Ekoloji ve Çevre Hakkında Makaleler

Konusu 'Canlılar Dünyası - Doğa' forumundadır ve Suskun tarafından 12 Mayıs 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    102
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye

    Dünyamızın Esrarengiz İşçileri

    Mikroorganizmalar sularda ve fabrikaların sıvı artıklarında bulunarak besin maddelerinin pislenmesine yol açarlar. Ama aynı zamanda, katı veya sularda erimiş halde bulunan organik artık maddelerin ortadan kalkmasını da sağlarlar. Mikropların tesiriyle artıkların parçalanmaya uğraması, sanayi mikrobiyolojisinin dünya üzerinde gerçekleştirdiği en mühim işlerden biri olacaktır.

    Kullanılmış suların arıtılması, sadece sağlık bakımından değil, su tasarrufu bakımından da büyük ehemmiyet arzeder.

    Biyolojik arıtmanın birinci devresinde elde edilen artıklar, sindirici bir makineye konularak mayalanmaya bırakılır ve neticede de metan gazı elde edilir. Bu gaz, şehir hava gazına karıştırılarak yüksek bir yanma gücü elde edilmiş olur. Sindirilmiş artıklarda birçok besleyici madde vardır.

    Bugün kullanılmış sularda tek hücreli çeşitli yosunların yetiştirilmesi konusunda, birçok ülkede mühim çalışmalar yapılmaktadır. Meselâ, Japonya'daki bir fabrikada yosunlar, kullanılmış suların karbon gazını almakta ve böylece temiz su istihsali sağlanmaktadır. İlk denemelerin yapıldığı bu fabrikada, günde 27 kilo yosun ve 908.781 kilo arıtılmış su üretilmektedir. Bu yosunlar yoğunlaştırılarak hayvan yemine katılmaktadır. Ayrıca Prag Mikrobiyoloji Enstitüsüne bağlı bir araştırma merkezinde de, buna benzer denemeler yapılmaktadır.

    Kullanılmış suların arıtılması yoluyla elde edilen katı artıklar ve ev çöpleri, hususi bu iş için kurulmuş fabrikalarda mayalandırılabilir ve böylece organik maddeler bakımından zengin gübre mayaları elde edilebilir.

    Avrupa ülkelerinde, ev çöplerinin miktarı, adam başına ve günlük olarak 650 ila 1000 gram arasında değişir. Brezilya'da tropikal bölgede, şehir kesimlerinde, adam başına ve günlük olarak 600 gram; Fas'ta, Rabat'ta ise, 500 gram olarak tesbit edilmiştir. Tropikaltı ve tropik bölgelerinde, kasaba ve köylerde ise, küçümsenmeyecek ölçüde azalma görülür. Buralarda adam başına, günlük ortalama 250 gramdır.

    Taze çöplerin bir gramında milyonlarca tek hücreli canlı bulunur. Bunların ameliyelerden geçirilmesi çeşitli zamanlarda olur. Sonunda, hastalık yapan mikroplar ve parazitler ölür; elde edilen gübre mayası da, antibiyotik maddeler ve toprak mikroplarının düşmanı olmayan tek hücreli organizmalar kalır. Çöplerin bu ameliyeden geçirilmesinde, 40 kg. maya elde etmek için 100 kg. çöp kullanmak gerekir.

    Gübre mayası kullanımının dozları değişiktir. Hektar başına 20 ila 40 ton arasında. Şerbet, toprağın fizik özellikleri üzerinde ödemli bir tesir yapar. Kumlu topraklara döküldüğü zaman, bu toprakların suyu ve gübreyi tutabilme kabiliyetini güçlendirir ve böylece verimi artırır. (Meselâ narenciye söz konusu olduğu zaman, % 15 ile % 20 arasında bir artış sağlanır) Hatta, yoğun toprakların su geçirebilirliliğini sağlar ve yağmur mevsiminde çamura dönüşmesine mani olur. Bayırlarda ise, önemli ölçüde erozyonların önüne geçer.

    100.000 ile 150.000 kişilik şehirden, günde 50 ile 100 ton arasında çöp çıkar. Bu, günde 17 ile 25 ton arasında gübre mayası demektir. 200 ile 300 hektar arasında bir toprak için bu miktar gübre mayası yeterlidir.

    Bu gün, bakır, nikel, krom, kalay ve molibden bakımından zengin maden filizlerinin pek güç bulunduğu bilinmektedir. Zengin olmayan filizleri, yoğunluk bakamından zengin veya orta derecedeki filizlerle tatbik edilen madencilik işlerinde arıtmak, pahalıya mal olmaktadır. Ama, suda veya sülfirik asitte erimiş bu madenleri çıkarmak için mikropları kullanma imkânı da vardır.

    On - onbeş yıl önce, Rio Tinto'da Thiobacillus ferroxidans'a benzeyen bir bakteri elde edildi. Bu bakteri nevi, daha önce, Pensilvanya kömür ocaklarında yapılan araştırmalar sırasında bulunmuştu. Bakteri, kömürdeki pritin yıkanması için kullanılan sulardan elde edilmiştir. Artık suların yüksek asitli olması, çevredeki bitkilerin kurumasına sebep olmuş ve bu alâka çekici hadise yıkanma olayının keyfiyeti üzerinde araştırmalar yapılmasına yol açmıştı. Daha sonra, Birleşik Devletlerde Bingham'da, bakır yüklü sulardan, buna benzer başka bir mikrop elde edildi. Laboratuvarlarda yapılan çalışmalar, en az sekiz madeni içine alan kükürtlü suların bu mikropların tesirinde kaldığını gösterdi.

