Atatürk Görüşleri ( özet )

Konusu 'Hayatı' forumundadır ve Suskun tarafından 17 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    İçindekiler
    İstiklal Marşı
    Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi
    Atatürk'ün Türkiye Öğretmenler Birliği Kongresi Üyeleri Onuruna Verilen Yemekteki Konuşması

    Değişik Yönleriyle Atatürk
    Fikir Hayatı
    Askerlik Hayatı
    Siyasi Hayatı
    Eserleri
    Atatürk'ün Karşılaştığı Güçlükler

    Atatürk'ün Kişisel Özellikleri
    Vatanseverliği
    İdealistliği
    Hakikati Arama Gücü
    Yaratıcı Zihniyeti
    İleri Görüşlülüğü
    Mantıklılığı
    Çok Cepheliliği
    Yöneticiliği
    Gurura ve Ümitsizliğe Yer Vermemesi

    Atatürk'ün Öğretmenlik Mesleği İle İlgili Sözleri

    Mustafa Kemal Atatürk'ün Anıları

    Atatürk'ün Son Cumhuriyet Bayramı
    Yoksul Kelimesini Beğenmedim
    ''Kumandanın Atı Kaçmaz, Kovalar!''
    Müsaade Buyurursanız Bendeniz de Masadan Kalkayım Efendim.
    ''Atatürk'ün Bir Eri Takdir Etmesi''
    Yeni Okullar
    Bundan Ötesi Eğitim Meselesi
    Bir Okul Ziyareti ve...

    Atatürk İçin Ne Dediler...

    Atatürk Kronolojisi
    Onuncu Yıl Nutku
    Atatürk'ün Kendi Sesinden 10. Yıl Nutku
    Onuncu Yıl Marşı​

    [​IMG]
    İstiklal Marşı

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
    Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
    Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
    Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
    Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

    Mehmet Akif ERSOY



    [​IMG]
    Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilirler.

    Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! (1927)

    Mustafa Kemal ATATÜRK

    [​IMG]
    Atatürk'ün Türkiye Öğretmenler Birliği Kongresi Üyeleri Onuruna Verilen Yemekteki Konuşması

    - Sadeleştirilmiştir -

    Hanımlar, Beyler!
    Seçkin topluluğunuzun içinde bulunmaktan dolayı sevincim sonsuzdur. Türkiye Öğretmen Birliği'nin Ankara'da yaptığı ilk toplantısını çok büyük bir sevinçle karşıladım. Ülkemizin sizler gibi değerli Öğretmen bay ve bayanlarının burada toplanması, Cumhuriyetimiz için verimli sonuçlar doğuracaktır.

    Baylar, bayanlar!
    Türkiye Öğretmenler Birliği'nin tüm ülkede örgütlenmesini, Konya'yı olduğu gibi Van'ı da Hakkari'yi de örgütü içine alması ve her köyde üyesi bulunmasını büyük bir ilgiyle bekleyeceğim.

    Öğretmenler!
    Yeni Nesli, Cumhuriyetin özverili Öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin değeri, yeteneğiniz ve özverinizle orantılı olacaktır.

    Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen, güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesil nitelik ve yetenekte yetiştirmek sizin elinizdedir. Seçkin görevinizin yerine getirilmesi için yüksek çabalarla kendinizi bu işe vereceğinize inanıyorum.

    Arkadaşlar,
    Ben milli eğitimimiz ve öğretmenimiz konusundaki, görüşlerimi değişik zamanlarda değişik vesilelerle söyledim. Fakat bu görüşlerimi bir cümleyle tekrar etmeyi yararsız görmüyorum.

    Öğretmenler,
    Çocuklarımızın bütün öğrenim derecelerindeki eğitim öğretimlerinin uygulamalı olması önemlidir. Memleket çocukları, her öğrenim derecesinde ekonomik hayatta geçerli, etkili ve başarılı olacak biçimde donatılmalıdır. Milli ahlakımız, uygar ilkelerle, özgür fikirlerle beslenmeli, desteklenmelidir. Bu çok önemlidir. Özellikle dikkatinizi çekeri, tehdit esasına dayanan ahlak, bir erdem olmadığı gibi güvene de layık değildir. Efendiler, bu görüşüme katıldığınızdan şüphem yoktur. Genel eğitim ve öğretim programımız da bu esasları içermektedir.

    Fakat biliyorsunuz ki, görüşlerin, programların kesin ve açık olması çok önemlidir. Bunun yanında verimli olmaları, sonuç verebilmeleri, onların becerikli, anlayışlı ve özverili öğretmenlerimiz tarafından okullarımızda çok büyük dikkat ve çabayla uygulanmalarına bağlıdır. İşte, özellikle sizden rica edeceğim nokta budur.

    Arkadaşlar!
    Yeni Türkiye'nin birkaç yıla sığdırdığı askeri, idari, inkılaplar çok büyük, çok önemlidir. Bu inkılaplar sizin, muhterem öğretmenler sizin, toplumsal ve düşünce inkılabındaki başarınızla pekiştirilecektir. Hiçbir zaman aklınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdani hür, irfanı hür nesiller ister.
  2. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    [​IMG]
    Fikir Hayatı

    Atatürk, olaylara ve geleceğe ait görüşleri ile her alanda büyük ve etkili düşünceleri olan ''büyük bir fikir adamı''dır. Gençlik yıllarından itibaren Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumla yakından ilgilenmiştir. XX. yüzyılın başları, Türk milleti için çok acı olayların geliştiği bir dönemdir. Atatürk'ün fikir zenginliğinde, içinde bulunduğu dönemin olaylarının da rolü büyük olmuştur. Çeşitli konularla ilgili okudukları, yaşadıkları, gözledikleri ve duydukları, bunlardan çıkardığı sonuçlar, onun fikir temeline kaynak olmuştur. Selanik ve Manastır şehirleri Mustafa Kemal'in fikir hayatının oluşmasında büyük etkiye sahiptir. Bu şehirlerin Avrupa kültüründen çok çabuk etkilenmesi ve Osmanlı yönetiminin bu şehirleri çok sıkı kontrol altında tutamaması, yönetime karşı olanların faaliyetlerini artırmalarına neden olmuştur. Mustafa Kemal de çeşitli çevreler ile ilişkiye girerek kendisini her yönden geliştirmiştir.

