Renk Seçimi
+ + + + + + + + + + + + + + X

Evrendeki düzen hakkında ayetler

Konusu 'Genel Dini Konular' forumundadır ve Suskun tarafından 29 Eylül 2011 başlatılmıştır.

        
  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.344
    Beğenileri:
    146
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Kuran’da evren hakkında dikkat çekilen bir diğer nokta ise belli bir dengenin varlığıdır. Furkan suresinde Rabbimizin yaratışındaki düzen ve ölçü şöyle ifade edilmektedir.

    Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, onu belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (25 Furkan Suresi, 2)

    Evren büyük bir patlama sonucunda yaratılmıştır. Fakat bu patlama gözlemlenen tüm patlamalardan ayrı bir özelliğe sahiptir. Big Bang’in sonucunda düzensizlik değil evrenin her noktasında bir düzen ortaya çıkmıştır.

    Bilim dünyası bugün evrendeki bu düzen ve tasarımı “İnsani İlke” (Anthropic Principle) kavramlarıyla ortaya koymaktadır. İnsani ilkeye göre Evren amaçsız bir şekilde tesadüfen oluşamayacak kadar mükemmel özelliklere sahiptir. Bilimin ortaya koyduğu ve Furkan suresinin 2. ayetinde belirtildiği gibi evrende bir düzen ve ölçü vardır. Evrende var olan tasarımla ilgili belli başlı örnekler kısaca incelendiğinde durum daha net anlaşılacaktır.


    1) Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanırdı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Patlamanın galaksileri, yıldızları, Dünya’mızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı, havaya atılan bir kurşun kalemin sivri ucu üstünde durması kadar bile değildir.


    2) Big Bang’in patlama anında, eğer daha fazla madde olsaydı evren hemen kapanacaktı. Eğer patlama anında madde daha az olsaydı patlama galaksileri oluşturmadan maddeyi dağıtabilirdi. Görülüyor ki Big Bang, hem şiddeti, hem madde oranı, hem de bunların birbirine göre düzenlenmesiyle bilinçli bir tasarımın ürünüdür.


    3) Big Bang’in başlangıcının çok yüksek sıcaklıkta olması sayesinde atom-altı dünyadaki oluşumlar gerçekleşmiştir. Böylece de galaksilerden canlılara kadar olan süreç mümkün olmuştur.


    4) Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı da galaksilerin oluşmasının bir şartıdır. Başlangıç homojenliğindeki ufak bir azalma galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm maddenin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı. O zaman da biz var olamayacaktık.


    5) Evrende entropi sürekli artmaktadır. Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır. Bu olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır.


    6) Big Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ve anti-protonlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının, anti-protonlardan çok olması gerekiyordu ve öyle olmuştur.


    7) Aynı şekilde nötronlar ve anti-nötronlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için nötron sayısı, anti-nötronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.
    Elektronlar ve pozitronlar da birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için elektron sayısı, pozitronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.


    9) Kuarklar ve karşı kuarklar da birbirini yok eder. Oysa yaşamın varlığı kuarkların daha fazla olmasına bağlıdır ve kuarklar karşı kuarklardan daha çok olmuşlardır.


    10) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kendi anti-maddelerinden daha fazla olmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre belirlenmiş oranlarda yaratılmış olmaları da gerekmektedir. Bu da canlılığın bir şartıdır.


    11) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kütleleri de mevcut şekilde olmalıdır. Bu parçacıkların mevcut kütleleri farklı olsaydı yaşam için gerekli atomlar oluşamayacaktı.


    12) Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleriyle birbirlerini dengelerler. Eğer bu denge sağlanmasaydı canlılık için gerekli atomlar oluşamayacaktı. Elektronun elektrik yükü biraz farklı olsaydı yıldızlar oluşamazdı.


    13) Eğer evrendeki nötrino miktarı daha az olsaydı galaksiler oluşamayacaktı. Eğer nötrino miktarı daha fazla olsaydı galaksiler çok yoğun olacaktı. Her iki durum da canlılığın oluşmasını engellerdi.


    14) Güçlü nükleer kuvvet, çekirdekteki proton ve nötronları bir arada tutar. Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir atom, dolayısıyla canlılık oluşamazdı.


    15) Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı, Big Bang’de çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü. Eğer bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin oluşumu olumsuz etkilenecekti ve canlılık oluşamayacaktı.


    16) Elektromanyetik kuvvet daha şiddetli olsaydı kimyasal bağların oluşumunda sorun çıkardı. Eğer daha zayıf olsaydı kimyasal bağların oluşumu sorunlu olurdu ve canlılık için mutlak gerekli olan karbon ve oksijen atomları yetersiz kalırdı.


    17) Çekim gücü daha kuvvetli olsaydı, tüm yıldızlar bu kuvvetin gücüne direnemeden karadeliklere dönüşürdü. Eğer daha zayıf olsaydı, ağır elementleri oluşturacak yıldızlar oluşamayacaktı. Her iki durumda da canlılık oluşamazdı.


    18) Zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvveti belli kritik değerler gözetilerek yaratılmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre uygun oranlarda da yaratılmaları gerekmektedir. Bu hem galaksilerin ve yıldızların, hem de tüm canlıların var olabilmesi için gerekli çok hassas bir dengedir.


    19) Canlılığın oluşabilmesi için yıldızlar arası mesafe belli bir büyüklükte olmalıdır. Eğer yıldızlar birbirlerine daha yakın olsaydı çekim gücünün fazlalığı gezegenlerin yörüngelerini bozacaktı. Eğer yıldızlar birbirlerine daha uzak olsaydı süpernovalar tarafından evrene saçılan ağır atomlar çok geniş bir alana yayılacaktı ve yaşam için gerekli atomlar yeterli düzeyde olamayacaktı.



    20) Hayat için gerekli atomlardan en önemli ikisi karbon ve oksijendir. Bu atomlardan karbonun oksijen atomunun enerji seviyesine olan oranı daha yüksek olsaydı canlılık için gerekli oksijen yetersiz olurdu. Eğer mevcut oran daha düşük olsaydı canlılık için gerekli karbon yetersiz olurdu.


    21) Hayat için büyük önemi olan karbon ve oksijen atomları birbirlerinin enerji seviyelerine bağlı oldukları gibi, helyum atomunun enerji seviyesine de bağlıdırlar. Helyumun enerji seviyesi yüksek olsaydı yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olurdu, eğer helyumun enerji seviyesi düşük olsaydı yine yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olacaktı.


    22) Süpernova patlamalarının uzaklığı,yakınlığı ve sıklık derecesi de canlılık için çok önemlidir. Örneğin bu patlamalar çok yakın olsaydı, oluşacak radyasyon canlılığı yok edebilirdi. Eğer bu patlamalar çok uzak olsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar yeterli seviyede olmayacaktı.