    Bu mikrobiyolojik yıkamanın ehemmiyeti mevzuunda fikir vermek için Birleşik Devletler'de, 1965'de bakır madenlerinde 370 milyon ton cüruf elde edildiğini ve mikroorganizmaların faaliyeti neticesinde bu cüruftan elde edilen bakırın A.B.D.'nin 1966’daki bakır üretiminin % 10'unu sağladığını söylemek kâfidir.

    Bu yolla elde edilen bakırın tonunun 1000 dolara mal olduğu da bilinmektedir. Oysa, dünya piyasasında bu rakam 14.000 dolar kadardır. Demek ki, 1 milyon ton cürufta, % 0,3 oranında bulunan bakırın % 50 si elde edilebilirse, 600.000 dolarlık bir kazanç sağlanacaktır. Şimdilik mikrobiyolojik yıkama, ekonomik bakımdan verimli görünmektedir. Meksika, SSCB ve Birleşik Devletler gibi on ülke bu usulü kullanmaktadır.

    ''Tkioba siller" ve ''Ferrobakteriler'' brannit gibi bazı maden filizlerinden uranyum çıkarılmasında da kullanılabilir. Uranyum, uranil sülfat olarak çözülmüş durumuna geçer ve çeşitli şekillerde bu çözülmüş şeyden uranyum elde edilir.

    1985'te uranyum ihtiyacının iki katına çıkacağı ve bundan dolayı biyolojik yıkama ile maden çıkarma yolunun çok faydalı olacağı tahmin edilmektedir.

    Kanada'da "Stanrock" ocaklarından bu yolla, ayda 7500 kilo uranyum elde edilmektedir. Madenciler mikropların tesirli olduğu ocak duvarlarını ıslatmakta, elde edilen çözülmüş şeyler toprak yüzüne aktarılmakta ve bundan uranyum çıkarılmaktadır. Böylece, pek değerli olmayan tonlarca maden filizinin taşınması gereği de ortadan kalkmaktadır.

    İsveç'te, içinde pek az uranyum bulunan geniş şist yatakları vardır. Bakterilerin dolaylı tesiri sayesinde, bu uranyum yoğun hale getirilebilmektedir. (Uranyum tonunun 30.000 dolar olduğu göz önüne alınacak olursa, masrafların pek yüksek sayılamayacağı kolaylıkla anlaşılır.)

    Batı Afrika'daki yataklardan altın çıkarılması konusunda da, dış beslenen bakterilerden faydalanılmaktadır. Butonolda eriyen ve bu bakteri tarafından oluşturulan organik bileşimde büyük ölçüde altın bulunmaktadır.

    İrkutsk'da, Değerli Madenler Enstitüsünde çalışan Rus araştırmacıları, altının erimesi ve çökmesiyle alâkalı biometalürjik usulleri incelemektedirler. Bu araştırmacılar, filizdeki altının % 30'unun yirmi saat içinde çıkarıldığını ve çözülmüş hale getirildiğini açıklamışlardır.

    Manganez çıkarılmasında kullanılan filizler, umumiyetle, manganit ve pirolüzit gibi oksitlerdir. İkinci durumda oksitlenme, Ferrobakteriler olarak bilinen Leptothriks ve Godionella çeşitleri tarafından gerçekleştirilir.

    Bazı madenlerin çıkarılması için mikroorganizmaların kullanılmasının çeşitli avantajları da vardır. Enerjiye hemen hiç, ya da pek az gerek duyulması, az yatırım, kullanılan âletlerin ucuz olması. Ama, bu, hayli zaman isteyen bir iştir. Bu yeni metodun verimli olabilmesi için, eskiden beri kullanılan, usûllerle birlikte veya onların ardından kullanılması şarttır. Ayrıca Mikrobiyolojinin bu tatbîkî yönünden, jeoloji, maden kimyası, biyokimya, mikrobiyoloji ve maden sanayi gibi dallarda ortaklaşa çalışmayı gerekli kıldığını da belirtmeliyiz.

    İlim ve teknik gelişmelerin varabileceği oldukça üst seviyeye yaklaştığı günümüzde, her yeni keşif; bize kâinatda yer alan madde ve canlı her şeyin yaratılmasında, insanı hedef alan bir gâyenin gözetildiğini, gözle görülmeyen en küçük bir canlının dahi -benzetecek olursak- insanın idare ettiği bir orkestrada, yerinin ve vazifesinin çok mühim olduğunu ve herşeyin önceden hazırlanmış bir program ve plânın düblörleri bulunduklarını bize göstermektedir.
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    102
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Öldüren Sular

    Resimde çevre kirlenmesi ve zararlı sanayi artıkları sebebiyle kirlenen kar ve yağmur sularından gelen sülfirik ve nitrik asitle ölen alabalıklar görülmektedir.

    [​IMG]

    Kar ve yağmur sularından gelen sülfirik ve nitrik asitle kirlenmiş dere suyundan dolayı, Adirondack ırmağında, tel kafese konulan dere alabalıkları oksijensizliğe dayanamayarak öldüler.