    Mustafa Kemal'in fikir hayatının en kuvvetli tarafı özellikle tarih okumasından ileri gelir. Ayrıca Tevfik Fikret ve Namık Kemal'in hürriyetçi, Ziya Gökalp'in milliyetçi fikirlerinden etkilenmiştir. Atatürk, ölene kadar bu fikir kaynaklarından yararlanarak fikir hayatını işlemiş, zenginleştirmiş ve bütünleştirerek ortaya yeni bir fikir düzeni koymuştur.

    Atatürk'ün devlet, millet ve insanlık idealine ait bu temel düşünceleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin milli politikasını belirlemiş ve temel niteliklerini oluşturmuştur.

    Bir sistem içinde şekillenen bu düşünceler ''Atatürkçü Düşünce Sistemi'' olarak tanımlanmıştır. Atatürkçü Düşünce Sistemi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne milli bir devlet niteliği veren ilkelerden oluşmuştur. Türk Devleti de, Atatürk'ün kendi zamanında, ortaya koyduğu bu fikirlere göre şekillenmiştir. Bu bakımdan bu sistem, Türk milletinin milli birlik ve beraberliği, mutluluğu için uygulanması gereken, vazgeçilmez bir unsur olmuştur.

    [​IMG]
    Askerlik Hayatı

    Atatürk her şeyden önce büyük bir asker ve komutan olarak tarihi bir şahsiyet olmuştur. Onun hayatı egemenlik ve bağımsızlık savaşının büyük komutanı olarak 1922 yılının Eylül ayına kadar hep savaş alanlarında geçmiştir. ''Ben, askerliğin, her şeyden çok sanatkarlığını severim.'' diyen Atatürk, büyük bir asker ve kumandan olarak üstün yetenekleri olan bir insandı. O, tüm yeteneklerini orduda göstermiş, savaş alanlarında büyük bir komutan olduğunu ispat etmiştir. Çanakkale Savaşı'nda askerlere ''Size ben taarruz emretmiyorum. Ölmeyi buyuruyorum. Biz ölünceye değin geçecek zaman aşamasında, yerimizi başka güçler ve komutanlar alabilir.'' demiştir. Bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi Atatürk çok cesur ve kararlı bir komutandı. O, savaşlarda güçten çok, o güce ve amaca uygun yöneltmek ve yönetmenin önemli olduğuna inanıyordu.

    Askerlik hayatında daima kararlı olan Atatürk, verdiği karardan da asla dönmemiştir. Sorumluluktan korkan bir komutanın hiçbir zaman gereken kararları alamayacağını belirten Atatürk, girdiği tüm savaşlarda sorumluluk almış ve hep ağır görevlere talip olmuştur. İsmet İnönü, Atatürk'ün başkomutan olarak başarısının sırrını şöyle açıklıyor: ''Atatürk, zaferi sağlayan bu ordunun teşkilinde ve seferlerin acı günlerine dayanmakta, netice günlerinde kesin vuruşla sevki idare (yönetmekte ve sevketmekte) de hakkıyla başkomutanlık etmiştir. Ümitsizlik anlarını yenmiş, vasıtasızlık ve imkansızlık unsurlarını tesirsiz bırakmıştır.''

    Mustafa Kemal, askerlik hayatındaki başarıları ile yok olmaya mahkum edilmiş bir milleti ayağa kaldırmış, ona eski güç ve kudretini tekrar kazandırmıştır.

    [​IMG]
    Siyasi Hayatı

    Atatürk, Türk milletinin kötüye ve ümitsizliğe yönelik kaderini değiştirmiş ve ona yeni bir yön vererek milli birlik ruhu içinde başarıya ulaştırmıştır. O, yiğit bir asker, büyük bir komutan olduğu kadar, tam bir inkılapçı ve gerçeği gören bir ''devlet adamı''dır. Onun askeri başarılarını, sosyal ve siyasi başarıları takip etmiştir. Devlet adamlığı, Atatürk'ün hayatında önemli bir yönü olarak kendisini göstermiştir. O, komutanlık özellikleri ile, inkılapçı ve devlet kurucu özelliklerini kişiliğinde en yüksek derecede yaşamış bir insandır.

    Ordu ve milletle bütünleşmesi, kaynaşması, onu hem büyük bir komutan hem de büyük bir devlet adamı yapmıştır. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurup inkılap hareketlerini gerçekleştirmekle ne kadar büyük bir devlet adamı olduğunu ispat etmiştir.