    23) Dünya’mızda canlılığın oluşabilmesi için galaksimizin belli oranda maddeye sahip olması gerekmektedir. Eğer madde oranı fazla olsaydı Güneş’in yörüngesi değişecekti. Eğer daha az madde olsaydı, Güneş’imiz gibi bir yıldızın var olması mümkün olmayacaktı. Ayrıca galaksimizin büyüklüğü, şekli ve başka galaksilere uzaklığı da canlılığın oluşması için çok önemlidir.


    24) Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da canlılık için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı.



    25) Dünya’mız, Güneş’e daha uzak olsaydı, yaşama olanak tanımayan soğuk ve buzullarla karşı karşıya kalırdık. Eğer Güneş’e daha yakın olsaydık yeryüzündeki su buharlaşır ve yaşam mümkün olmazdı.


    26) Dünya’mızın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünün canlılığa elverişli bir ortam olmasını engellerdi. Eğer Dünya’mızın çekimi daha az olsaydı atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı.


    27) Dünya’mızın çevresindeki manyetik alan da çok özel olarak ayarlanmıştır. Eğer bu manyetik alan daha güçlü olsaydı, Güneş’ten gelen canlılık için yararlı ışınları da engelleyebilirdi. Eğer bu manyetik alan daha zayıf olsaydı, Güneş’ten gelen zararlı ışınlar yaşamın oluşmasına olanak tanımazdı.



    28) Yeryüzünden yansıtılan ışık ile yeryüzüne çarpan ışık da belli bir oranda olmalıdır. Eğer bu oran daha büyük olsaydı yeryüzü buzullarla kaplanırdı. Eğer bu oran daha küçük olsaydı sera etkisiyle aşırı ısınan yeryüzü yaşama elverişli olmazdı.


    29) Yaşam için yer kabuğunun kalınlığı da önemlidir. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, atmosferden yer kabuğuna oksijen transferiyle oksijen dengesi bozulurdu. Yer kabuğu daha ince olsaydı yer kabuğunun her yerinden sürekli volkanlar fışkırırdı. Bu ise hem iklimi değiştirir, hem de canlılığı yok ederdi.


    30) Atmosferdeki oksijen miktarı da yaşam için kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum yapmak imkansız olurdu.



    31) Atmosferdeki karbondioksit oranı da yaşamı mümkün kılacak bir değerde yaratılmıştır. Karbondioksit daha fazla olsaydı sera etkisi oluşacaktı. Eğer daha az olsaydı bitkilerin fotosentez yapması mümkün olmayacaktı.


    32) Dünya’mızdaki ozon miktarı da çok kritik bir değerde yaratılmıştır. Eğer bu değer daha yüksek olsaydı yüzey sıcaklığı çok düşerdi. Eğer bu değer daha düşük olsaydı hem yüzey sıcaklığı çok yükselirdi, hem de yaşamı yok edecek şekilde ultraviyole artardı.


    33) Yaşam için atmosfer basıncının da belli bir değerde olması gerekmektedir. Eğer atmosfer basıncı daha düşük olsaydı, buharlaşan su miktarı artacak ve bu sera etkisi oluşturacaktı, atmosferdeki su buharı azalacak ve dünya çölleşecekti.


    34) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması lazımdır. Atmosferin yoğunluğunda ve akışkanlığındaki ufak bir değişiklik nefes almamızın imkansız olmasına sebep olabilirdi.


    35) Canlılık için olmazsa olmaz şart olan karbon atomunun, yıldızların içindeki oluşumu çok kritik değerler altında meydana gelmektedir. Bunun için iki helyum atomu birleşip 0.000000000000001 saniye gibi kısa bir süre berilyum atomuna dönüşürler ve üçüncü bir helyumun eklenmesiyle karbon atomu oluşur. Bahsedilen atomların enerji seviyelerindeki ufak bir farklılık karbon atomunun ve canlılığın ortaya çıkışını imkansızlaştırırdı.



    36) Tüm canlılar, karbon atomunun diğer elementlerle bileşikler yapması sayesinde var olmuşlardır. Karbon, yaşam için gerekli olan bileşikleri ancak dar bir sıcaklık aralığında gerçekleştirebilir. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’nın sıcaklığıyla tam uyumludur. Oysa evrende yıldızların içindeki milyarlarca derece sıcaktan mutlak sıfır olan -273 dereceye kadar geniş bir aralık mevcuttur.


    37) Karbon atomunun oluşturduğu kovalent bağlar gibi zayıf bağlar da ancak belli bir sıcaklık aralığında gerçekleşebilirler. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’da var olan sıcaklık aralığı ile tam uyumludur. Zayıf bağlar gerçekleşmese hiçbir canlı var olamazdı.


    38) Yaşam için bütün şartları yerine getiren Dünya’mızın, yaratılma zamanı da yaşama tam uygun olarak seçilmiştir. Dünya eğer daha önce yaratılsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar (karbon, oksijen gibi) yeterli miktarda bulunmayacaktı. Eğer Dünya’mızın yaratılışı daha sonraya kalsaydı, Güneş sistemimizi oluşturacak yoğunlukta ham madde kalmamış olacaktı.


    39) Canlılığın mümkün olabilmesinin şartlarından biri de suyun belirli bir yüzey gerilimine sahip olmasıdır. Bitkilerin suyu topraktan emmeleri ve en üst noktalarına kadar iletebilmeleri bu gerilimin tasarlanmış olması sayesindedir. Bu gerilim daha farklı olsaydı ne bitkilerden, ne de diğer canlılardan söz edebilirdik.


    40) Suyun reaksiyon kabiliyeti de canlılığın diğer şartlarından biridir. Su ne bazı asitler gibi parçalayıcı özellikler gösterir, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeden durur. Suyun akışkanlık değeri, suyun katı halinin sıvı halinden daha hafif olması da yeryüzündeki canlılığa büyük katkıda bulunur.





    **********************



    Kuran'ın Bilimsel Mucizeleri


    Bebeğin Cinsiyeti

    Yakın bir zamana kadar, insanlar, bebeğin cinsiyetinin anne hücreleri tarafından belirlendiğini sanıyorlardı. Ya da en azından, anne ve babadan gelen hücrelerin birlikte cinsiyet belirledikleri zannediliyordu. Ancak Kuran'da bu konuda farklı bir bilgi verilmiş ve erkeklik ve dişiliğin, "rahime dökülen meniden" yaratıldığı bildirilmiştir:

    “Rahime dökülen meniden erkek ve dişi iki çifti O yarattı...„

    (Necm Suresi, 45-46)

    Kuran'da verilen bu bilginin doğruluğu, genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte bilimsel olarak da ispatlandı. Cinsiyetin tümüyle erkekten gelen sperm hücreleri tarafından belirlendiği, kadının ise bu işte hiçbir rolünün olmadığı anlaşıldı.
    Cinsiyet belirlenmesindeki etken, kromozomlardır. İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom erkekte XY, kadında ise XX olarak tanımlanır. Bunun sebebi söz konusu kromozomların bu harflere benzemesidir. Y kromozomu erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini taşır.

    Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çiftler halinde yer alan bu kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile başlar. Kadında yumurtlama sırasında ikiye ayrılan eşey hücresinin her iki parçası da X kromozomu taşır. Oysa erkekte ikiye ayrılan eşey hücresi, X ve Y kromozomları içeren iki farklı sperm meydana getirir. Kadında bulunan X kromozomu, eğer erkekteki X kromozomunu içeren spermle birleşirse doğacak bebek kız olacaktır. Eğer Y kromozomu içeren spermle birleşirse, bu kez doğacak çocuk erkek olur.
    Yani doğacak çocuğun cinsiyeti, erkekteki kromozomlardan hangisinin kadının yumurtasıyla birleşeceğine bağlıdır.

    Kuşkusuz genetik bilimi ortaya çıkıncaya dek, yani 20. yüzyıla kadar bunların hiçbiri bilinmiyordu. Aksine pek çok kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiği inancı yaygındı. Hatta bu nedenle kız çocuk doğuran kadınlar kınanırdı.

    Oysa Kuran'da, insanlara genlerin keşfinden 13 yüzyıl önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmiş, cinsiyetin kökeninin kadın değil, erkekten gelen meni olduğu bildirilmiştir.

    X kromozomu dişilik, Y kromozomu ise erkeklik özelliklerini taşır. Anne yumurtasında yalnızca dişi cinsiyeti belirleyen X kromozomu bulunur. Babadan gelen menide ise hem X hem de Y kromozomu taşıyan spermler bulunur. Dolayısıyla bebeğin cinsiyeti annenin yumurtasını dölleyen spermin X ya da Y kromozomu taşımasına bağlıdır. Yani ayette belirtildiği gibi bebeğin cinsiyetini belirleyen etken, babadan gelen menidir. Kuran'ın indirildiği asırda kesinlikle bilinemeyecek olan bu bilgi, Kuran'ın ALLAH sözü olduğunu kanıtlayan delillerden biridir.

    RAHME ASILIP TUTULAN ALAK

    Rahime Asılıp Tutunan “Alak"
    Kuran'ın insanın oluşumu hakkında verdiği bilgileri incelemeye devam ettiğimizde, yine çok önemli bazı bilimsel mucizelerle karşılaşırız.

    Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta birleştiğinde, doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş olur. Biyolojide "zigot" olarak tanımlanan bu tek hücre, hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalacak ve giderek küçük bir "et parçası" haline gelecektir.

    Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez. Rahim duvarına asılıp tutunur. Sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi, buraya yapışır. Bu bağ sayesinde de, gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan emebilir.16

    İşte burada çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır. ALLAH Kuran'da, anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan söz ederken, "alak" kelimesini kullanmaktadır:

    “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.„

    (Alak Suresi, 1-3)

    "Alak" kelimesinin Arapça'daki anlamı ise, "bir yere asılıp tutunan şey" demektir. Hatta kelime asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükler için kullanılır.

    Kuşkusuz, anne karnında gelişmekte olan zigotu bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması, Kuran'ın Alemlerin Rabbi olan ALLAH tarafından indirildiğini bir kez daha ispatlamaktadır.

    Anne karnındaki bebek, gelişiminin ilk aşamasında annesinin kanından beslenebilmek için rahim duvarına yapışıp tutunan bir zigot halindedir. Yukarıdaki resimde bir et parçası görünümüde olan zigot görülmektedir. Modern embriyolojinin tespit ettiği bu oluşum Kuran'da, "asılıp tutunan" anlamına gelen, deriye yapışıp kan emen sülükler için de kullanılan "alak" kelimesiyle 14 yüzyıl önceden mucizevi bir biçimde bildirilmiştir.

    KEMİKLERİN KASLA SARILMASI
    Kuran ayetlerinde haber verilen bir diğer önemli bilgi ise, insanın anne rahmindeki oluşum aşamalarıdır. Ayetlerde, anne karnında önce kemiklerin oluştuğu, daha sonra ise kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı haber verilmektedir:

    “Sonra o su damlasını bir alak (hücre topluluğu) olarak yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan ALLAH, ne yücedir.„
    (Müminun Suresi, 14)

    Anne karnındaki gelişimi inceleyen bilim dalı embriyolojidir. Ve embriyoloji alanında, yakın zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıkarak geliştikleri sanılmıştır. Bu yüzden bazı kimseler uzun bir süre bu ayetlerin bilime ters düştüğünü iddia etmiştir. Ancak gelişen teknoloji sayesinde yapılan daha ileri mikroskobik incelemeler, Kuran'da bildirilenlerin eksiksiz bir şekilde doğru olduğunu ortaya koymuştur.


    Bu mikroskobik incelemeler göstermektedir ki, anne karnında, tam ayetlerde tarif edildiği gibi bir gelişme gerçekleşir. Önce embriyodaki kıkırdak doku kemikleşir. Daha sonra ise kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokudan seçilerek biraraya gelir ve bu kemikleri sarar. Bu durum, "Developing Human" yani "Gelişen İnsan" adlı bilimsel bir yayında şöyle tarif edilmektedir:
    6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır.17

    Anne karnındaki gelişimini tamamlayan bebeğin kemikleri belli bir dönem sonra kaslarla sarılmaktadır.

    Kısacası insanın Kuran'da tarif edilen oluşum aşamaları, modern embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir.

    İnsanın anne karnındaki gelişiminin pek çok aşaması Kuran'da haber verilmiştir. Müminun Suresi'nin 14. ayetinde bildirildiği gibi anne karnındaki embriyonun ilk aşama olarak kıkırdak dokusu kemikleşir. Ve daha sonra bu kemikler kas hücreleri tarafından sarılmaya başlanır. ALLAH bu gelişimi, "...daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik..." ifadesiyle en açık şekilde tarif etmiştir.

    BEBEKLERİN RAHİMDE ÜÇ EVRESİ

    Kuran'da insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığı bildirilmektedir:

    “... Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan ALLAH budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?„

    (Zümer Suresi, 6)

    Dikkat edilirse, ayette, insanın anne karnında, birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine işaret edilmektedir.

    Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan "Basic Human Embryology" isimli kaynakta bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
    Rahimdeki hayat 3 EVREDEN oluşur; preembriyonik (ilk 2,5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar), ve fetal (8. haftadan doğuma kadar).18

    Tıp dilinde "trimester" yani "üç dönem" olarak da tanımlanan bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir. Bu üç gelişim safhasının belli başlı özellikleri kısaca şöyledir:

    - Preembriyonik evre:
    Yaygın olarak "1. trimester" olarak anılan bu ilk evrede zigot bölünerek çoğalır, bir hücre kitlesi haline geldikten sonra kendini rahim duvarına gömer. Hücreler çoğalmaya devam ederken 3 tabaka halinde organize olurlar.

