Renk Seçimi
+ + + + + + + + + + + + + + X

Edirne Efsaneleri ( Tüm Edirne Efsaneleri)

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve Suskun tarafından 13 Şubat 2012 başlatılmıştır.

        
  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.344
    Beğenileri:
    146
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye


    Edirne Efsaneleri
    [​IMG]
    KIRKPINAR EFSANESİ

    Rumeli’ye geçen kırk akıncı Edirne yakınlarında Ahır Köy çayırlığında güreşe tutuşur. Bunlardan ikisi güreşi gece yarısına kadar sürdürür. Bir türlü yenişemeyip son nefeslerini verirler. Arkadaşları onların mezarlarını hazırlayıp yan yana gömerler. Daha sonra sefer dönüşünde bu iki yiğidin mezarların yerlerinde gür bir pınarın aktığını görürler. Yöreye ilk ayak basan kırk yiğidin anısına buraya Kırkpınar adı verilir. Ayrıca kırk sayısının kültürümüzde kutsal bir yeri vardır.
    Diğer bir varyanta göre 1346 yılında Orhan Gazi'nin Rumeli'yi ele geçirmek için düzenlediği seferler sırasında, büyük oğlu Süleyman Paşa 40 askerle Bizanslılar'a ait Domuzhisar'ın üzerine yürür. Baskınla burasını ele geçirirler. Öteki hisarların da ele geçirilmesinden sonra, 40 kişilik öncü birlik geri dönerler ve şimdi Yunanistan'ın topraklarında kalan Samona'da mola verirler. 40 cengaver burada güreşe tutuşurlar. Saatlerce süren güreşlerde, adlarının Ali ile Selim olduğu rivayet edilen iki kardeşin bir türlü yenişemedikleri görülür.

    Daha sonra bir Hıdrellez gününde, Edirne yakınlarındaki Ahıköy çayırında aynı çift yeniden güreşe tutuşurlar. Bütün bir gün güreşmelerine rağmen yine yenişemeyen kardeş pehlivanlar, gece boyunca da mum ve fener ışığında mücadelelerini sürdürmeye devam ederler. Ancak solukları kesilerek oldukları yerde can verirler.

    Arkadaşları onları aynı yerdeki bir incir ağacının altına gömerek oradan ayrılırlar. Yıllar sonra ise aynı yere gittiklerinde iki pehlivanın mezarlarının bulunduğu yerde gür bir pınar görürler. Bundan sonra halk orada yatanların anısına o yöreye, “Kırkpınar” adını verirler.

    I. Murat, Edirne’nin alınmasından sonra Edirne’de güreşçiler tekkesi kurmuş ve bundan böyle de her sene güreş yapılması bir gelenek haline gelmiştir.

    Bir başka iddiaya göre ise Kırpınar Güreşleri'nin tarihçesi çok daha öncesine dayanır. M. Atıf Kahraman'ın aktardığına göre Sarı Saltuk Bizans'ın ve Bulgarların içinde bulunduğu karmaşadan yararlanarak 1261'de Edirne'yi Bulgarlardan aldı. Sarı Saltuk 40 yıl Edirne’de kaldıktan sonra Dobruca’ya gitmek zorunda kaldı ve burada vefat etti. Bunun üzerine Bizans hükümdarı Andronikos, oğlunu Edirne’ye vali yaptı. Bu iddiaya göre kendisi de bir pehlivan olan Sarı Saltuk Osmanlılardan önce Kırkpınar Güreşleri'ni ilk düzenleyen kişidir.

    [​IMG]

    GÖL BABA EFSANESİ
    Yaşlı bir adam, bir köye gelir Kapı kapı dolaşarak bir parça ekmek ister; ama kimse yardımcı olmaz Fakat bir eve geldiğinde kadın, ona; "Benim de ekmeğim yok Çocuklar da sürekli ekmek istiyorlar; fakat onları oyalamak için fırına tezek koydum" der

    Yaşlı adam da; "Biraz verirsen çok makbule geçer" der Kadın da; "Fakat onlar tezek Nasıl olur???" der Yaşlı adam; "Git, getir" der Kadın, gider ve fırını açar Bir de ne görsün! Tezeklerin yerinde ekmek vardır Ekmeği alır ve yaşlı adama götürüp verir