    Atatürk, daha gençlik yıllarında, dünya siyasal olayları ile ilgilenmiş, devlet şekillerini en ince ayrıntısına varıncaya kadar incelemiştir. Bu incelemeleri sonucunda en iyi yönetimin milli egemenlik esasına dayalı yönetim olduğunu görmüştür. O, milli egemenlik sisteminin, Türk milletinin yapısına en uygun yönetim şekli olduğuna inanmıştır. Kurduğu yeni devlet demokratik, modern ve laik bir milli cumhuriyettir. Atatürk bu devletin bir hukuk devleti olması için büyük mücadele etmiştir. ''Kesinlikle akıldan çıkarmamalısınız; bizim en büyük gücümüz, bugün de yarın da dürüst, açık bir politika ve sözlerimizde doğruluk olacaktır.'' sözleriyle Atatürk siyasi hayatta doğruluğa ne kadar önem verdiğini vurgulamıştır.

    Türk Ordusu ve Türk milleti ona inanmış ve güvenmiştir. Atatürk'ü üstün bir asker, devlet ve siyaset adamı yapan da bu inanç ve güven olmuştur.


    [​IMG]
    Eserleri

    Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün en büyük eseridir. Sağlam temeller üzerine kurduğu bağımsız, modern ve çağdaş Türkiye Devleti'nin temellerini de çeşitli sözleriyle ve yazılarıyla tespit ve tarif etmiştir. ''Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, İnkılapçılık'' ilkeleri Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri olmuştur.

    Atatürk, Meşrutiyet'in ilanından sonra bütün ilgisini askeri çalışmalar üzerinde toplamıştır. Subayların yeni esaslara göre mesleki bilgilerini artırmak düşüncesiyle, 1908-1918 yılları arasında askerlik tekniği ve sanatına dair yazdığı üç ve tercüme ettiği iki eseri yayımlanmıştır.

    ''Nutuk'' Atatürk'ün en önemli eserlerinden biridir. Nutuk, Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi'nin İkinci Büyük Kongresi'nde 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında okunmuş bir metindir.

    Mustafa Kemal Atatürk, belgelere dayanarak yazdığı Nutuk'u aralıklı olarak altı gün içinde 36 saat 31 dakikada okumuştur. Nutuk'ta Milli Mücadele ve 1927 yılına kadar gerçekleşen Türk inkılap hareketlerine yer verilmiştir. ''1919 senesi Mayıs'ının 19. günü Samsun'a çıktım...'' diye başlayan bu eserde Atatürk, Milli Mücadele'nin bütün gelişmelerini, Türk inkılap hareketlerini anlatmış, yer yer görüş ve düşüncelerini belirtmiştir. Nutuk, Kurtuluş Savaşı'nı ilk ağızdan anlatan ve aydınlatan en güvenilir kaynaktır.

    Atatürk, okullarda okunmak üzere 1929-1930 yıllarında liseler için ''Vatandaş İçin Medeni Bilgiler'' adlı bir kitap yazmıştır. Bu eseri önemli bir ders kitabı olarak uzun süre okutulmuştur. Ayrıca yine liseler için 1930-1931 yıllarında hazırlanan dört ciltlik Tarih ders kitabının her çalışmasına bizzat katılmış, her satırını incelemiş, bazı bölümlerini kendisi yazmıştır. Daha sonra, Milli Eğitim Bakanlığı bu eserleri temel alarak ilk ve ortaokullar için Tarih ders kitapları hazırlatmıştır.

    Matematik konuları ile de yakından ilgilenen Atatürk, bu alanda bir de eser vermiştir. 1936-1937 yıllarında geometri öğretimine ışık tutacak ''Geometri'' adıyla yazdığı eser, 1937 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bastırılmıştır. Bugün halen kullanılmakta olan geometri terimlerinin büyük bir kısmı Atatürk tarafından Türkçemize kazandırılmış ve bu kitaba alınmıştır.

    Atatürk, kültürünü geliştirmek düşüncesiyle son nefesine kadar okumuş kendini tamamlamış ve pek çok alanda eser de vererek çok yönlü bir fikir adamı olduğunu ispatlamıştır.

    Atatürk'ün Karşılaştığı Güçlükler

    Önder bir kişiliğe sahip olan Atatürk, hayatı boyunca pek çok güçlükle karşılaşmıştır. Hem savaş meydanlarında, hem de siyaset alanında karşılaştığı güçlüklerle mücadele etmiş çok zor anlar yaşamış ancak hep başarılı olmuştur.

    Atatürk, Osmanlı Devleti'nin yıkılış savaşlarında bile zaferler kazanmış bir komutandır. Komutan olarak ilk büyük başarısını üstün düşman kuvvetleri karşısında Çanakkale Savaşları'nda kazanmıştır. Ancak daha önce Trablusgarp Cephesi'ndeki başarısı da akıldan çıkarılmamalıdır. Atatürk'e göre muharebede, kuvvetten çok, kuvveti amaca uygun sevk ve idare etmek önemlidir.

    O, kendisindeki üstün sevk ve idare yeteneği ile, her zaman düşmanını yenmesini bilmiştir. Komuta ettiği Türk askerinin özelliklerini çok iyi bilen Atatürk her zaman onlarla iç içe olmuş ve onların azim ve iradelerinden kuvvet almıştır. Onlara taarruz etmeyi değil, ölmeyi emretmiş ve onlarla birlikte Çanakkale'de ateş hattında düşmana kahramanca karşı koymuştur.

    Türk milleti, Mondros Antlaşması'ndan sonra büyük zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak milletin ufkuna bir güneş gibi doğan ve milleti ile bütünleşen Atatürk, bütün milleti seferber ederek ülkenin parçalanmaması için mücadeleye girişmiştir. O, Türk askerine ve halka vatanın bütünlüğünün ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğunu anlatırken gayet inandırıcı olmuştu.