    - Embriyonik evre:
    "2. trimester" olarak da tanımlanan ikinci evre toplam 5,5 hafta sürer ve bu süre boyunca canlı "embriyo" olarak adlandırılır. Bu evrede hücre tabakalarından bedenin temel organ ve sistemleri ortaya çıkar.

    - Fetal evre:
    Gebeliğin "3. trimesteri" olarak adlandırılan döneme girildiğinde embriyo artık "fetus" diye adlandırılır. Bu dönem gebeliğin sekizinci haftasından itibaren başlar ve doğuma dek sürer. Bir önceki dönemden ayırt edici özelliği fetusun yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insan dış görünümüne sahip bir canlı olmasıdır. Dönemin başında 3 cm. boyunda olmasına rağmen tüm organları ortaya çıkmıştır. Bu dönem 30 hafta kadar sürer ve gelişme doğum haftasına kadar devam eder. Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler, ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sayesinde elde edilmiştir. Ancak görüldüğü gibi bu bilgiler de, diğer pek çok bilimsel gerçek gibi, mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde haber verilmiştir. İnsanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir dönemde, Kuran'da bu derece ayrıntılı ve doğru bilgiler verilmiş olması, elbette Kuran'ın insan sözü değil, ALLAH Kelamı olduğunun açık bir delilidir.
    Zümer Suresi'nin 6. ayetinde insanın anne karnında, birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine işaret edilmektedir. Gerçekten de bugün modern embriyoloji bilimi, bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

    ANNE SÜTÜ


    Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere ALLAH tarafından yaratılmış eşsiz bir karışımdır. Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.

    Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur.19 Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi ALLAH bizlere "…Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir..." ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.

    “Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır."„

    (Lokman Suresi, 14)

    PARMAK İZLERİNDEKİ KİMLİK

    Kuran'da, insanları ölümden sonra diriltmenin ALLAH için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özellikle parmak uçlarına dikkat çekilir:

    “Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden)
    düzene koymaya güç yetirenleriz.„ (Kıyamet Suresi, 4)

    Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü tüm insanların parmak izi, tamamen kendilerine özeldir. Şu an Dünya üzerinde yaşayan her insanın parmak izi birbirinden farklıdır. Dahası, tarih boyunca yaşamış insanlarınki de birbirinden farklıdır.

    İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir "kimlik kartı" sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla kullanılmaktadır.

    Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat Kuran'da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.

    Tek yumurta ikizleri de dahil olmak üzere, her insanın parmak izi kendine özeldir. Başka bir değişle, insanların parmak uçlarında kimlikleri şifrelenmiştir. Bu şifreleme sistemini, günümüzde kullanılmakta olan barkod sistemine benzetmek de mümkündür.

    BİLİMSEL AYETLERİLMİ VE BİLİMSEL FALİYETE DESTEK:


    İLK AYET -ALAK/1-5. Ey Muhammed!, İnsanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla OKU!

    OKU! KALEMLE öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin,en büyük kerem sahibidir.

    ZÜMER/9- De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?

    FATIR/28- ALLAH’tan,kulları arasında ancak bilginler korkar.

    BAKARA/269- Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir.Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.

    HADİS-İ ŞERİFLER:


    “İlim elde etmek her Müslüman kadına ve erkeğe farzdır.”

    “İlim aramak için bir tarafa yönelen kimseye ALLAH,cennet yolunu kolaylaştırır.”

    “Muhakkak ki alimler, peygamberlerin mirasçılarıdır.”

    “Hikmet(ilim),mü’minin kaybolmuş malıdır,onu nerede bulursa alır.”

    “İlim öğrenmek,beşikten mezara kadar farzdır.”

    “Mahşerde alimin mürekkebi,şehidin kanından Mizan’da daha ağır gelir.”

    “Alimin uykusu, cahilin ibadetinden daha hayıtlıdır.”

    “İlim, Çin’de dahi olsa gidip alınız.”
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.344
    Beğenileri:
    146
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Kaza ve kader kavramları Allah'ın evreni ve içindeki varlıkları belirli bir plan dâhilinde belirli bir ölçü içinde bir düzen uyum ve değişmez yasalara bağlı olarak yaratılmasını ifade eder. Bu durum evrenin yasalarının olduğunu ortaya koymaktadır. Bunlar fiziksel biyolojik ve toplumsal yasalardan oluşur. Bu yasalara dinimizde "Allah'ın evreni idare etmekteki ölçüsü" anlamına gelen "sünnetullah" denilmektedir. Yüce Allah Kur'an'da "... Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın." (Fatır suresi 43) buyurmaktadır
    Bu yasaların temel işlevi evrendeki düzeninin korunması ve sürekli olmasını sağlamaktır. Evrendeki bütün olaylar bu yasalara göre hareket eder.

    Evrenin yasaları; evrenseldir gözlem ve deneye dayanır.Ölçülebilinir ve sonuçları test edilebilir


    ******


    Sûre-i Tekvîr'in 15 16 17'inci âyetleri evrenin en özel yasalarını içerir. Kıyametten sonra bu dört âyetin verilmesi varlıkların ve evrenlerin boyutlara nasıl intibak edebildiklerini anlatmaktadır. Sûrenin bu bölümü kasemle başlamaktadır. Kasem Türkçe'de and ya da yemin tarzında kullanılır. Bu yüzden bir çok tercümelerde Allah tarafından buyurulan cümlede yemin ederim tarzında bir ifade olunca Arap etimolojisi ve ilim edebiyatını bilmeyenler olayı anlamamakta hatta yadırgamaktadırlar. Halbuki Arapçâ da kasem konuşma sırasında teyid yani doğrulama anlamınadır. Bilim lisanında ise kasem bir konuyu anlatırken o konunun etrafındaki kesin yasaları sunmak tarzıdır. Ve konunun önemine göre ortaya konan örnekler ve yasalar en ciddi konuları temsil eder. Kur'ân'da bir çok kasem tarzları vardır. Bunların en yaygını Arapça Vav-Ve harfiyle başlanılır. Meselâ gece anlamında kullanılan Leyl satır başı itibariyle vel-leyl olarak başlarsa "Geceye kasem olsun ki" ya da "Geceler şahid olsun ki" anlamına gelir. Bu tarz kasemlerde Kur'ân'a has harika bir çok edebî incelikler vardır. Bazı kasemlerde zıddına bir yasa gösterilir. Yani bir aydınlıktan bahsedilirken karanlıklara ait bir örnek verilebilir.


