağının ardına varır, hint yapraklarından alarak kulübemize dönerdim...

    Kendisinden bahsedildiğini hisseden yağız at, başını kaldırıp oğlana bakmış. Dile gelip insan gibi konuşmaya başlamış:

    İnsanoğlu, demiş, madem ki beni çok sevdin, ben de sana acıdım. Seninle arkadaş olalım. İstediğin yere seni gözünü kapayıp açıncaya kadar götürürüm. Haydi atla sırtıma!

    Sevincinden uçacak gibi oğlan, hemen ata binmiş. At rüzgâr gibi koşmaya başlamış. Bir anda Kafdağının ardına varmışlar.

    At, oğlana demiş ki:

    Hint yaprakları şu gördüğün bahçedeki en küçük ağaçtadır. Bahçeye girip ağacın yanına vardığın zaman gözlerini kapar, yapraklarını koparırsın. Sonra onları torbaya koyup arkana hiç bakmadan gelirsin, geri döneriz.

    Oğlan, atın sözlerini tutarak yaprakları koparmış, geri gelmiş. Ata atladığı gibi rüzgâr hızıyla yola koyulmuşlar.

    Kız, kardeşini kapıda sevinçle karşılamış. Yaprakları odanın tavanına asmışlar. Ertesi sabah ava çıkan oğlan, gene avcılara rastlamış. Vurduğu kuşların en güzelini avcı başıya hediye etmiş. Avcı başı, bilmeyerek oğlundan aldığı bu kuşu da akşam evde pişirtmiş. Sonra da hep beraber yemek yerlerken:

    Bu kuşu a bana gene o güzel delikanlı verdi, demiş. Görseniz inciden dişleri, ipekten saçları var...

    Adamın karışı gene telaşlanmış. Bu sefer de çocukların ölmediklerini anlayınca, ablası ile beraber hemen kocakarıya başvuracak bu işe artık bir çare bulmasını istemişler.

    O gün oğlan kulübeye döndüğü zaman hint yapraklarını bahçeye atılmış görünce, kardeşine sormuş:

    Yaprakları neden dışarıya attın?

    Kız:

    Aman kardeşim, demiş bunlar beni az daha boğacaklardı. Ben de hemen oradan koparıp attım da ellerinden kurtuldum...

    Oğlan, kardeşine iyi yaptığını söyleyerek yemek yedikten sonra atına atlayıp ava gitmiş.

    Kocakarı küpünü binip tekrar kulübeye gelmiş. Kız, karşısında ihtiyarı görünce, hint yapraklarının çalgı çalmadıklarını, tersine, kendisini boğmak istediklerini, onun için bunları koparıp dışarıya attığını söylemiş.

    Kocakarı, kızın hemen sözünü kesip:

    Kardeşin yanlış koparmış, demiş. Esas hint yaprakları bunlar değil ki... Ama sen hiç üzülme. Kardeşine söyle, gidip Hint memleketinde Güneş Kızı’nı getirsin. Sana arkadaş olur. Onunla çok güzel vakit geçirirsin!

    Halbuki, Hint memleketindeki Güneş Kızı’nı almak için oraya kim gittiyse taş olur, kızı alamadan orada kalırmış.

    Kocakarı sihirli küpüne binip memleketine döndükten sonra, kızın kardeşi avdan gelmiş. Yemek yedikten sonra, kız:

    Kardeşim, demiş, san ava gittiğin vakit benim evde canım sıkılıyor. Buna bir çare bulamadım. Bari Hint memleketindeki Güneş Kızı’nı alıp buraya getir de, bana arkadaşlık etsin!

    Bir tanecik kardeşi, can yoldaşını çok seven oğlan, onun dileğini her ne suretle olursa olsun yerine getirmek için kulübeden çıkmış, atına bindiği gibi oralardan rüzgâr hızıyla uzaklaşmış.

    Günlerce yol aldıktan sonra dağ başında bir konağa misafir olmuş. Meğer orası dev konağı imiş. Devin kızı, oğlanın yanına gelerek:

    İnsanoğlu, demiş, sen buraya nereden geldin? Bu konağın bir dev konağı olduğunu sana söylemediler mi? Anam nerede ise gelir. Seni görürse sağ kalmazsın. Haydi gel, ben senin karnını doyurup şu dolaba saklayayım...

    Devin kızı, karnını doyurup oğlanı dolaba saklamış. Çok geçmeden dev anası konağa dönmüş. Etrafı koklaya koklaya içeriye girdikten sonra, kızına:

    Burada insan eti kokuyor; demiş. Kim varsa çabuk onu göreyim!

    Kız, hiçbir şey olmadığı söylemişse de, anasını inandıramamış.

    Dev anası bu sefer:

    Getir çabuk nerede ise şu insanoğlunu, demiş. Sana söz veriyorum. Ona bir şey yapmayacağım.