    Milletle bütünleşen Atatürk, milletine dayanarak ve ondan kuvvet alarak Milli Mücadele'ye atılmış, iç ve dış düşmanlarla savaşmıştır. O, bütün mücadelesinde, milletine güvenmiş onun üstün niteliklerinin yardımıyla bütün güçlükleri yenmiş "yenilmez" ve "vatan kurtaran" bir komutan olmuştur.

    Atatürk, bir devlet adamı olarak siyaset alanında da pek çok güçlükle karşılaşmıştır.

    1919 yılında Anadolu'da Milli Mücadele'yi başlatırken, kuracağı Türk Devleti'nde gerçekleştireceği inkılap programını da belirlemiştir. Asıl hedefi, modern, çağdaş bir Cumhuriyet kurmaktı.

    Bütün yapmak istediklerini vicdanında bir milli sır gibi saklamak zorunda kaldı. Onları, en yakın arkadaşlarına bile açmaktan çekindi. Çünkü, çevresindekilerin çoğu bu hedefi anlayacak seviyede değildi. Eğer erken bir vakitte bu düşüncelerini arkadaşlarına aktarmış olsaydı belki çoğu direnebilir ve muhalefete geçebilirdi. Hedeflediği hiçbir işi, zamanından önce gerçekleştirmeye çalışmamış, sabırla uygun zamanı beklemiştir.

    Milli Mücadele'de tespit ettiği milli sırları zamanı gelince ortaya atmış, çevresini inandırmaya çalışmış, güçlü direnişlerle de karşılaşmıştır. Herşeye rağmen kendine müdahale edenlere olgunlukla, sabırla ve bu çaresizlikler içinde ızdırapları yüreğinde duyarak katlanmıştır. Bilhassa Birinci Büyük Millet Meclisi'nde çok sert eleştirilerle karşılaşmış, fakat sabırlı ve idealist bir başkan olarak bu eleştirilere cevap vermiştir.

    O, çevresini davasına inandırarak bütün güçlükleri yenmesini bilmiş ve ideallerini birer birer gerçekleştirmiştir. Karşısına çıkan güçlüklere karşı sabırla mücadele etmiş ama herşeye rağmen gerçekleştirmek istediği hedefine ulaşmasını bilmiştir.
  3. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Atatürk'ün Kişisel Özellikleri
    Vatanseverliği
    İdealistliği
    Hakikati Arama Gücü
    Yaratıcı Zihniyeti
    İleri Görüşlülüğü
    Mantıklılığı
    Çok Cepheliliği
    Yöneticiliği
    Gurura ve Ümitsizliğe Yer Vermemesi

    [​IMG]
    Atatürk'ün Kişisel Özellikleri

    Atatürk'ün, başarılı ve çok tanınan bir insan olmasında kişisel özellikleri ve çok yönlü olması muhakkak ki büyük bir faktördür.

    Çok yönlülük Atatürk'ün kişiliğinde belirgin bir şekilde ortaya çıkan en büyük özelliğidir.

    Eşsiz yetenekleriyle tarihe unutulmaz bir insan olarak geçen Atatürk'ün bu nitelikleri onun kişilik özelliklerine de yansımıştır.

    Atatürk, doğuştan gelen güçlü bir karaktere ve kuvvetli bir iradeye sahiptir. Davranışlarındaki ince düşünme, ölçülü hareket ve dikkatli olma, Atatürk'ün her zaman önem verdiği bir özelliğidir.

    O, ileri görüşlü, hayale ve gurura kapılmayan bir liderdi.

    O, yalnız bu günü değil gelecek kuşakları da düşünüyordu. Yapacağı tüm işlerin millete faydası olup olmayacağını önceden düşünür ve ona göre hareket ederdi.

    Çağdaş uygarlığı amaç edinen Atatürk, zaman, mekan ve imkan faktörlerini en iyi bir şekilde değerlendirebiliyordu.

    Onun bu özellikleri düşmanları tarafından bile takdir edilmiştir.

    İngiltere Başbakanı Lloyd George (Loyd Corç) İngiltere Parlamentosu'nda onu şöyle anlatmıştır: ''Arkadaşlar! İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki, dünyanın beklediği son dahi, bir anda Türkiye'de ortaya çıktı. Hem de bize karşı... Bütün dünyaya karşı... Elden ne gelebilirdi?''

    Atatürk'ün kişilik karakterinin oluşmasında doğuştan gelen yetenekleri ile eğitimle kazandığı alışkanlıklarının sentezi hakimdir.

    Atatürk'ü daha iyi anlamak ve somut delillerle tanımak gerekir. Bu nedenle Atatürk'ün kişiliğini belirleyen özellikleri, yeni nesillerin zihinlerine kuvvet alınacak bir güç kaynağı olarak yerleştirmeliyiz.


    [​IMG]
    Vatanseverliği

    Vatan sevgisi Atatürk'ün en önemli özelliğidir. Millet sevgisinin ayrılmaz bir parçası olan vatan sevgisi, onun fedakarlıklarla dolu hayatının her döneminde, hayranlıkla söz edilecek hatıralarla doludur. Herşeyi göze alarak Milli Mücadele'ye girişmesi, ondaki vatan ve millet sevgisinin üstünlüğünü ve fedakarlığını açıkça göstermektedir.

    Vatan savunmasını her şeyden önemli gören Atatürk'e Kurtuluş Savaşı'nı kazandıran da bu eşsiz vatan sevgisi ve milletine olan büyük güveni olmuştur. Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri, düşmanların mel'un ihtiraslarına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir. sözleri ve inancı, Milli Mücadele'de kendisine ve milletine rehber olan onu başarıya ulaştıran temel düşünce olmuştur. Vatanı için her türlü zorluğa katlanan Atatürk, hayatının en zor günlerinde kendisini eritip bitiren hastalığıyla mücadele ederken bile vatanını ihmal etmemiş, Hatay'ın Türkiye'ye katılması için gayretlerini sürdürmüştür.