    Kur'ân'da yine bazı kasemlerde bilinmesi hem Kur'ân'ın inzal olduğu yıllar için hem de çok ileri yıllar için imkânsız olan sırlara kasem etmek formülüdür. Meselâ "Vettarığı kasemi" bu tarz bir kasemdir. Kuasarları temsil ettiği henüz günümüzle anlaşılabilen Târık yıldızı yıllar bovu gök yüzünde arınmış durmuştur. Halbuki aynı sûrede Allah: "Târık'ın ne olduğunu kimse bilmez" diye ağırlığını koymuş sonra çağımız Astro-fiziğine bir ışık tutarak; "En delici ışıkları" olan kavramını getirmiştir. Böylece kuasarları hedef tayin eden âyet-i kerîme; arkasından meni hücrelerinin fırlayışını anlatarak daha 14 asır evvel kuasarların fizik tanımını yapmıştır. Bugün astro-fizik kuasarları evrenlerin meni hücresi diye tanımlar. Astro-fizik inceliğini anlamak kasem sırrında gizlidir.
    Bu tarz bilinmezlikleri örnek gösteren bir sûre "Sûre-i Kadir"dir ve bilinmezliği halen devam etmektedir.
    Kur'ân'daki ikinci tarz kasemler Uksimu (Yemin ederim) ve yahutta La Uksimu şeklindedir. La Uksimu kabaca Türkçe'ye çevirirseniz yemin etmemek anlamına gelir? Halbuki Arap edebiyatı etimolojisinde "ancak ancak buna" yemin edilir anlamına gelir.