    Kız kalkıp dolabın kapağını açmış. Oğlan koşarak dev anasının ellerine sarılıp öpmüş. Oğlanın gösterdiği bu saygıya pek memnun kalan dev anası:

    İnsanoğlu, demiş, sen buralarda ne arıyorsun?

    Oğlan, Güneş Kızı’nı almak için Hint memleketine gittiğini söyleyince, dev anası:

    Seni gönderenin gözü kör olsun, demiş. Oraya giden taş olur kalır. Sana fenalık yapmışlar.

    Dev anasının bu sözlerine rağmen oğlan kararından caymamış. Dev anası oğlanın ısrarını görünce:

    Madem ki gitmek istiyorsun, demiş, ben sana yardım edeyim. Al şu yüzüğü, parmağına tak! Güneş Kızı’nın bekçisi benim büyük ablamdır. Oraya varınca yüzüğü gösterirsin, benim oğlum olduğunu söylersin. O sana yardım eder. Haydi yolun açık olsun!

    Oğlan, dev konağından ayrıldıktan sonra gene günlerce yol alıp Hint memleketine varmış. Güneş Kızı’nın konağının önünde durmuş. Konağın bekçisi devi bulup yüzüğü göstermiş. Pek sevinen dev:

    Gel bakalım sevgili yeğenim, demiş. Seni buralara kim gönderdi?

    Oğlan, dev anasının elini öptükten sonra:

    Güneş Kızı’nı almaya geldim teyzeciğim, demiş.

    Dev anası, bu işin hem çok güçlü, hem de tehlikeli olduğunu söyledikten sonra:

    Yarın sabah erkenden bahçedeki havuzun kenarında bir siper kazıp içine saklanırsın, demiş. Biraz sonra otuz dokuz güvercin kanat çırparak oraya gelir. Bunlar silkinip elbiselerini havuz başına bırakarak ayın on dördü gibi güzel birer kız olurlar. Birer birer havuza girerler. Çok geçmeden başka bir güvercin daha gelir. O da ötekiler gibi elbiselerini bırakıp havuza girer. İşte o zaman birdenbire siperden çıkıp onun elbiselerini alarak bahçe duvarından atlarsan kurtulursun, yoksa oracıkta taş kesilirsin. Duvardan aşınca, Güneş Kızı elbiselerini senden üç defa ister. Üçüncüsünde elbiseleri verir, yanıma dönersin. Haydi talihin açık olsun!

    Oğlan, ertesi sabah erkenden kalkıp bahçeye girmiş, havuzun kenarında bir siper kazıp içine saklanmış. Birkaç dakika sonra otuz dokuz güvercin gelip elbiselerini soyunarak suya girmişler. Biraz sonra arkalarından bir güvercin daha gelmiş. O da elbiselerini soyunmuş, ayın o beşi gibi bir kız olmuş. Elbisesini ayrı bir yere koyup suya atlamış.

    İlk gelen otuz dokuz kızın, sonra da Güneş Kızı’nın güzelliğine hayran kalan oğlan, siperden fırladığı gibi elbiseyi kapmış. Fakat bahçeden dışarıya atlayamadan, Güneş Kızı ona bir değnek vurarak taş haline getirmiş.

    Yeğeninin taş olmasına çok üzülen dev anası, hemen gelip Güneş Kızı’nın ayaklarına kapanmış:

    Sen bunun kusuruna bakma sultanı, demiş. O delidir... Kardeşimin oğludur. Onu bana bağışla, yazıktır!

    Güneş Kızı, emektar bekçisini çok sevdiğinden onu kıramamış. Dileğini kabul ederek değnekle taşa vurmuş. Oğlan hemen canlanmış. Teyzesinin yanına koşmuş.

    Ertesi sabah gene sipere saklanan oğlan, Güneş Kızı’nı her ne pahasına olursa olsun elde etmek için çok dikkatle etrafı gözlüyormuş. Evvela otuz dokuz güvercin gelip soyunarak suya girmişler. Arkalarından öteki güvercin gelmiş. Soyunup suya girdiği sırada, oğlan onun elbisesini kaptığı gibi bahçe duvarından atlamış. Öteki güvercinler sudan çıkıp hemen giyinerek uçmuşlar.

    Güneş Kızı yalvarmaya başlamış. Oğlan, üçüncü isteğinde elbiselerini Güneş Kızı’na vermiş. Kız gene güvercin olup uçmuş. Oğlan da teyzesinin yanına dönmüş, yaptıklarını ona anlatmış.

    Dev anası oğlana bu sefer şu aklı vermiş:

    Yarın sabah bahçe kapısının önündeki taşa oturursun. Otuz dokuz tane kız karşına dizilerek, sana “bizi alır mısın” diyecekler. Hiç birini isteme! En son ihtiyar bir kadın gelir. O da sana “beni alır mısın” diye soracak. Ona “seni alırım” dersin. Ondan sonrasını sen düşün artık...