    Vatanı ve milleti için yaptığı hizmetleri asla yeterli görmeyen bir ruh yüceliğine sahip olan Atatürk, hayatı boyunca yurdunu, dünyanın en gelişmiş ve en çağdaş memleketleri düzeyine çıkarmak için mücadele etmiştir. ''Bu vatan çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya layıktır.'' sözleriyle vatana olan sevgisini açıkça ortaya koymuştur.

    Onun vatan sevgisini gösteren önemli olaylardan birisi İngiltere Kralı Edward (Edvırd)'ın Türkiye ziyareti sırasında yaşanmıştır. İngiltere Kralı Edward İstanbul'a geldiği zaman, yatından bir motora binerek, Dolmabahçe Sarayı'na gelmişti. Deniz dalgalı olduğu için kralın bindiği motor dalgalar nedeniyle inip çıkıyordu. Kral rıhtıma çıkmak istediği bir sırada eli yere değdi ve tozlandı. O sırada Atatürk de kralı rıhtımdan almak üzere kıyıdaydı. Kral elini silmek isteyince, Atatürk; ''Vatanımın toprağı temizdir; elimi ve elinizi kirletmez!'' diyerek elinden tutup kralı rıhtıma çıkardı. Bu örnek, Atatürk'ün vatanseverliliğini açıkça göstermektedir.

    Atatürk yaptığı herşeyi Türk milletine dayanarak, Türk milletine güvenerek ve bu milletin büyüklüğüne inanarak yapmıştır. Onun vatanseverliği aslında milliyetçiliği ile iç içedir ve büyük bir milliyetçidir. Türk milletine aşıktır, ona saygı ve sevgi ile yürekten bağlıdır. Bunun için de en gelişmiş milletlerin seviyesine ulaşmayı, hatta bu seviyeyi aşmayı Türk milletine hedef olarak seçmiştir. Türk gençliğine düşen görev de bu yolda çalışmaktır.

    [​IMG]
    İdealistliği

    Atatürk'ün idealleri, Milli Mücadele'den çok önce şekillenmiş ve zamanı gelince uygulanacak bir sisteme bağlanmıştır. Atatürk'teki vatan ve millet sevgisi, onun büyük bir idealist olmasına yol açmıştır.

    Onun idealleri, Türk milletinin ihtiyaçlarından doğmuş, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi'nde gerçekleşmiştir.

    O, bu idealleri ve fikirleri ile yeni nesillere hedef ve yol göstermiştir. Gelecek nesilleri de düşünmeyi ideal edinen Atatürk'ün, ilk ve en büyük ideali, vatanın bütünlüğü ve milletin tam bağımsızlığı olmuştur. ''Türkiye halkı asırlardan beri hür ve müstakil yaşamış ve istiklali bir lazım-ı hayatiye telakki etmiş bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır. Yaşayamaz ve yaşamayacaktır.'' ''Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir davranışa hak kazanamaz.'' sözleriyle bu inancını ifade etmiştir.

    Ülkemiz işgalden kurtulduktan sonra, milli egemenliğe dayalı bağımsız Türkiye ideali gerçekleştirilmiş ardından da sosyal ve kültürel alanda kazanılacak zaferlerin planı yapılmıştır. Çünkü, Atatürk'ün ideali, milli birlik ve beraberlikle bütün güçlükleri yenmekle birlikte Türk milletini modernleştirmek ve çağdaşlaştırmaktır. ''Memleket kesinlikle modern, medeni ve refah içinde olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır.'' sözleriyle Atatürk, Türk milletinin yükselmesi için tüm fedakarlığı yapacağını da belirtmiş ve bunu bir hayat meselesi olarak görmüştür. Bunun için Atatürk, Türk milletine en medeni milletlerin gelişme seviyesine ulaşmayı, hatta bu seviyeyi aşmayı hedef göstermiştir. Ona göre Türk milleti, hedefini iyi seçer ve bu hedefe varmaya gayret ederse, zekası ve yetenekleri ile bu ideali gerçekleştirecektir.

    Akılcı ve gerçekçi olan Atatürk'ün, ideallerini oluşturan düşünceler de hayal ürünü değildir, gerçekleşmeleri mümkün ideallerdir. Atatürk'ün idealistliği yanında vatan hizmetinde eşsiz bir gerçekçiliği de vardır. ''Biz ilhamlarımızı gökten ve gayptan değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de, milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır'' sözleri ile gerçekçiliğini açıkça ortaya koymuştur.

    İdeallerini gerçekçilik temellerine oturtan Atatürk, uygulamalarını da gerçekçiliğe uygun yapmıştır. Atatürk, ''Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağı şeyleri yapar görünen sahtekar insanlardan değiliz.'' der. O, gerçeklerden ayrılmayan bir idealist idi. Ne kadar acı olursa olsun, daima gerçekle yüz yüze bulunmak, Atatürk'ün en belirgin özelliği idi. Körü körüne hareket, hayal ve maceraperestlik O'nun hayatında hiç var olmayan şeylerdir. İdeallerini gerçekleştirirken daima sağlam ve etkili kararlar almaya dikkat etmiştir. Hiçbir zaman milleti manasiz bir maceraya sürüklememiştir.