    Yüce kitabımızda en önemli kasem tarzı Felauksimu'dur. "Bundan ötede de bir delil olamaz." Bundan yüce bundan önemli bir kasem olamaz anlamına gelir. Fevkalade önemli bir bilimsel olaya işaret edileceği zaman Cenab-ı Hak özellikle astro-fiziğe ait bir sırrı açıklayacağı zaman konuya "fela uksimu" tanımıyla birlikte girer. Kur'ân'da çok az sayıda geçen "fela uksimu" tanımı işte Tekvîr Sûresi'nin bu bölümünde dört âyet şeklinde geçmektedir. Fela uksimu kasem tarzıyla başlayan bu dört âyet yüce peygamberimizi tanımlamak için başlayan bölümün girişinde getirilmiş kasemdir. Allah and olsun ki diye başlayarak; dört âyet okuyor sonra da beşinci âyette yani Sûre-i Tekvîr'in 19. âyetinde "O ne kerim bir resûldür" diye bağlıyor.
    Kasemle konu arasında genelde var olan çok sıkı bilgi Sûre-i Tekvîr-'de büsbütün önemli bir hilkat sırrı meydana getiriyor. 15. âyeti felâ uksimu bil-hünnes. 16. âyet el-cevaril künnes şeklinde biçimlendiği kasem tarzına bakınız ki;
    "Bundan daha müthiş bir örnek olamaz; o pusanlara ve o etrafında dönenlere kasem olsun:" 15. 16. âyetlerde bahsedilen künnes ve hünnes tanımları ne kadar önemli olmalı ki: Cenab-ı Hak. "Hünnes ve künnese kasem olsun" derken felâ uksimu gibi en şiddetli kasem tarzını kullansın? Çünkü böyle bir kasemle gelen kelimeler genellikle anlaşılması imkânsız bir takım mesajların öncüleridir. Bundan dolayıdır ki aklı başında müfessirler bir önemli kelimelerin hiç bir lisana tercüme etmeden olduğu gibi muhafaza ederler. Pusanlara ve etrafında seyredenlere diye kelime mânâsı verebileceğimiz bu âyette "Hünnes"; bütün enerjisini içine toplayıp pusan anlamına geldiğini tamamen etimolojideki tanıma uygun şekilde tesbit ediyoruz. Künnes'in ise hareket kabiliyeti olan bir cisimi temsil eder. "Cevarül künnes" belli bir mahrekle hareket halinde olan demektir. Bu durumda fevkalade açık ve net bir mânâyla hünnesin atom çekirdeğini künnesin ise elektronu tarif ettiği aşikârdır. Ancak felâ uksimu kasemi öylesine şiddetli bir uygulama tarzıdır ki; atom çekirdeği ve elektronları dahi temsil etmesi sûre içinde âyetin akışı karşısında zayıf kalmaktadır. Bütün âyetlerde olduğu gibi 15. 16. âyetlerde birinci perdede atom çekirdeğini tarif ettiği kesindir. Bu tanımı aynen Arap etimolojisine sadık kalarak tekrarlayalım.
    Âyet 15:"Hayırbundan kesin delil olamaz" (Felâ uksimu) gücünü özünde toplayana. (Hünnes).
    Âyet 16: "Ve mahreskinde kayıp gidene" (Künnes)
    Şimdi felâ uksimu vurgulamasının özündeki hikmete varabilmek için sûrenin akış tarzını inceleyelim.
    Tekvîı- Sûresi 1 ila 14'üncü âyetlerde kıyameti anlattığıma göre ve bu anlatımda güneşin kör bir nokta kara delik haline gelmesinden başlayarak dördüncü boyutun yıkılıp başka boyutlara geçişi anlatılmadı mı? İşte bu akış içinde bu iki âyette maddesel varlıkların madde boyutunda nasıl var olduklarını ve varlıklarını nasıl sürdürdüklerini anlatmaktadır. Fizik ve astro-fiziğin temelinde iki önemli konu vardır. Ve varlıklar bu iki kuvvetin dengeleriyle hayatlarını sürdürürler. Bunlardan birisi gravidasyon ikincisi jiroskobik harekettir. Gravidasyonu kabaca cazibe olarak tanıyoruz. Jiroskobik hareketi ise gezegenlerin kendi ekseni etrafındaki hareketleri olarak biliyoruz. Gravidasyonun minik dünyalardaki motifleri interaksiyon dediğimiz atom çekirdeğinde pusan akıl almaz enerjidir. Nitekim yer yüzünün en şiddetli enerjisi olan nükleer enerji plazma fiziğinin modern tanımıyla çekirdekteki pusan enerjidir. Jiroskobik hareket bütün gezegenleri ve onlara bağlı peyklerin peyk harekatıdır. Dünyada birbirinden farklı şekiller kimyasal ilgiler hep elektronların farklı cazibelerde farklı rakslardan doğar. Allah madde potasında binbir şekil ve güzellik sergiler çiçeğin kokusundan yaprağın rengine yıldızlardan atom çekirdeğine kadar her güzellik özünde gizlenip pusan bir hünnes enerjisi ile onun etrafında koşan bir künnes yarışmacısının dengesinden ve ahenginden ibarettir.
    Demek ki Fela Uksimu kasemine uygun biçimde ayet maddesel varlıkların çok renkli değişik yapısının sırrını hünnes ve künnes kelimeleri ile özetlemektedir. Gerek evrenlerin çeşitli katlarındaki mekan ilgilerinde gerekse galaksi dengelerinde en ciddi astro-fizik yasa budur. Hiç bir hadise yok ki bu temel tanımın dışına çıkabilsin. İşin harika yanına bakınız ki bu iki âyet aynı zamanda kesret ve vahdet arasındaki ilginin de temeline ışık tutar. Çünkü kesret künnes sırrı taşır devamlı bir hareketin sonsuz uzay denizlerinde akışın temsilcisidir. Ayrıca künnesin "akıp gidenlere" anlamına gelişi de onun çoğul niteliğini gösterir.
    Âyet 17-18:"Ve yöneldiği zaman geceye ve nefeslendiği dem sabaha (kasem olsun)"
    17. 18. âyetler bir anlamda bu hünnes ve künnes sırrını daha da açıklık getirecektir. Allah akıp gitmeyi temsil eden künnes olayını evrendeki jiroskobik harekete ait bir kavram olduğunu bize anlatmak için perde perde intikal eden geceye (Âyet 17) buyurmaktadır. Böylece uzayda arzın künnes hareketi yani peyk hareketi sırasında dilim dilim güneşin ışık konisine giriş çıkışları misal getirilmektedir.
    Teneffüs ettiği dem sabaha (Âyet 18). Çok yakın yıllarda güneşin ilk ışınlarının toprak tarafından enerji şeklinde emildiği ve bilahare salıverildiği anlaşılabilmiştir.
    Âyette arzın sabahı soluması şeklinde tanımlanan akıl almaz ve tanım; enerji emilmesi ve salınması konusunda da çok önemli bilimsel kavramlar getiriyor. Çok yakın yıllara kadar ışınların emilme ve salınma özellikleri bilinemiyordu. Şimdi bilinmektedir ki enerji ve ışınlar her hedefe yansıyınca ilk anda emilir ve sonra bir kısmı salınır. Gerçekten bu olay enerjiyi soluma gibidir. Âyette künnes ve hünnes sırlarına bağlı olarak sabahın yani arza yansıyan ışınların emilme ve salınma olayları ise gece ve gündüz intikalleri sırasında arz kabuğunun dengeli bir şekilde ısınmasını ve soğumasını temin eder.
    Sabah saatlerinde güneş enerjisinin emilip salınması yani; "Vesuphi izate neffes" âyetinde önemli bir mesajında hünnes ve künnes konumlarının dışında olan bir takım varlıkların mevcudiyetini açıklamak içindir. Bu varlıklar nötrüno dediğimiz varlıklardır. Ve sabahı solumasında en güzel şekilde temsil edilmektedir. Maddesel evrenin hünnes künnes dengesi içinde fizik tabiri ile nükleer denge içinde çok önemli yeri olan nötrünolar emilir ve salınır. Bu da 18. âyetin maddesel hayatla ilgili getirdiği fevkalade önemli bir fizik mûcizedir.