    Binlerce İskandinav, yüzlerce A.B.D. ve Kanada göllerinde şimdi asit yağmurlarından dolayı balık yaşamamaktadır. İlim adamları fosil yakıtların yanmasından dolayı oluşan asitlerle bu göllerin kirlendiğine inanmaktalar. Bu göllerin nasıl öldürücü bir hal aldığı bilmecesi ise tamamen çözülememiştir.

    [​IMG]


    Yayılan sanayi artıkları çeşitli canlıların hayatını tehdit etmektedir. Resimde 5.0 pH değerindeki asitli sularda solungaçları bodurlaşmış, omurgası deforme olmuş bir semender görülmektedir.
    Avrupanın sânayi merkezlerinden yayılan ve rüzgar vasıtasıyla gelen kirleticilerin, İskandinav ülkelerinde bilhassa Norveç'in güney kısımlarında tesirli olduğu görülmektedir. Bu bölgede zararlı maddeler tesirsiz hale getirilememekte ve binlerce canlı yok olmaktadır. Ekolojist Dr. Hans Hultberg İsveçte 4000 gölde artık balık yaşamadığını, diğer 14000 gölün de asitli hale geldiğini söylüyor. İsveçli ilim adamları da diğer ülkelerden gelen rüzgarların bu kirlenmeyi doğurduğunu savunuyorlar.

    Zararlı maddelerle kirlenmemiş yağmur suları çok zayıf asittirler. 5,6 pH değeri taşırlar. Midyelerin 6 pH değerindeki sularda; küçük ağızlı levreklerin 5,5 pH değerindeki sularda öldüklerini biliyoruz. Fırıldak böceği ve su kayıkçısı gibi aside dayanıklı böceklerin 3,5 pH değerindeki sularda bile yaşadığı görülmüştür.

    Cornell Üniversitesinde birkaç günlük semender embriyonları 5.0 pH değerinde asitli suya maruz bırakıldılar. Bu embriyonların beslenme problemleri belirdi.

    İkibuçuk haftalık embriyonda ise kalbinin yanında şişlikler ve diğer uzuvlarında bodurlaşmalar görüldü. Bu bozukluklar umumiyetle öldürücüdür.

    Dr. Pough 6,0 pH değerindeki sularda bu yaratıkların yumurtalarının yüzde altmışının (%60) öldüğünü görerek, beslenme zincirinde kuşlar veya küçük memeliler için önemli yeri olan semenderlerin de geleceğinin balıklar gibi yok olmak olduğunu belirtirken, onların sayısındaki bu şiddetli değişmenin, çevredeki canlıların dengesini bozacağını ileri sürdü.

    Bazı ilim adamlarına göre, yağmurun asitlik derecesi ağaçtan toprağa geçinceye kadar bir miktar değişir. Yağmur suları çam, köknar gibi ağaçların yapraklarından geçerken organik ve mineral asitleri de alarak pH değeri 4,0’dan 3,9’a doğru değişir ve ağacın tepesinden dibine ininceye kadar bir kat daha kuvvetli asit haline gelir.

    Bunun tam aksine, sert ağaçların yapraklarındaki tuzlar da yağmur sularının asitliğini 5.0 pH değerine kadar hafifletirler, fakat kaybedilen tuzların yeniden kazanılması için bu sert ağaçlar toprağa asitli hidrojen iyonları salıverirler.

    Her iki halde de topraktan kalsiyum ve potasyum filtre edilip süzüldüğü için ağaç kökleri bu gıdalardan mahrum kalırlar. Aynı zamanda filtre edilen alüminyum ve hidrojen iyonları da balıklar için zehirdir.

    Ahtapot kolları gibi yeryüzünü kaplayan yirminci yüzyıl teknolojisi oksijeni emip zehirli maddeler salıveren dev bir yaratığa benzemekte. Evet, insanlar da hayvanlar da oksijen için nefes alırlar ama nefes verdiklerinde hayatı tehdid eden zehirler yaymadıkları gibi nebatat için gıda sayabileceğimiz CO2 neşrederler ve bu muvazene binlerce yıldır sürer gelir.

    Dünyada canlılar muvazenesi öyle bir keyfiyet taşımaktadır ki; herhangi bir yerinden yapılan bir müdahele hiç umulmadık yerlerde umulmadık neticeler ve zararlar vermektedir. Üzerinde yaşadığımız şu Küre-i Arzda mutlu ve huzur dolu bir hayat en tabii hakkımız olmakla beraber, bu hakkın korunması da; kendi ellerimizle geliştirdiğimiz teknolojinin yaratılış gayemize uygun olmasına ve bu gaye içinde hareket etmemize bağlı olsa gerektir.
  3. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    102
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Hava Kirliliği
    Doç. Dr. Tuba ÖZADALI

    [​IMG]
    Dünyanın birçok büyük şehirlerindeki kirliliği, bugünlerde hasmımızda büyük çapta yer almaktadır. Atmosferdeki kirletici ajanların birikimi ile, bu hâdise kendinden söz ettirmektedir. Hava kirleticilerinin veya hava kirliliğinin ekolojik ehemmiyeti ve tesiri henüz yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Hava kirliliği, malûm olduğu üzere insanlar ve hususiyle göz, boğaz ve bronşlar gibi organlara büyük nisbette tesir etmektedir. Aynı zamanda bu ajanların kanserojenik (kanser yapıcı) yapıda olduğu da bugün tesbit edilmiş bulunmaktadır. Bazı mikroorganizmalar havayı kirletici ajanların insan hücresi üzerinde meydana getirdiği düzensizliğin araştırılmasında indikatör olarak kullanılabilir.