    Yaşlı adam, kadına; "Çocuklarını al ve benimle gel; ama sakın arkana bakma!" der Kadın, yaşlı adamla gider; ama dayanamayıp arkasını döner ve bakar Baktığı anda da kadın taşa dönüşür ve köy yok olur
    Bugün o köyün yerinde olan göle Gölbaba denilmektedir



    [​IMG]
    MERİÇ NEHRİ EFSANESİ

    Tarih içinde efsaneler dilden dile günümüze dek süregelmiştir. Bunlardan Meriç Nehri'ne ait efsane de ORPHEUS ile EURYDİKE'e arasındaki aşkı anlatır.


    ORPHEUS İLE EURYDİKE

    O gün dağlar, taşlar, ağaçlar ve dağ, orman, su perileri, bütün yaratıklar, Meriç Nehrinin iki yakasında sıra sıra saygıyla durmuşlar, Meriç Nehri'nin sularına karışıp aşağılara doğru akıp giden bir kesik başı, mitolojik şair Orpheus'un kesik başını göz yaşlarıyla seyretmişler.


    Orpheus'un kesik başı gene kendisi gibi parçalanıp sulara atılmış ve ilk defa ustasız çalan Lir'inin eşliğinde son türküsünü söylüyormuş;

    "Saadet yapraklar üzerinde ki bir çiğ tanesi gibidir. Kendisinden emin, pırıl pırıl dururken birden titreyiverir. O zaman da aşkın gözyaşları olarak yere düşer."

    Kader biraz da davranışımızın sonucudur; o yüzden insanoğlu kendi kaderine tesir edebilir. Ama saadetimiz mutlaka başkalarının elindedir. Orpheus ile Eurydike Efsanesi, insanlığın bu yönünün bir hikayesidir.

    Orpheus, Yunan Mitolojisinin pek ünlü bir şairdir. Babası Trakya Kralı Oiagros, annesi İbe Dokuz Sanat perilerinden (müz'lerden) şiirin, destanların temsilcisi Kalliope imiş. Ölümlüler içinde onun üstüne lir çalabilecek kimse çıkmamış. Hatta Orpheus'a lir'i Apollon hediye etmiş.

    Kitaplar Orpheus'un Edirne civarında, Meriç boylarında yaşamış olduğunu yazar.

    Orpheus, lir'ini eline alıp da, çalmaya başladımı, dağlar, taşlar, ağaçlar yer yerinden kalkar, onun çevresinde toplanır, bütün canlılar; kurdu, kuzusu, ehlisi, vahşisi; inlerinden çıkıp gelirler, içleri en güzel duygularla dolu halde, onu dinlerlermiş.

    Orpheus, gece yarısı kalkar, civarın en yüksek yerine çıkar, başlarmış lir'ini çalmaya, o zaman, ustası Alpollon, çırağının o büyülü çalışına tutulur, onu bir an önce görmeye, yakından dinlemeye koşarmış; Apollon, güneşi temsil eden Tanrı olduğu için, güneş olup kocaman ve uykulu gözlerle kıpkırmızı doğarmış. Derler ki, Bahar geldi mi güneşin, bir süre, her gün biraz daha geç doğması o yüzdenmiş.

    Orpheus bir yerde durmaz, çaldıklarına kendisine de kapılır, dağlarda, bayırlarda, ormanlarda gezermiş.

    Bir gün ormana girmiş. Serin bir kaynaktan su içmiş, yüzünü gözünü yıkamış, serinlemiş. Sonra dibinden o suyun çıktığı kayanın üstüne oturmuş, almış gene lir'ini eline, başlamış çalmaya...