    Bu dört âyet aynı zamanda yaratılıştaki basamakları da dile getirmektedir. Sûrenin baş kısmı nasıl boyutların ve maddenin yıkılışını bir sıra halinde tarif etmişse bu dört âyette yaradılışın başlangıç kademelerini sura ile tanımlamaktadır. Yaratılış hünnes sırı-ı ile başlamıştır. Maddesel evrenin sonsuz güç içeren bir noktada şiddetle patlayarak meydana geldiğini biliyoruz. Hâlâ bilimin anlayamadığı bu tek noktadan patlayış olayı hünnes sırrıdır. O nokta: özünde ilâhî kudreti depolamış. pusmuştur. Kader saati gelince de enerji kazanına dönüşüvermiştir. Bu enerji kazanında her şey akıl almaz yüksek ısılarda bir kazan gibi kaynamış ve sonunda hilkatin künnes safhası gelmiştir. Enerji parçacıkları ışınlar ya da madde zerrecikleri halinde kendi kader mesafelerinde akmaya başlamıştır. Kimi elektron kimi gezegen olmuş bir yörüngede yatmış kimi ışın olmuş sonsuz sürat coşkuyla mesafeleri kovalamıştır. Yani Cevarih künnes olmuştur. Ve sonrada hilkatin üçüncü perdesi açılmış peyk hareketleri doğmuştur. Yani varlıklar kendi etrafında daha doğrusu hünnes sırrı etrafında çift dönüşler yapmıştır. Gecenin perde perde açılan sırrı (Âyet 17) aydınlıkların konilerine yansımasıdır. Tarzı genel anlamda fiziğin spin olayını tanımlamaktadır.
    Sonra bütünüyle dengeler kurularak enerjilerin emilip salınması hikmeti doğmuştur. 18. âyette bildirilen enerji emilip salınmaları ile renkler meydana gelmiş ısınan bir dünya doğmuş varoluş sahasında emilen enerjileri nefesleri nice Allah güzelliklerini topraktan semaya doğru yansıtmıştır.
    Âyet 19:"O kerim bir resûlün kavlüdür."
    Kavlüden maksat getirdiği sözler anlamınadır.
    Yine Cenab-ı Hak'kın yüce kitabımız Kur'ân'a verdiği tanımlardan birisi bu 19. âyettir. Allah'ın 19. âyette özetleyiverdiği bu âyet içinde bütün fiziği öyle bir söz demeti içinde görüyoruz ki kelam sırrı dediğimiz ilahî bir sıfatın bütün incelikleri adeta bu sûrede yoğunlaşmıştır. Sûrenin okunuşunda âyetlerdeki akış kelimelerde birbirinden seçkin armoniler adeta sûrenin ilâhî bir kelam olduğunu pek net bir şekilde ilan etmektedir. İslâmiyet'in ilk çağlarında Kuı-'ân'ın gelişi ile birlikte açılan büyük tartışmalar ve onun akıl almaz hikmetleri karşısında müşriklerin içine düştükleri paniğin bu âyetle kesin olarak cevaplandığını görüyoruz. Çağımızda bile Kur'ân karşısında paniğe düşenlerin kurtulamadığı şaşkınlık devanı etmektedir. O günden bu güne pek az şey değişnıiştir. İnsanlar aklının ötesinde kendi sözlerinden çok ötelerde ilahî kelâmı seyrettikleri zaman hayran kalmaları gerekirken aptalca bir inkârın girdabına düşenlere sûrenin bu bölümünde Allah'ın: "Kerîm bir resûle verilen sözlerdir" buyurması Efendimiz'e karşı inkâr ve küfür kapılarını kapatıyor.
    Bunca ilmin bir solukta kelam şeklinde inzal olmasının elbette bir mucize yanı vardır. İşte Allah bu mucizeyi daha İslâmiyet yayılmadan başlangıcında iken bütün dünyaya ilan ediyor. 19. âyetten itibaren sûre akan bir ırmağın yeni bir yata`a intikali gibi çok farklı görüntü gösteriyor. Sanki birden bire Allah bütün evrendeki varlıklara Efendimiz'i bir kez daha tanıtıyor. 19. âyetin üzerinde durulacak en önemli sırrı; Efendimiz'in kerim sıfatının Kur'ân'da zikridir. Ancak 20 ve 21'inci âyetlerde yine Efendimiz'e ait sıfatlar- üst üste bildirilmektedir. Efendimiz'e ait bu temel tanımları birlikte yorumlamak istiyorum.
    1-)Kerîm: (19. âyet; " O kerim bir resûlün getirdiği sözdür.")
    2-)Mekîn: (Âyet 20; "Arş sahibi indinde kuvvetli ve mekindir.")
    3 - )Kuvvetli: (Yukarıdaki âyette)
    4- )Mut'a: (Âyet 21; "Aı-şda mut'a ve emin. ")
    5-)Emîn: (Yukarıdaki âyette)
    Fahri Kainat Efendimiz'in fevkalade önemli özelliklerini hem de tüm evrenler açısından anlamanın tek yolu bu üç âyeti gereğince yorumlayabilmektir.
    Sûre-i Tekvîr'in genel hassas kuralları Efendimiz'e ait bu beş özellikte de geçerlidir. Yani Efendimiz'in en zahirinde kerîm sırrı vardır. Daha derinin de kuvvet sırrı vardır. Sıra ile mekîn mut'a ve emîn hikmetleri vardır. Kerîm sırrı insanlara karşı Efendimiz'den gelen sonsuz bir ikramdır. İnsanlığa yapılacak en büyük ikram Efendimiz tarafından yapılmıştır. Anlayan anlamayan herkes iyice anlasın diye Cenab-ı Hak bu noktada Efendimiz'den bahsederken onun mekîn mut'a ve emîn sırlarının arşta geçerli olduğunu haber vermektedir. Şimdi bu genel tanımların ışığı altında Efendimiz'in kerîm sırrını açıklamaya çalışalım.
    19. Âyet: Efendinıiz'in kerim oluş hikmeti haberci oluşu ve de kendisine gönderilen sözler yani Kur'ân'la bağıntılıdır.
    İnsanoğlu Efendimiz'in kerim sırrını anlamadığı için asırlar boyu aptalca sürünmüştür. Halbuki Efendimiz bugünkü uygarlığın tümünü bizzat inşa etmiştir. Kerîm olan Efendimiz'in bütün insanlığa bahşettiği ikramları ana başlıklar halinde toplamak istiyorum.
    a) İLİM: İlk 18 âyetin yorumundan anlıyoruz ki ilmin tüm temel yasaları Efendimiz'e Kur'ân vasıtasıyla verilmiş dolayısıyla insanoğluna ikram edilmiştir.
    Eğer Sûre-i Tekvîr'in bu 18 âyeti inzal olmamış olsaydı ne atomu ne galaksileri ne gravidasyonu ne de jiroskobik hareketi öğrenemeyecektik. Bu hükmü katiyen yadırgamayınız. Çünkü bu âyetler bir yandan yasaları tarif etmiş bir yandan Levh-i Mahfuz'dan bir tarz fotokopi alarak bu sırların açıklanmasına müsaade çıkartmıştır. Müsbet ilimlerin ilk öncüleri olan Horasanlı Câbir ve Birûnî'den sonra batıdan da birtakım âlimlerin çıkarak ilmi bu seviyeye getirmiş olmaları bir ayrıcalık değildir.
    b) İnsanlara eşitlik ve özgürlüğü de bugünkü Birleşmiş Milletler ana sözleşmesinde özgürlük olarak tarif edilen maddenin kelimesi kelimesine aynını Efendimiz 14 asır önce Medine Beyannamesi'nde aynen bildirmiştir. O günden bu güne toplumlar ve insanlar bu değerleri zaman zaman yitirmişlerse bunun sorumlusu işte Efendimiz'in kerîm sırrını anlamamaktan geçer.
    c) Efendimiz kesin olarak kadın-erkek eşitliğini getirmiş kendi zaman dilimine kadar ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören kadını hem Kur'ân âyetlerinin zenginliği içinde hem de özel emirleri ile erkeğe eşit kılmıştır. İlim öğrenmekte çalışmakta anı bağımsız bir kavram içinde kadına en büyük hakları vermiştir.
    Kadının iffet ve haysiyetini ona karşı gösterilmesi lazım gelen saygıyı tersine çevirip kadını şeytanın ortağı gibi gören çürümüş erkek zihniyetini emirleriyle ortadan kaldıran Fahri Kainat Efendimiz'dir.
    Ne çare ki kimi kendini dindar sayarak kadın haklarını çiğnemeyi mafiret sanan şaşkınlar kimi de inançsızlığın hırsı içinde dine saldıranlar Efendimiz'in bu zarif ikramım yıllar boyu sis arkasında bırakmıştır. Efendimiz'in ilim ve özgürlük ikramında olduğu gibi kadın eşitliğine verdiği önemde çağımızda kendiliğinden gelip mevkiine oturmuştur. Kendisini ilim adamı sanan okuduğunu anlamamakta direnen hatta profesörlük gibi akademik kariyer almış bazı iğrenç madrabazlar da bu hususta Efendimiz'e dil uzatmayı sapık beyinlerine vazife saymaktadırlar.