    Hava kirliliğini meydana getiren birçok sebebler vardır. Meselâ, orman yangınları, eksozdan çıkan dumanlar, fabrika bacaları vs. Bugün hava kirliliği neticesi meydana gelen hava zehirlenmesi bilhassa Ankara'da büyük bir mesele olmuştur. 1969 yılında Ankara'da yapılan bir araştırmaya göre şehrin üzerine çöken zehir bulutunda 70.000 ton karbonmonoksit, 50.000 ton kükürtoksit, 25.000 ton kurum, 15.000 ton azotoksit, 15.000 ton Hidrokarbon tesbit edilmişdi. Bu yoğun gaz birikimi astım, bronşit, nezle, zatüre, akciğer kanseri, akciğer veremi gibi solunum hastalıklarını meydana getirmekte, ayrıca müzmin, romatizma, damar sertliği, kalp hastalığı ve çeşitli sinirsel hastalıklara yol açmaktadır.

    Hava kirletici ajanlar atmosfere, kimyevî ve mikrobiyolojik faaliyetler neticesinde girebilmektedirler. Hava kirliliğinin var olduğu şehir çevresinde havanın terkibi, fosil kaynaklı yakıtların kullanılması ile değiştirilebilir. Çoğu şehirlerimizde hava kirliliğinin birinci kaynağı otomobillerdir. Bu kaynak bütün hava kirleticilerinin % 60'ını teşkil etmektedir. Endüstrinin ve güç santrallerinden kaynaklanan kirleticilerin nisbeti % 30'a tekabül etmektedir. Hava kirliliğinin % 10'u ise, merkezî ısıtma ve çöplerin yakılmasından kaynaklanmaktadır.

    [​IMG]
    Havayı kirleten ajanların en önemlileri CO2, CO, Kükürt ve Azot oksitleri, hidrokarbonlar ve partiküllerdir.

    [​IMG]

    Tabloda otomobillerin, hidrokarbon ve azot oksitlerinin atmosfere yayılmasında mes'ûl durumda olduğu görülmektedir. Endüstri ve güç santralleri gibi kirletici ajan kaynaklan, kükürt oksitlerinin hemen hepsinden mes'ûldür. CO, benzinin otomobiller tarafından yakılması ile meydana gelir. Kısmî yoğunluğu 100 ppm.'e kadar ulaşabilir. CO ise yakıtların yakılmasından ve heterotrofik (başka canlılarla beslenebilen, kendi besinini kendisi yapamıyan) canlıların solunumundan istihsal edilmektedir. Yeşil bitkilerce de bu ajan kullanılmaktadır. Hava kirliliğinde mühim yeri olan endüstriyel kaynaklı hava kirleticilerinin nisbeti son 60 yılda 15 kat artmıştır. Buna mukabil bitki prodüktivitesi hiçbir zaman bu artışa paralel olarak yükselmemiştir. CO2'in atmosferde büyük nisbetlerde birikimi, ilim adamlarınca yeryüzünde "Sera tesiri"ne sebep olacağını düşündürmüştür. Buna göre, güneşin kısa dalga boylu ışınlarının atmosferdeki CO2 tabakasından geçmesi ile dünya ısısının yükseleceğini yine CO2 in, güneşin kırmızı ötesi ışınlarını absorbe edip tekrar yeryüzüne geri gönderileceğini ve böylelikle de dünya atmosferindeki CO2 miktarının yükselmesi ile, dünya ısısının yükseleceğini savunmuşlardır. Dünya atmosferindeki C02 miktarının her % 10 artışı için, atmosferik ısının 0,5 °C yükseleceğini de hesab etmişlerdir. Fakat az önce de yine ilim adamlarınca hesap edilen, son 60 yılda atmosferin kirletici ajanı olan CO2 in, 15 kat artmasına rağmen bugün dünyamızda bu artışa paralel olarak atmosferin sıcaklığında mühim değişmeler olmamıştır. Bunun muhtemel sebebi, atmosferdeki, insanların yaşamasına imkân vermeyecek kadar sıcaklık yükselmesine sebep olacak CO2 birikiminin okyanuslarca absorblanması neticesinde artışına mani olunmasıdır. Bu düzen ve denge herhalde dünyadaki bütün canlıların ihtiyacını ve okyanuslardaki hayat şartlarını bilen birisi tarafından ayarlanmaktadır.

    Bazı kirletici ajanların mühim miktarı ya tabii mikrobiolojik faaliyetlerin bir neticesi olarak, veya insan faaliyetleri neticesi meydana gelmiş artıkların parçalanması esnasında ortaya çıkar. Mikrobiyolojik faaliyetler ile hava kirletilmesine sebep olan bu organizmalar, bazı hallerde yine kendi faaliyetleri neticesi ortadan kaldırabilirler. Şöyle ki, her yıl 3 ila 10 milyon ton arası CO2'in okyanuslarda üretildiği hesap edilmişse de, okyanuslardaki CO2'in esas kaynağının ne olduğu sorusu hâlâ zihinleri meşgul etmektedir. Ancak yine de bu CO2'in kaynağının okyanuslarda yaşayan bakteriler ve algler olabileceği tahmin edilmektedir. Bu kadar yüksek miktarlarda okyanuslarda üretilen CO2'in atmosferimizde yüksek yoğunluklarda bulunmayışı ise tesirli bir şekilde CO2'in bir takım yollardan kullanıldığına işaret etmektedir. Nitekim birçok mikroorganizma fotosentezde "C" kaynağı olarak CO2'i kullanmaktadır. Aynı şekilde toprak mikroflorası (toprakta yaşayan bakteriler ve algler), populasyon ve tabii yüklerin dengelenmesi için kâfi miktarda CO2'i kullanarak atmosferde CO2'i yok edici birer kurtarıcı olarak iş gördürülmektedir.