    Atatürk'e göre; ideal birliği, insanları birbirine yaklaştırır; onlarda ortak kader birliğinin derin duygularını uyandırır. Toplumda dayanışma duygusunun canlanmasında da ortak idealler büyük etkiye sahiptir. Büyük ideallere sahip olan milletler devamlı ve güçlü devletler kurarak varlıklarını sürdürürler. Atatürk, bundan dolayı fikirlerini ilkeler olarak ortaya koymuş ve onlan idealleştirmiştir.

    Hakikati Arama Gücü

    Vatanı kurtaran, özgür ve bağımsız Türkiye idealini gerçekleştiren Atatürk, yeni Türkiye'yi batılı olmak, modernleştirmek amacı ile çağdaş uygarlık idealine yöneltmiştir.

    İlmin ve aklın rehberliği altında sürekli çağdaşlaşmak Atatürkçülüğün en temel unsurlarındandır. Atatürk'ün idealistliğinin temelinde gerçekleri arama, bulma ve uygulayabilme gücü yatar. O, olaylar hakkında bir karara varmadan önce onları inceler ve düşünerek mantık süzgecinden geçirir. Bu olayları doğuran sebepleri tespit eder ve kararına esas olacak gerçeği bulurdu. Bu Atatürk'ün üstün yöneticilik özelliğinin bir gereğidir. Büyük işleri yaparken takip ettiği bu metot onu başarıya götürmüştür.

    Daima gerçeği arayan ve gerçeği her zaman ifade edebilen bir kişi olan Atatürk, başarıya ulaşabilmek için mutlaka dahi olmak gerekmediğini şu sözleriyle belirtmiştir;
    ''Ben askeri deha filan bilmiyorum. Herhangi bir zorluk önünde kaldığım zaman benim yaptığım iş şudur: Vaziyeti iyice tespit etmek, sonra bu vaziyet karşısında alınacak tedbirin ne olduğuna karar vermek.''

    [​IMG]
    Yaratıcı Zihniyeti

    Atatürk, büyük işler görme ve eserler ortaya koyma yeteneğine sahip, dehasını yaratıcı zihniyeti ile birleştirebilen bir liderdir. Dehası, onu olağanüstü durumlarda başka kimsenin yüklenemeyeceği işleri görmeye itmiştir. Alışılmış bir düzenin ve hayat tarzının dışında yenilikler ortaya koyması, kimsenin düşünemediği veya cesaret edemediği inkılap hareketlerini ve ileriye yönelik atılımları gerçekleştirmesi bu dehanın ürünüdür. Şahsi ihtirasını millet yolunda hizmet gayesine vermiş olan Atatürk'e göre dahinin tarifi şudur: ''Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğunda herkes, onlara delilik der.''

    Atatürk'ün bu zihniyetini askerlik, siyaset, devlet adamlılığı, alanlarında yapmış olduğu inkılap ve yenileşme çalışmalarında açıkça görmekteyiz. Çanakkale ve Sakarya Savaşları'nda ortaya koyduğu savaş taktikleri onun ne kadar kabiliyetli olduğunu gözler önüne sermektedir. Sakarya Meydan Savaşı'nda verdiği; ''Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır!... Vatanın her karış toprağı, vatandaş kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.'' emriyle Atatürk, savaş tarihine yeni bir taktik hediye etmiştir.

    Türkiye Devleti'nin idare şekli olarak ''Cumhuriyet'' idaresini kabul ettirmesi, yaratıcılığı ve cesareti sayesinde gerçekleşmiştir. XX. yüzyılın başları, saltanatın ve hilafetin güçlü taraftarları olduğu ve milletin bundan başka bir idare şekli tanımadığı bir dönemdi. Cumhuriyet'in iyi bir idare şekli olduğunu bilmelerine rağmen, bazı aydınların, böyle bir idare şeklinin Türkiye'de uygulanacağına inanmaları, hatta hayal etmeleri bile mümkün değildi. Milli Mücadele'yi zaferle sonuçlandırdıktan sonra Atatürk'ün saltanatı kaldırması ve çok geçmeden de Cumhuriyet'i ilan etmesi de onun yaratıcı zihniyetinin bir sonucudur.

    Atatürk, halifeliğin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun kabul edilerek medrese ve okul ikiliğine son verilmesi, Anayasa'dan dini hükümlerin çıkarılması ve laiklik ilkesinin getirilmesi gibi çok önemli inkılapları yaratıcı düşüncesi ve cesareti ile gerçekleşmiştir.

    Çağdaşlaşma ve ilerleme yolunda çok kısa sürede yapılan inkılap hareketlerinin her biri onun cesaretini ve yaratıcı gücünü gösterir. Çok kısa bir zamanda Türkiye'yi çağdaş, modern ve laik bir devlet yapısına kavuşturan Atatürk, Türk milletinin, dinamik ve yenilikçi özelliklerini ortaya çıkarmıştır.

    [​IMG]
    İleri Görüşlülüğü

    İleri görüşlülük Atatürk'ün en önemli özelliklerinden biridir. Onun büyük bir devlet adamı olma yönünü oluşturan özelliklerinden birisi de bu yönüdür. Tarih bilgisinin siyasette önemli bir yeri olduğuna inanan Atatürk, çok okur ve okuduklarından gerekli dersleri çıkarırdı. Bugünü anlayabilmek ve yarını tahmin edebilmek için dünü bilmek gerektiğine inanan Atatürk, tarih bilgisinin ve dehasının verdiği kavrama ve doğru karar verme gücü sonucunda başarıya ulaşmıştır.