    Az önce suyundan içtiği kaynağın su perilerinden Eurydike de çimenlere yüzü koyun uzanıp, dirsekleri yerde, çenesini ellerine dayamış Orpheus'u dinliyormuş. Orpheus coşkunluğuyla kendisinden başka hiçbir şeyin farkında olmayarak durmadan çalışıyormuş. Çok sonra çevresinde toplanıp dinleyenlerin arasında Eurydike'yi görmüş. Birden duraklamış, bu duygunun ılık bir su olup içinde tatlı tatlı aktığını hissetmiş. Eurydike iki gözü Orpheus'ta öylece duruyormuş. O zaman orada toplanan dağlar, taşlar, bütün canlılar Orpheus'un duraklamasının sebebini anlamışlar; aşka olan sonsuz saygılarıyla birer birer oradan uzaklaşmışlar. Eurydike ile Orpheus gözleri birbirlerinde hala öyle duruyorlarmış.

    İşte o andan itibaren Orpheus yalnız Eurydike için çalmaya başlamış. Çalışı ne kadar sürmüş bilemiyoruz. Fakat Orpheus ilk defa o gün dağlara çıkıp Apollo'nu selamlamayı unutmuş ve Orpheus'un lir'inin sesiyle doğmaya alışmış olan güneş ilk defa o gün gecikmiş. Eskiden tüyleri kar gibi beyaz ve lekesiz olan, sırf gevezeliği yüzünden Apollon tarafından cezalandırılıp karartılarak bugünkü haline döndürülen karben, o sabah çatlak sesiyle: "Orpheus Tanrılar ihmal edilmekten hoşlanmazlar ve asla ortak kabul etmezler, dikkatli ol!" diye ötmüş.

    Ama Orpheus mesut ve memnun, Eurydike'sinden başka hiçbir şeyin farkında değilmiş. O zaman başı Eurdike'nin dizlerinde gözleri gözlerin de Orpheus'un şöyle konuştuğunu duymuşlar: "Eurydike'm; dünyayı kucaklamak için açık duran kollarımı kavuşturmaya korkmuyorum artık. Çünkü onların arasında sen varsın. Ne için, kimin için söylediğini bilmediğim şiirlerimi, türkülerimi yalnız senin için söylemenin güzel ve büyük heyecanı içindeyim sensiz bir saniye duramam artık ben".

    Eurydike ile Orpheus'un tanışmaları ve evlenmeye karar vermeleri bir olmuş. Heyhat hangi saadet devamlıdır ki; sen Apollon: Parnas dağında ki koca pyton yılanını oklarınla vurup öldürdüğün halde, çırağına, ancak sana layık şarkıları terennüm eden Orpheus'a bu mutluluğu çok gördün. Trakya'nın kendisi çok ufak fakat zehiri o nispette korkunç engerek yılanını görüp Eurydike'nin ayağını sokmasına mani olamadım.

    Gerçekten de öyle olmuş. O heyecan içinde kalkıp gidecekleri sırada otların arasından bir engerek yılanı çıkıp bütün zehirlerini Eurydike'nin ayağına akıtmış.Bazı efsaneler Eurydike'nin o sevinç içinde koşarken yılana bastığını o yüzden yılanın kendisini soktuğunu naklederler ama sonu hep bir: Eurydike oracıkta ölmüş.

    Orpheus, bulmasıyla kaybetmesi bir olan saadeti Eurydike için bir kere daha çalmaya, söylemeye başlamış. Gezmediği, dolaşmadığı yer kalmamış. O kadar acıklı söylüyormuş ki, en sonunda öbür dünyanın tanrısı Hadesle karısı merhametsiz Tanrıça Persephone bile ona acımışlar ve yer altı dünyasına girerek Eurydike'yi görebilmesi için Orpheus'a izin vermişler. Orpheus'un lir'inin büyülü namelerinden merhamete gelen Persepone daha da yumuşayarak Orpheus'un Eurydike'yi yeryüzüne götürmesine müsaade etmiş. Yalnız öbür dünyanın kanunları gereğince yeryüzüne çıkıncaya kadar arkasını dönüp Eurydike'ye bakmamasını tembih etmişler. Orpheus önde Eurydike arkada, yer altı dünyasından yeryüzü dünyasına çıkmaya başlamışlar. Ama aşkın kanunları bütün öbür kanunlardan baskın çıkmış; Orpheus dayanamamış, yeryüzüne çıkmaya kalmadan dönmüş, Eurydike'sine bakmış, Bakmasıylada Eurydike'yi ebediyen kaybetmesi bir olmuş; Persepone, tembih edileni yapmadığı için Eurydike'yi yer altı dünyasına geri almış.