    Yine son 50 yılda, endüstri ve teknikte olan ilerlemeler neticesinde, atmosferimizde CO2 miktarında korkunç derecede artışlar olmaktadır. Fakat bu artışlar insanlığın hayatını tehdit etmemektedir. Çünki bu eşsiz düzeni kuran Zât, bunda da kendisini göstermiş ve okyanusları CO2 tutucusu olarak vazifelendirmiştir. Atmosferde insanlık için zarar verebilecek seviyeye erişen CO2, deniz algleri (bir hücreli yeşil bitkiler) tarafından kullanılmak üzere okyanuslarda erir. Daha sonra bu karbonun büyük bir kısmı okyanus tabanında, dolomit, kalsiyum karbonat (kireç taşı) şeklinde biriktirilerek zararsız hale getirilir. Bu yönü ile okyanuslar atmosferin CO2 kirlenmesine karşı kuvvetli bir tamponlama tesirine sahip kılınmıştır.

    Atmosferi kirletici ajanların artışı eğer bu şekilde tamponlanmasaydı ne olurdu, biraz da onun üzerinde duralım: 1952 yılında Londra'da atmosferi kirletici ajanların hayatı tehdit edici hudutların biraz üzerine çıkması ile 4000'den çok insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.

    Birçok kirletici ajanlar da kanserojeniktir. Kirli havanın yoğun olduğu bölgelerde en çok görülen kanserojenik hidrokarbonlar 3,4 -benzipiren ve 1,2,5,6- dibenzenthracen'dir. Tablo 3. de dünyanın bazı büyük şehirlerindeki 3,4 benzipren kesafeti görülmektedir.

    Tablo'da görüldüğü gibi 3,4 -Benzipiren'in Oslo ve Moskova'da düşük oluşu, otomobillerin az sayıda oluşundan kaynaklanmaktadır. Bronşitis -emfizeme kronik bir akciğer hastalığıdır ve hava kirletici ajanlar ile bu hastalığın daha da belirginleştiği görülmektedir. Normal akciğerlerdeki hava oksijeninin kana transferi milyonlarca küçük hücreler ve hava kesecikleri (alveol'ler) vasıtasıyla yapılmaktadır. Hastalıklı ciğerlerde ise bu alveoller iş yapamaz, böylece oksijen transfer edici çok az sayıda membran'lar (zar) tarafından bu işin yapılması da mümkün olamaz, aynı zamanda oksijen taşıyıcı bronşiollerin çapları o kadar daralır ki, oksijenin transferi daha da güçleşir ve netice ölüme kadar gider.
  4. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    102
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Tropikal Ormanlarda Armoni
    Tarık ÇELİK
    Selim ÇALDIRANLI


    Bugün bilinebildiği kadarıyla en çok canlı barındıran sahalar tropik ormanlardır. Bu ormanlarda birbirleriyle fevkalâde âhenkli bir münasebet içinde yaşayan bir canlılar meşheri vardır. Canlı nev'ileri bu ormanlarda öylesine zengindir ki, dünyanın başka hiç bir yerinde mümkün olmayacak şekilde bir saatte 50 ayrı kelebek nev'ini ve bir gün içinde tek bir kelebek nev'inin 50 ırkını görmek kabildir. Bir hektarlık arazide 300–500 çeşit bitki ve hayvan bulunur. Yapılan bir araştırmada Filipinler'de bir volkanın eteklerinde yetişen ağaç çeşitlerinin sayısının, bütün Amerika'da yetişenden fazla olduğu tesbit edilmiştir. Dünyanın en büyük kartalları tropik ormanlarda bulunur. Kudreti Sonsuz, "Kuddüs" sıfatının tecellisi olarak ormanların temizlik işleriyle vazifelendirdiği kartallara ve onlarla birlikte yaşayan akbabalara görevlerini gereğince yapabilmeleri için çok kuvvetli koku alma hissi, güçlü gaga ve pençeler vererek, tropik ormanlardaki temizlik işlerinin aksamadan yürümesini ve leşler sebebiyle etrafa salgın hastalıkların yayılmasını engellemiştir.