    Türk milletinin felaket uçurumuna yuvarlanışını uzak görüşü ile çok önceden sezen ve değerlendiren Atatürk ''Yolunda yürüyen bir yolcunun, ufku görmesi kafi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi lazımdır.'' sözüyle geleceğe bakış açısını ortaya koymuştur. Çanakkale Savaşları sırasında düşmanın amacını ve asıl çıkarma bölgelerini, harekatın başlamasından önce teşhis etmesi ve gerekli tedbirleri teklif etmesi de onun ileri görüşlülüğünü ortaya koymuştur. Ancak bu tekliflerinin, üst komutanlık tarafından dikkate alınmaması, savaşın uzamasına ve çok sayıda insanın ölümüne sebep olmuştur.

    Atatürk durumu çok iyi değerlendirebilen ve olacakları tahmin edebilen bir liderdir. I. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Osmanlı Devleti'nin bir mütarekeye gideceğini, barışa kadar bunalımlı anlar geçireceğini, ordunun dağılacağını, düşmanla milletin karşı karşıya kalacağını ve şimdiden gerekli tedbirlerin alınmasının gerektiğini söylemesi ve uygulamaya geçmesi, onun sezi ve kavrayış gücünün, uzak görüşlülüğünün derecesini açıkça gösterir.

    Atatürk'ün ileri görüşlülüğüne iyi bir örnek de II. Dünya Savaşı ile ilgili tahminleridir. 1932 yılında Atatürk; Amerikalıh General Mc Arthur (Mak Artur) ile yaptığı görüşmede ''Versay Antlaşmasının, II. Dünya Savaşının tohumlarını attığını, Almanya'nın bütün Avrupa'yı ele geçirecek bir orduyu kısa bir zamanda kurabileceğini ve harbin 1940-1945 yılları arasında başlayacağını, çıkacak bir harpte Amerika'nın tarafsız kalamayacağını, Avrupa'da olacak bir harbin başlıca galibinin ne İngiltere, ne Fransa ve ne de Almanya'mn değil, sadece Sovyet Rusya olacağını'' söylemiştir. Avrupa’daki olaylar gerçekten 1939 yılından itibaren Atatürk'ün bu tahminine göre gerçekleşmiştir.

    Atatürk 1933 yılında yaptığı bir konuşmasında ise, o zaman emperyalist devletlerinin sömürgesi durumunda olan İslam toplumları için de şu tahminde bulunmuştu: ''Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Şimdi günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetlerine kavuşacak daha pek çok kardeş milletler vardır. Bu milletler bütün güçlüklere, bütün engellere rağmen, her şeyi yenecekler ve kendilerini bekleyen güzel geleceğe kavuşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak ve yerlerine, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı geçecektir.'' İslam dünyasında ve doğudaki diğer bölgelerde ortaya çıkacak devletleri, Atatürk, daha 1933 yılında yukarıdaki sözleriyle haber vermiştir.

    Atatürk'ün ileri görüşlülüğüne diğer bir güzel örnek de, Sovyetler Birliği içerisinde yaşayan Türkler için yapmış olduğu yorumdur. Atatürk, şöyle demiştir: ''Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdun müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir, kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, Tarih bir köprüdür.

    Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Soydaş Türk kardeşlerimizin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.''

    Her alanda ileriyi görebilen Atatürk için ölümünden sonra General Me Arthur (Mak Artur), şöyle demiştir: ''Ölümüyle, dünya büyük bir dahi önderini, Türk milleti en seçkin ve kahraman evladını, insanlık da, ileri görüşlü ve korkusuz bir savaşçısını kaybetmiştir.''

    [​IMG]
    Mantıklılığı

    Keskin bir mantık ve zeka gücüne sahip olan Atatürk bütün hayatı boyunca ''akıl ve mantık''a büyük değer vermiştir. ''Akıl ve mantığın halletmeyeceği mesele yoktur.'' görüşüne sahip olan Atatürk'ün kişiliğine üstünlük kazandıran ve onu evrensel devlet adamı yapan yönü akıl ve mantık kurallarına sıkı sıkıya uymasıdır. Atatürk ülke meselelerinde mantık ve şuurla hareket etmek kudretine sahipti. ''Bizim akıl, mantık ve zeka ile hareket etmek, en belirgin özelliğimizdir.'' sözü onun hayat felsefesini özetlemektedir.


    Atatürk, matematik dersine okul sıralarında büyük önem vermiş ve bu alandaki başarısı ile öğretmenlerinin takdirini kazanmıştı. Akıl, mantık ve zekayı çalıştığı için Matematik; insanı şuurlu yapar, şuur ise ileriye ve yeniliğe götürür. Akıl, mantık ve şuurla hareket etmek en büyük özelliği olan Atatürk, hayatında mantıksızlığa ve şuursuzluğa hiçbir zaman yer vermemiştir. O, bütün olayları, bir matematik işlemi yapar gibi akıl ve mantık süzgecinden geçirir ve olayları bir mantık ve bir gerçeklik temeline oturtarak çözerdi. Askerlik ve devlet hayatında onun bütün kararlarına ve hareketlerine bir düzenlilik ve ahenk veren ve bütün yaptıklarında akılcı ve mantıklı bir tutumun hakim olmasına sebep olan yine öğrenciliğinde kazandığı matematik kültürüdür. Tüm inkılaplarını mantık kurallarına uygun gerçekleştirdiğinden dolayı Atatürk bu özelliğiyle başarıya ulaşmıştır.


    [​IMG]
    Çok Cepheliliği

    Çok cephelilik Atatürk'ün bir diğer özelliğidir. Milli Mücadele'ye başlamadan önce, modern ve çağdaş bir devlet kurmayı kendisine program olarak seçmiş biri olan Atatürk, fikri hazırlığını da buna göre yapmış ve ortaya koyduğu eserler ile dehasını ispat etmiştir. Askerlik, siyaset, eğitim, sanat, edebiyat, tarih, dil, sosyoloji, din, felsefe, matematik, hukuk ve daha birçok alanda hem düşünen, hem de eserler veren Atatürk çok yönlü bir lider olduğunu göstermiştir. Ölünceye kadar da okuyarak her alanda kendi kendini tamamlamış ve yenilemiştir.