    O gece gözlerine uyku girmeyen oğlan, sabahı dar etmiş. Erkenden kalkıp bahçe kapısının taşına oturmuş. Oğlanın karşısına dizilmişler. Sıra ile oğlana “beni alır mısın” diye sormuşlar. Oğlan hepsine de “seni beğenmedim” diye cevap vermiş. Otuz dokuz kız da çekilip gitmişler. Arkalarından değneğine dayana dayana ihtiyar bir kadın gelip, oğlana “beni alır mısın” diye sorunca, oğlan “seni alırım” diye cevap vermiş.

    Bu sözler üzerine, ihtiyar kadın, elinden tutarak oğlanı bir köşke götürmüş. İçeri girdikten sonra, ihtiyar kadın elbiselerini üzerinden çıkarmış. Oğlan, birden karşısında Güneş Kızı’nı görünce, sevinçten uçacak gibi olmuş. O zaman Güneş Kızı, oğlana demiş ki:

    Sen, köşkümde taşınabilecek, değerli ne bulursan al! Ben gidip değneği kızlardan birine vereyim. Havuzun etrafında gördüğün taşların her biri insandır. Onları canlandırıp evlerine göndersinler.

    Güneş Kızı köşkten çıkıp arkadaşlarının yanına gitmiş. Değneğini onlara bırakmış. Hepsi ile vedalaşıp ağlayarak oradan ayrılmış, köşke dönmüş. Bazı değerli şeyleri beraberlerine alıp biraz sonra oğlanla birlikte köşkten ayrılmışlar. Dev anasının yanına gelmişler. Eline öpüp veda etmişler. Dev anası gözyaşları içinde bunları kapıya kadar geçirmiş. Oğlanla Güneş Kızı kapıda bekleyen yağız ata binerek rüzgâr gibi gitmeye başlamışlar.

    Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Akşam olmadan oğlanın kulübesine varmışlar. Oğlanın kardeşi bunları güler yüzle karşılamış. Misafiri içeri almış.

    Artık üç kişi olmuşlar. Güneş Kızı, ben sizden küçüğüm diyerek kulübenin işlerini görmeye başlamış.

    Bir gün gene ava çıkan oğlan, her zamanki avcılara rastlamış. Onları eve kahve içmeye çağırmış. Hep beraber kulübeye gelmişler. Avcı başı, dişleri inciden, saçları ipekten delikanlının bir de kız kardeşi olduğunu görünce, bunlara hayran kalmış. Kahveler içildikten sonra avcılar daha fazla kalmadan gitmişler.

    Dişleri inciden, saçları ipekten çocukların öz babaları olan avcı başı, akşam yemeğini yedikten sonra, evdekilere:

    Bugün avda yine o dişleri inci, saçları ipek delikanlıya rastladım, demiş. Bizi kulübesine götürerek kahve ikram etti. Meğer onun bir de kendisi gibi kız kardeşe varmış. Doğrusu bu iki kardeşin güzelliğine hayran oldum. Onlara kanım çok ısındı. Böyle güzel iki çocuk babası olamadığıma çok üzgünüm...

    Bu haberi alan kadınlar, çocukların hâlâ yaşamakta olmasına kızmışlar.

    Gene koşup kocakarıyı bulmuşlar. Kocakarı bunlara:

    Güzel yemekler yapın, demiş, bir tarafına zehir atın! Oğlanı yemeğe çağırır, yemekleri zehirli tarafını onun önüne koyarsınız. O zehirli yemekleri yer yemez ölür, siz de kurtulursunuz. Başka çare kalmadı.

    Gene bir gün, av yaptıkları sırada oğlanla avcılar ormanda karşılaşmışlar. Avcı başı oğlanı yemeğe davet etmiş. Akşama geleceğine söz vererek kulübesine dönen oğlan, yemeğe davet edildiğini kardeşi ile Güneş Kızı’na söylemiş.

    Güneş Kızı, O zaman:

    Şu su dolu altın ibriği al demiş. Şu gümüş tası da heybene koy. Şu torbadaki leblebiyi de cebinde sakla!