    Tropik ormanlardaki uzun ağaçlar, kısa ve kalın köklerle toprağa tutunurlar. Toprak sathından başlayarak dallar öyle bir organizasyona tâbi tutulurlar, ağırlıkları âhenkli bir biçimde ağacın etrafına paylaştırılarak denge sağlanmış olur. Ağaçların en üst kısımlarındaki dallar da şemsiyevari bir organizasyona sahiptirler. Ormanlardaki bitki örtüsünün çok muhtelif olması, burada çok çeşitli hayvanların yaşamasına vesile olmuştur. Zira besin miktarı ve çeşidi bol olduğundan herkes kendi hayatına uygun bölgede varlığını devam ettirmektedir. Balta girmeyen bu ormanlarda yaşayan esrarengiz canlılardan bir arar böceği nev'i, toprağın bir metre altında 17 yıl bekler. Sonra yeryüzüne çıkar. Toprak altı yuvalarından yeryüzüne çıkışları, bir ordunun emir karşısındaki davranışlarını andırır. Hepsi gizli bir emir almışçasına aniden 300-400'lü gruplar halinde çevreye dağılırlar. Bu canlının erkeği karın kaslarını saniyede 600 defa titreştirerek dişisinin dikkatini çeker. Bu titreşim sayesinde dişi eşini bulmada hiç zorluk çekmez. Çiftleşmeden bir iki hafta sonra da erkek ve dişi ölür. Bunların en modern "havalandırma" tertibatlarını aşan yuvaları incelendiğinde, akıl sahibi herkes bunun kendi kendine ve tesadüfen olamayacağını, ancak ve ancak herşeyin ihtiyacını gören ve bilen bir Zat tarafından inşa ettirilebileceğini tasdik edecektir. Havalandırma Tertibatı ile donatılmış yuvalarında, ağaçların köklerinden özsuları emerek beslenirler.

    Merhameti Sonsuz'un şaşmaz adaletinin mükemmel bir misali burada gerçekleşiyor. 17 yıl bekledikleri yeraltı yuvalarında hava ve besin ihtiyaçları mükemmel bir tertibatla karşılanan ve daha sonra çıktıkları yeryüzünde kalan iki haftalık ömür süreleri içinde nesillerini devam ettirebilmek için çiftleşmek zorunda olan bu küçük canlı nev'i, kendisine uzanan merhamet eli ve fıtratına bahşedilen kabiliyetleriyle eşini en kısa zamanda bularak neslini devam ettirmektedir. Üzerinde yaşadığımız büyük kâinat seyrangâhında en küçük bir canlı dahi istisna edilmeksizin uygulanan bu eşsiz adalet ve nizam karşısında akıllarıyla gerçeği göremeyen insanlara şaşmamak elde mi ?..


    Sarmaşıkların Serencâmesi
    Ağaçlara sarılan sarmaşıklar, öyle bir dayanışma içerisine girmiştir ki, ağaç kesildiğinde bile birbirlerinden ayrılmazlar. Bu şekildeki ağaçların bulunduğu bölgeden ağacın biri kesildiğinde en az 20 ağaç bundan zarar görür. Sarmaşıkların ağaçlarla sarmaş dolaş olduğu yerlerde bunlara nağme yakan papağanlar ormana ayrı bir âhenk katarlar. Sabahın erken saatlerinden akşama kadar kuşlar namına, bitkilere olan şiddetli alâka ve ihtiyaçlarını ilân ederek Yaratıcı'ya medh ve senalarını dile getirirler. Kanatları üzerindeki hârika kamuflaj tekniğiyle kendilerini zehirli canlılara benzeterek ürkütücü bir hâle giren muhtelif renklere sahip kelebekler, bu renk cümbüşü ile ormana ayrı bir güzellik katarlar. Akşam olunca da kurbağalar ve bazı kuş nev'ileri papağanlardan vazifeyi devralıp bu enfes teşekkür nağmelerini devam ettirirler. Kısacası tropik ormanlarda öylesine güzel bir denge kurulmuştur ki, büyük canlıların bıraktığı artıklar toprak solucanları, mantarlar bakteriler tarafından işlenerek tekrar kullanılabilir hale getirilir. Hasılı gıda zinciri, bu ormanlarda mükemmel bir şekilde cereyan eder.

    Bu bölgelerde bütün bir sene boyunca toprak ve orman sıcaklığı 20 – 25 °C'dir. Çok uzun ağaçların üst kısımları, buharlaşmayı önlemek için mumla kaplı kalın yapraklarla örtülmüştür. Bu yüksek ağaçların altında kalan kısım fıtri bir sera şeklindedir. Yukarılarda birdenbire başlayan şiddetli rüzgar ve fırtınalar aşağılarda çok hafif bir esinti olarak duyulur. Yağmurların şiddeti azalır ve alt kısımlara çiseleyerek düşerler.