    Ondan sonrada Orpheus üzüntüler için de döndüğü yeryüzü dünyasından elini eteğini çekmiş. Yine çalıyormuş, yine söylüyormuş, yine hep dolaşıyormuş, ama her şeyine de bir üzün varmış.Aynı zamanda çok güzel olan Orpheus'a tutkun Trakyalı kadınlar: "Eurydike ölmüşse biz varız. Orpheus'un gözleri artık bizleri hiç görmez oldu..." diyorlarmış.

    En sonunda o hale gelmişler ki o kadınlar, bir gün gene hüzünlü müsikisini dinledikleri bir sırada vurdum duymazlığa kızıp Orpheus'a saldırmışlar ve onu parça parça etmişler, koparılmış başını ve lir'ini Meriç nehrine atmışlar. Orpheus'un kesik başı ile lir'i son türkülerini söyleye söyleye Meriç nehriyle birlikte akıp Enez de Ege denizine dökülmüş.Sonra dalgalar onları alıp Midilli adasına götürmüş.
    Orpheus'un ölümüne su perileri, dağ perileri, orman perileri hatta Trakyalı kadınlar o kadar ağlamışlar ki göz yaşları toplanıp seller, dereler halinde Meriç nehrine akmış ve Meriç ilk defa o gün taşmış.



    [​IMG]

    Selimiye Efsaneleri​

    Selimiye'nin uzun yıllar boyunca süregelen, ağızdan ağza, nesilden nesle aktarılan hikayeleri günümüze kadar söylenegelmiştir.

    Caminin Yeri Hakkında

    Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)'i rüyasında gören padişah II. Selim, Peygamberin emri üzerine onun rüyada işaret ettiği, bugünkü cami alanının bulunduğu yere bir cami yaptırmaya karar vermiştir.

    Selimiye'nin Temel Taşları Hakkında

    Koca Sinan, ustalık eserimdir, dediği bu yapının inşaatına başlamadan önce, inşaatta kullanacağı bütün taş malzemeyi araziye yerleştirmiş. İki yıl süresince tonlarca taş zeminin üzerinde beklemiş.

    İnşaatçıların kullandığı "zeminin oturması" denen bir olay vardır. İşte Sinan Selimiye'nin zeminini önceden sıkıştırarak zeminin oturmasını sağlamıştır. Böylece iş bittikten sonra oluşacak olan çatlama ve kaymaların önüne geçmiştir.

    Temellerinin atılmasının uzun sürmesi hakkında

    İnşaat hızla ilerlemekte iken Mimar Sinan bir gün ortadan kaybolmuş. Her yeri aramışlar, ama Mimar Sinan'ı kimse bulamamış. Tam 8 yıl sonra Mimar Sinan çıkagelmiş. Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurmuş. Sultan Selim inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlenmiş: "Tez getirin Sinan'ı" diye buyruk çıkartmış. Sultan Selim bu tüm saray efradı korkudan tir tir titriyor, Selim'in gazabından korkuyorlarmış. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıkmış. Selim "anlat" demiş sadece, gözlerinden şimşekler çakıyormuş. Hazır olmasını buyurduğu celladın eli kılıcının kabzasına gitmiş. Sinan kendinden emin, temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söylemiş ve eklemiş: "Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu" demiş. Sultan Selim, eliyle cellada dur işareti vermiş ve Mimar Sinan'ın dehası karşısında diyecek bir şey bulamamış.

    Selimiye ve Çağrışımlar

    31.25 m çapındaki tek kubbesi Allah’ın tek olduğunu, pencerelerinin 5 kademeli oluşunun İslam’ın 5 şartını temsil ettiğini, 4 vaaz kürsüsünün 4 hak mezhebini işaret ettiğini, Selimiye Külliyesi’ndeki toplam 32 kapının 32 farzı anlattığını, arka minarelerde 6 yolun olması imanın 6 şartını, 12 şerefesinin ise onikinci padişah tarafından yaptırıldığının ifadesidir.
     

Sayfayı Paylaş