    d) Ahlâk Kavramı: Efendimiz yeryüzüne teşrif edene kadar ahlâk aciz ve çaresiz kişilerin suskunluğu ya da güçlülerin lütfen topluma ikram ettiği gösterişli davranışlardan ibaret sayılırdı. Halbuki Efendimiz ahlak konusunda reformların en büyüğünü yaparak: "Ahlâkı başkaları için de yaşıyabilmek sanatı" olarak tanımladı. Onun ilkelerini tespit ederken mazlum ve kimsesizlere karşı şevkatin yanında zalime yönelmiş bir cesaret olarak perçinledi. Böylece vatan için ölmenin haysiyetli bir vazife şuurunun en büyük ahlâk ilkelerinden olduğunu ortaya koydu. Canıyla malıyla insanlara faydalı olmak merhamet ve şevkat dağıtmak yolu kadar zalimle savaşmanın da bir ahlâk borcu olduğunu anlattı.
    Efendimiz'in kerim sırrı böyle bir bitmez ikramı temsil etmektediı-. Nitekim İslâmiyet intişara başladığı an Hz. Şeyma kendi bestelediği Muhammed türküsünde bu gerçeği çok güzel dile getirerek:
    "Müjdeler olsun ey yetimler cariyeler kimsesizler MUHAMMED geldi " diye besteleştirmişti.
    Yakın Çağ'ın en ünlü düşünürlerinden Bernard SHAW Efendimiz'in kerem sırrını şu tanımla ne güzel açıklıyor.
    "Hangi faziletin örtüsünü kaldırırsanız altında MUHAMMED imzası çıkıyor."
    Âyet 20:"Zül'arşın nezdinde mekîn bir kuvvetin sahibidir."
    Bu âyet bilindiği gibi Efendimiz'in kuvvetli ve mekîn sırlarını dile getirmektedir.
    Âyet kelimesi kelimesine "Arş sahibi indinde mekîn ve kuvvetli" anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi arş evrenlerin temel eksenidir. Arş sahibi de şüphesiz ki Allah'tır. Allah'ın kendi indinde kuvvetli ve mekîn kıldığı Efendimiz'in bu iki sırrının tanımına gelince; mekîn şerefli itibarlı ve güçlü anlamına gelir. Özellikle mekîn'in çok önemli ikinci derece bir mânâsı da haysiyetli kılınmış korunmuş özel şekilde biçimlendirilmiş demektir. Ancak âyetteki incelik Efendimiz'in bu özelliklerinin yalnız dünyaya yönelik değil bütün evrenlere nispet oluşudur. Önce arş üzerinde durmak istiyorum. Kur'ân'da sıra itibariyle önce Âyet-el Kürsî'de geçen bu kelime bir nizamın bir dengenin ve bir merkez gücünün ifadesidir. Arşı anlayabilmek için evrenler hakkında kısa bir kavramımız olması lazım gelir. Tek başına evren belli bir boyut sistemine yerleştirilen varlıklarla birlikte bir mekan sistemini temsil eder. Ancak yüce kitabımız birçok evrenlerin var olduğunu bildirmiştir. Her bir evren farklı boyut sistemlerinden kurulmuştur ve evrenler deyince farklı boyut sistemlerinin teşkil ettiğini mekanları ve oradaki vaı-lıkları anlanz.
    Âyet-el Kürsî arş tanımlanırken semaların üstünde olarak tanımlanmıştır. Şu halde arş sonsuz boyut şu halde arş sonsuz boyut sistemlerinin ortak eksenidir. Ve boyutlardaki akıl almaz üçlerin ahenk koordinatıdır. Ne bir motor mili gibi bir doğru parçasını ne de maddesel evrenin üstündeki iç ise semâların elips biçimindeki hücrelerinin şekline benzer. Arş tüm bu kavramlardan ötede her boyutun içinde özel şiddetli bir güçtür ki Cenab-ı Hak'kın iradesi arşa ne şekilde yansırsa bütün varlıkların hayatı da ona göre şekillenir.
    İşte Efendimiz'in mekîn ve kuvvetli oluşu bu arş sistemlerine kıyasendir. Yani evrenin neresinde bir boyutlar sistemi bir varlıklar ahengi varsa Efendimiz orada güçlü şerefli kudretli özel itina ile mevkîlendirilmiştir.
    Bundan sonra âyette daha da açık göreceğimiz şekilde Fahri Kainat Efendimiz'in varlığı bütün evrenlerde ve o evrenler içindeki varlıklarda böylesine hissedilir. Bir örnek vermek gerekirse melekler âlemi de arş sistemine bağlıdır. Efendimiz'in arş indinde mekin ve kuvvetli oluşu melekler âleminde de geçerlidir. Bunun sırrının ne anlama geldiğini 21. âyetten anlayabiliriz.
    Âyet 21:"Orada (arşta) mut'a ve emindir."
    Mut'a; itaat edilen demektir. Demek ki bütün âlemlerde Efendimiz'e O'nun mekîn sırrından doğan bir itaat sevgisi vardır. Başta melekler âlemi olmak üzere bütün âlemlerdeki varlıklar Efendimiz'e yakîn olmak ve O'na hizmet etmekten akıl almaz bir zevk duyarlar.
    "Ve ona karşı emindirler." Emindirlerin anlamı iki noktada özetlenebilir. 1. O'na inanırlar (O'na güvenirler anlamınadır. 2. ise çok daha önemlidir. Ondan aman dilerler anlamına gelir.
    "Mutain semme emin" tanımı birlikte mütalaa edildiği takdirde arş sistemine bağlı bütün evrenler Fahri Kainat Efendimiz'e karşı çok müthiş bir sevgi coşkusu duyarlar. Bu coşku bir yandan itaati hizmet yarışını bir yandan da aman dilemeyi getirir. Bir galakside bir sorun çıktığı zaman bu âyete sığınarak Efendimiz'den yardım isterler. Çünkü o kuvvetli ve mekîndir. Yani onun Allah indindeki sevgi gücü her problemi halledecek düzeydedir.
    Sûre-i Tekvîr'in birinci bölümünde boyutların yıkılışı ile ilgili kıyamet sahnelerinin tümünde de yanlız Resûlullah'ın sözü geçer. İkinci bölüm de anlattığımız cazibeler yörüngeler etrafında dönüşler ışınların titreşimleri yine Efendimiz'in 20 ve 21. âyetlerde bildirilen sırrı içinde ahenk kazanır. İlk bakışta sakın olaki bir abartma var sanılmasın. Bu gün dünyanın temel olaylarından birisi olan atom ve çekirdeği arasındaki denge ve ahengin inceliklerini seyrederek bir elektronun atom çekirdeği etrafında dönerken nasıl Efendimiz'den aman dilediğini fark edebiliriz.
    Atom çekirdeği etrafında el-Cevaril Künnes sırrı ile dönen elektron saniyede 100.000 kez atom çekirdeğinin çevresinde elips yörüngesi üzerinde hareket etmektedir. Bu hareket sırasında 4 kez müşkül duruma düşer. Elips yörüngesinin 2 tane en uzak noktası 2 tane en yakın noktası vardır. Buralarda elektronun süratini çok hızlı bir şekilde değiştirmesi gerekir. Aksi taktirde ya çekirdek çevresinden fırlar ya da çekirdeğin müthiş enerji kazanına düşer. O noktalarda elektron sırrı Muhammedi'den aman diler. Efendimiz de elektrona ham etmesini tavsiye eder. Bu dört noktada yani saniyede 400.000 defa elektron atom çekirdeği etrafında rükû'ya benzeyen bir eğilme yapar. Buna nükleer fizikte manyetik spin denir. Ve bu hamd niyazı sayesinde elektron varlığını sürdürür gider.
    Sûre-i Tekvîr'in İslâmiyet'in ilk çağlarında inzal olduğunu düşünürsek hiç kimsenin Efendimiz'i tanımadığı bu çağda Allah'ın Fahri Kainat Efendimiz'deki bu akıl almaz sırları açıklayıvermesi akıllara durgunluk verir. Allah o çağın insanlarına ve daha sonra gelipte Efendimiz'i anlamayacak olan insanlara karşı;
    "Anlasanız da anlamasanız da benim habibim sevgili Muhammedim böylesine akıl almaz bir evren sırrıdır" buyunııaktadır. Nitekim üç ayet sonra da bu âyetleri teyiden
    "O âlemler için biı zikirdir" buyuracaktır.
    Buraya kadar olan kısmı özetlersek Sûre-i Tekvîr ilk 14 âyetinde boyutları kıyameti bildirmiş ondan sonra da 4 âyetinde de maddesel varlıkları temel yasalarını açıklamıştır. Şimdi de Efendimiz’in sırrını bütün haşmetiyle ilan etmektedir. Son bçlümde ise insanlığa hayatı ve kaderi öğretecektir
     

Sayfayı Paylaş