    Güneş ışığı aşağı kısımlara çok az ulaşacağından Şefkat ve Rahmet eli, bazı bitkilerin, ışıktan azami derecede faydalanabilmeleri için yapraklarının alt kısmını kırmızı renk maddesiyle donatmıştır. Bu renk maddesi gelen ışığı tekrar yansıtır. Güneş ışığı yapraklar arasında adeta pinpon topu gibi dolaştırılarak kendisinden azami ölçüde faydalanılır. Ormanın zemini, çürümüş yapraklar ve kuru dallarla örtülüdür. Bunun altında da kırmızıya yakın renkte kumlu çamur şeklinde bir tabaka yer alır. Kırmızı rengi veren madde milyonlarca senedir biriken alüminyum dioksitdir. Orman toprağında bulunan bu bileşiğe "oksizol" denir. Toprağın mineral ihtiyacı, ormanda kurulan kapalı devre çalışan gıda devri daimiyle halledilmiştir. Zemine düşen yapraklar, topraktaki mikroorganizmalar tarafından ağaç ve bitki köklerinin emebileceği maddelere dönüştürülür. Toprağın sathındaki bu tabii gübreler ve zemindeki vitaminler yağmur vasıtasıyla bitki köklerine ulaştırılır. Ömrünü tamamlayan bir yaprağın düşmesinden evvel, bağlı bulunduğu ağaç, yaprağın bütün gıda maddelerini emer. Yaprakların sararıp solması da bu yüzdendir. Köklerle müşterek bir hayat süren mantarlar olmasaydı bu gıda devri daimi bir nizam içerisinde işleyemezdi. Çünkü köklerdeki mantarlara verilen vazife organik maddeleri inorganik şekle dönüştürerek tekrar kullanılabilir hale getirmektir. Ağaç da mantarlar için hayati önem taşıyan azot ve şekeri onlara verir. Mantarlar, ayrıca ifraz ettikleri hususi maddelerle ormana düşen yaprakların büyük bir kısmını gübre haline dönüştürürler. Bu dönüştürme hızı dünyanın diğer yerlerine nazaran 50 defa daha fazladır. Bakterilerin ve mantarların parçalayamadığı kalın dalları ve odunları da termitler işler. Ormana düşen dal parçalarının % 80'i termitler tarafından toz haline getirilir. Odun tozları da tek hücreli mikroorganizmalarca kimyevi bir ameliyeye tâbii tutulur.

    Kâinatın insan eli değmemiş ender köşelerinden biri olan tropik ormanlarda birbirine girmiş bu hayati faâliyetlerin arzettiği görünüşteki karmaşıklık içinde öylesine âhenkli bir düzen kurulmuştur ki, anlatımı dahi bir şiir gibi akıp gitmektedir. Yüce Yaratıcı'nın sanatının mükemmelliğini gördüğümüz tropik ormanlarda, en küçük bir madde dahi israf edilmemekte, ömür süresini tamamlayan yaratıklar diğer vazifeliler tarafından çok kısa bir sürede yeniden işlenerek ormana yararlı bir hale getirilmektedir. Milyonlarca seneden beri devam eden bu âhenkli nizama, bu mükemmel iş bölümüne, bitki ve hayvan gibi farklı yaratılıştaki canlılar arasında dahi gerçekleştirilen bu yardımlaşma zincirine insanoğlu acaba ulaşabilecek mi?

    Günümüz insanı bugün gömüldüğü beton yığınları arasından, uyum, anlayış ve yardımlaşmadan uzak cemiyetinin içinde böylesi güzel günlerin özlemini çekmektedir.
  5. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    102
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Toprak Alltı Hizmetçileri
    Tarık ÇELİK

    Günümüzde toprak hakkında yapılan araştırmalar hızla ilerlemektedir. Toprak analiz laboratuvarları en çok başvurulan yerler arasına girmiştir. Çiftçiler topraklarını uzun süre kimyevi gübreyle gübreledikleri halde, gittikçe fiyatı artan bu madde ile umduklarını elde edememişlerdir. Böylece topraktan en iyi şekilde faydalanmak için araştırmalar başlamıştır. Çalışmalar esnasında toprağın içinde bulunan maddelerin ve canlıların da sayım ve dökümü yapılmaktadır. Meselâ, 1 m2 toprakta milyarlarca bakteri, milyarlarca ışınlı mantar, 23.000 sıçrayıcı böcek, 18.000 uyuz böceği, 800 böcek ve böcek larvaları, 550 çok ayaklı, 320 karınca, 300 kurtçuk, 240 sinek kurdu, 230 örümcek ve en az 180 tane de solucan tesbit edilmiştir. Toprak içinde farkedemediğimiz birçok küçük canlı ve bakteriler, solucan ve diğer böceklerle birlikte verimi artırmakta, toprak üzerinde bir şeyler yetişmesini sağlamaktadır. Toprak İçindeki bu yaratıklar kendi hayatlarını İdame ettirirken biz insanlara da faydalı olmaktadırlar.

    Toprak içi hayat, yeme, sindirme, yenme veya çürüme safhalarını ihtiva etmektedir. Birçok yönleriyle toprağa fayda sağlayan canlılardan birisi bakterilerdir. Bunlar toprakta çok mühim bir iş görmektedirler. Ölmüş bitki ve hayvanları bitkiler için gıda haline getirme en büyük vazifeleridir. Böylece bin bakteri grubu azot muhtevalı protein bağlarını oksijen muhtevalı azotlu maddelere dönüştürmekte ve neticede bitkiler kökleriyle bu yeni maddeyi almaktadırlar. Topraktaki muayyen işler için yine hususi işler yapabilen bakteri ve mikroorganizmalar mevcuttur. Meselâ, bakteri ve mantarlar alemi arasında yer alan Aktino-misetlerin selülozu, odun maddesi sayılan lignini ve böceklerin vücutlarını kaplayan kitini parçalamada rakibi yoktur. Mesela bu maddeler insan organizması tarafından sindirilip parçalanamamaktadır. Aktinomisetler diğer canlılar gibi bir ağıza sahip olmadıkları halde, gıdaları olan organik maddelere, iplikçiklerden salgıladıkları enzimlerle tesir ederler. Karbonhidratları parçalayıp şekere dönüştürürler.