    Avcı başı seni karşılayıp köşküne götürürken yediyol ağzında beline kadar toprağa gömülmüş, yıllardan beri orada inleyen bir kadın göreceksin. Adam sana “şunun yüzüne tükür” diyecek. Sözünü duymazlıktan gel. Atından inip altın ibrikten gümüş tasa su koyarak o kadının yüzünü yıka. Leblebiyi de torbası ile yanına bırak. Çünkü o kadın senin öz anandır. O adam da öz babam. Teyzelerin siz doğduğunuz vakit bir sandıkta ikinizi de dereye attılar. Ananızı da köpek yavrusu doğurdu diye yarı beline kadar toprağa gömdüler. Şimdi de teyzelerin seninle kardeşini ortadan kaldırmak istiyorlar. Yemeklere zehir koydular. Sakın o yemeklerden yeme! Köşkte bir kedi yavrusu var. Önce yemeklerden ona ver. O yiyince ölecek. İşte o zaman babana bütün bu anlattıklarımı söylersin. Haydi yolun, izin aydın olsun! Oğlan hemen yola çıkmış. Ormanda giderken babası ile karşılaşmış. Hiç belli etmeden, konuşa konuşa yola devam etmişler. Yedi yol ağzında anasına toprağa gömülü görünce, içi sızlamış, yüreği parça parça olmuş. Ama hiç belli etmemiş. Hemen atından inerek anasının yanına doğru giderken, babası:

    Bana bak delikanlı, demiş, o kadına hiçbir şey verme! Onun yüzüne tükür! Çünkü o benim eşimdi; sizin gibi dişleri inciden, saçları ipekten çocuklar doğuracağını söylediği halde, iki köpek yavrusu doğurdu. Ben de ona ceza olsun diye yıllarca önce buraya gömdürdüm. Gelen geçen herkes onun yüzüne tükürür. Haydi sen de tükür de gidelim. Yemek zamanı geldi.

    Oğlan bu sözleri duymamış gibi yaparak anasının yanına çömelmiş. Gözyaşlarını göstermeden altın ibrikten gümüş taşa su koyup onun yüzünü gözünü iyice yıkamış. Biraz da su içirerek leblebi torbasını yanına bırakmış. Sonra kalkıp atına binmiş. Yola devam etmişler.

    Köşke vardıkları zaman oğlanı türlü yemeklerle donatılmış bir sofraya oturtmuşlar. Teyzeleri belli etmeden hep buna bakıyorlarmış. O ise bir lokma yemek alıp yer gibi yaparak yanına gelen kedi yavrusuna vermiş. Kedi lokmayı yer yemez ölünce, oğlan başka lokma almamış.

    Misafirinin yemek yemediğini gören adam, sormuş :

    Yavrum, niçin yemek yemiyorsun?

    Oğlan artık dayanamamış. Ölü kediyi göstererek :

    Nasıl yiyeyim, demiş, önüme konan yemeklerde hep zehir var. İlk lokmayı kediye verdim. Yer yemez öldü.

    Oğlanın bu sözlerine fena halde kızan adam !

    Yemekte hiç zehir olur mu demiş.

    Oğlan da :

    Bir kadın köpek yavrusu doğurursa, yemekte de zehir olur elbet, demiş. İlk eşin sana dişleri inciden, saçları ipekten biri kız, diğeri oğlan iki çocuk doğuracağını söylemişti. Onları doğurdu. Oğlan benim. Kız da bizim kulübede gördüğün kardeşim. Sen de babamızsın. Fakat teyzelerim annemi kıskanarak, bizi doğar doğmaz, sana bile göstermeden bir sandıkla dereye attılar. İki köpek yavrusu buldurup onları anamın yanına koyarak, işte bunları doğurdu, diye seni aldattılar. Sen de inandın. Anamı yedi yol ağzında toprağa gömdürdün. Yıllardan beri onu haksız yere inletiyorsun. Vicdanın nasıl razı oldu bu büyük kötülüğü yapmaya?

    Oğlunun sözleri karşısında şaşkına dönen adam, hem sevinmiş, hem de çok kızmış. Hemen oğluna sarılarak yanaklarından öptükten sonra, adamlarını çağırarak :

    Atın bu kadınları çabuk zindana! diye bağırmış.

    Sonra oğlu ile beraber arabaya atlayıp doğruca yedi yol ağzına gitmişler. Toprağı elleriyle açıp zavallı kadıncağızı oradan kurtarmışlar. İyice temizlenip kendine gelmesi için köşkün hamamına göndermişler.

    Daha sonra üç katır buldurmuşlar. Adam, ikinci karısı ile kardeşine birer katırın kuyruğuna bağlatmış. Sonra koca karıyı getirtmiş. Onu da diğer katırın kuyruğuna bağlatıp üçünü birden dağlara sürdürmüş. Onlar yaptıkları kötülüklerin cezasını çeke dursunlar, kadın hamamda iyice temizlenip dinlendikten, kendine geldikten sonra hamamdan çıkmış. Adam, dağ başındaki kulübede oturan kızı ile güneş Kızı'’ı da köşküne getirtmiş. Kırk gün kırk gece düğün yapıp oğlu ile güneş Kızı’nı evlendirmiş. Hepsi birlikte mutlu bir hayat yaşamaya başlamışlar.

    Gökten üç elma düştü. İkisi sizin, birisi benim...
     

Sayfayı Paylaş