    Bakteriler de parçalanmış maddeleri vücut satıhlarıyla gıda olarak alabilirler. Böylece lignin ve selülozdan da faydalanmış olurlar. Parçalanmış olan kitinin azotlu bileşiklerini bakteriler alır ve boşaltım organları olmadığı için bünyelerinde kalır. Bakteri ancak öldüğünde azot açığa çıkarak bu defa bitkilere faydalı hale geçer. Eğer toprağı karıştırdığınızda tipik bir koku duyarsanız, işte bu aktinomisetlerin faaliyetlerini göstermektedir. Toprakaltı dünyasının daha pek çok sırları vardır. Mesela, bakterilerin faaliyetleri hava sıcaklığıyla yakından ilgilidir. Sıcaklık arttıkça madde alışverişi artmakta ve tabii ki, bakteriler de daha hızlı ölmektedir.

    Sıcaklığın her on derece artışında topraktaki madde değişimi iki misline çıkmaktadır. Ölmüş bitki ve hayvan artıklarının toprağı besleyecek madde haline gelmeleri 9–15 ay sürmektedir. Güneş enerjisinin de yardımıyla bitkiler organik maddeler sentez ederler. Bitkilerin bu materyali,bir gıda zinciri içerisinde toprak içi canlıları tarafından işlendikten sonra geriye kalan küçük artıklar ise bakterilere yarar. Çürümüş bitki artıklarını yiyen toprak içi canlılar ayrıca bunları sindirdikten sonra zengin bir gübre halinde bırakırlar. Tropik bölgelerin toprağında ise Kuzey Yarımküreye nisbetle, böcekler toprakta daha az bulunurlar. Burada her türlü organik artığı hızla İşleyen bakteriler mevcuttur. Kuzey Yarımkürede de böcekler, bakteriler ve nebatlar bir gıda zinciri içerisinde birbirine bağlıdır. Topraktaki canlıların faydaları bunlarla da kalmaz, kendi kabiliyetleri dâhilinde toprağı havalandırır açar ve işlerler. Böylece toprağın verimi de artmış olur. Örümcekler, solucanlar, çokayaklılar, salyangoz gibi toprak sathına yakın canlılar, hareketleriyle ölmüş nebati artıkları kendi gübreleriyle de birleştirerek toprağı zenginleştirirler.

    Bu mukavim maddeler, toprakta su tutma hususiyetini artırmaktan başka toprağı erezyondan da korurlar. Ayrıca toprak katmanları arasındaki sularda yaşayan küçük canlılar, daha hiç araştırılmış değildir. Yerleri az olsa da diğer hayvanlara gıda olmaktadırlar. Mesela bîr kum tanesinin etrafındaki nemli kesimde çeşitli kurtçuklar ve kamçılı mikroorganizmalar yaşar.

    Kendisi beslenip hayatiyetini sürdürürken toprak verimini artıran canlılardan birisi de solucanlardır. Bugün artık toprakta 70cm. derinliğe kadar solucanların yuva yaptığı bilinmektedir. Bu derinlikten sonra enlemesine hareket ederler. Hareketleri sayesinde üstteki humusu derinlere ve mineral İhtiva eden alt toprağı da üste çıkarırlar. Yer biyologlarından C. A. Edward'a göre, solucanlar bu sayede yılda 2-25 ton toprağı alt kesimden satha çıkarmaktadırlar.


    Bir noktada denilebilir ki, solucanlar kendi başlarına toprak havalandırmada rakipsizdirler. Topraktaki dolaşım, hayvanlar bitkileri yer sindiririrler 1) Solucanlar bitki artıklarını yuvalarına çekerler. Tesbih böcekleri de bunlardan faydalanır. 3) Küçük böcekleri daha büyükleri yer. 4) İplikli kurtlar ve algı kabuklu hayvanların (böceklerin) kitin tabakalar, yerler. 5) Bakteriler en küçük parçaları dahi işlerler. Böylece bu safhalarda gıda maddeleri teşekkül ederi 7) Bunlar da yeni bitkilere gıda olurlar.

    Bavyera'da yapılan bir tecrübede, açtıkları deliklere kuru yaprakları çeken solucanların toprağın erozyona uğramasını engelledikleri tesbit edilmiştir. Yağan yağmur, toprağı çekip götürmeyerek bu delikler vasıtasıyla dengeli olarak toprak İçine geçip depolanmaktadır. Solucanların deliklere yerleştirdikleri kuru yapraklar da sindirildikten sonra çok faydalı gübre haline gelmektedir. Fakat umumiyetle 30–40 cm. derinlikte yapılan mekânize ziraat, solucanlara çok zarar vermektedir. Solucan yönünden zengin olan yerlerde toprağın sadece üstten 5 – 10 cm. kadarlık bölümünün havalandırılması yeterli olacaktır. Şayet, daha derin havalandırma yapılırsa zengin humus tabakası çok altlara ve verimsiz toprak da üste çıkacağından, ilâve olarak kuvvetli gübreleme gerekir. Fakat, kimyevi gübreler de solucanlar üzerine menfi bir tesir yapmakta ve bu canlıların sayılarının azalmasına sebeb olmaktadır. Milyonlarca yıldan beri Yaratıcı'nın emriyle; suni gübrelerin ne pahalı oluş ne de verimsizleştiricilik gibi mahsurlarına sebeb olmadan toprağın verimini artırma konusunda vazife gören bütün bu küçük canlıları koruması, insan için bir zarurettir.

Sayfayı Paylaş