    O, savaşların en bunalımlı günlerinde bile okumayı sürdürmüştür. Milli Mücadele'den sonra inkılap hareketlerinin hazırlıkları döneminde de daima okumuş ve yakın çevresi ile okudukları üzerinde tartışmalara, fikir alışverişine girmiş, bundan zevk duymuştur. Her işi, her çalışması, yaptığı bu fikir hazırlıklarına dayanmıştır.

    1916'da XVI. Kolordu komutanı olduğu Doğu Cephesi'nde çoğu günlerini kitap okumakla ve okudukları üzerinde düşünmekle geçiren Atatürk, cephede savaşırken bile, fırsat buldukça kitap okumuştur. Bu onun okumaya ve öğrenmeye verdiği önemi açıkça göstermektedir. Bu niteliği, onun belirgin özelliklerinden birisidir.

    Atatürk Milli Mücadele'de Ağustos 1922'de Büyük Taarruz öncesi Akşehir'de karargahındaki dairesinden hiç çıkmadan birkaç gün içinde Reşat Nuri Güntekin'in ''Çalı Kuşu'' romanını okuyup bitirmiştir. Böylece okumanın her zaman ve her ortamda mümkün olduğunu göstermiştir. Bu okuma isteği, onun hayatının sonuna kadar devam etmiştir. 1936-1937 kışında, Fransızca geometri kitaplarını okuması ve bunu ''geometri'' adıyla bir eserle süslemesi Atatürk'ün hiç bitmeyen öğrenmek ve öğretmek aşkını göstermektedir.

    [​IMG]
    Yöneticiliği

    ''Hayatta en fena şey, riyakarlıktır. Hakikat ne olursa olsun riyakarlar onu temizlik ve saflık kisvesine bürünerek saklamaya çalışırlar ki, bu büyük bir tehlikedir.'', ''Hakikati konuşmaktan korkmayınız.'', ''Birbirimize daima hakikati söyleyeceğiz. Felaket ve saadet getirsin, iyi ve fena olsun, daima hakikatten ayrılmayacağız.''

    Yukarıdaki sözleriyle Atatürk gerçekçilik, açıklık ve dürüstlüğün önemini vurgulamıştır. Yetenekli bir yönetici olan Atatürk, hem askerlik hayatında hem de devlet yönetiminde gerçeklik ve dürüstlükten hiç ayrılmamıştır. Dürüstlüğün ve açıklığın bir kuvvet kaynağı olduğunu şu sözleriyle belirtmiştir: ''Asla hatırdan çıkarmamalısınız; bizim en büyük kuvvetimizi, bugün de yarın da dürüst, açık bir siyaset ve sözlerimize bağlılık teşkil edecektir.''

    O devlet yönetiminde hiçbir zaman hayalciliğe ve maceraya yer vermemiştir. Yapabilecekleri üzerinde durmuş ve onları gerçekleştirmeye çalışmıştır. ''Milleti, aklımızın ermediği, yapmak kudret ve kabiliyetini kendimizde görmediğimiz hususlar hakkında kandırarak geçici teveccühler elde etmeye tenezzül etmeyiz. Millete, adi politikacılar gibi yalancı vaatlerde bulunmaktan nefret ederiz.''

    ''Yapmak iktidarında olmadığımız işleri, uyuşturucu, oyalayıcı sözlerle yaparız diyerek millete karşı gündelik siyaset takip etmek prensibimiz değildir.'' ''Milletimizi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve harekatımla aldatmamış olmakla müftehirim. Yapacağım, yapacağız, yapabiliriz dediğim zaman onları, filhakika yapılabileceğime kani idim.'' sözleriyle yöneticiliğinin niteliklerini özetlemiştir. Atatürk milleti yönetirken, dürüst bir siyaset takip etmiş yapılabilecek işleri uygulamaya koyma esasına daima bağlı kalmıştır. ''Benim her emrim yapılır; çünkü, benden yapılmayacak emirler çıkmaz.'' diyen Atatürk, uygulanmayan kararlar vermediği için her zaman inkılap hareketlerini gerçekleştirme imkanı bulmuştur.

    Yapılabilecek işleri sırasında ve zamanında yapmanın çok önemli olduğunu vurgulayarak; ''Bir işi zamansız yapmak, o işi bozmak, başarısızlığa uğratmak olur. Her şey sırasında ve zamanında yapılmalıdır.'' demiştir.

    Yapacağı işleri günlerce, bazen aylarca inceden inceye düşünerek hazırlayan Atatürk, bir defa karar verdi mi, onu, hiçbir güçlük yolundan çeviremezdi.

    ''Büyük kararlar vermek kafi değildir. Bu kararlan cesaret ve kesinlikle tatbik etmek lazimdir.'' diyen Atatürk, verdiği kararın israrlı takipçisi olmuş ve her işini mutlaka istediği şekilde sonuçlandırmıştır. Ancak o verdiği kararların ve gerçekleştirdiği işlerin sorumluluğunu da taşımıştır. Tüm hareketlerinde sorumluluk üstlenmiş düzensizlikten ve vurdum duymazlıktan ısrarla kaçınılmıştır.

    ''Her an tarihe karşı, cihana karşı hareketimizin hesabını verebilecek bir vaziyette bulunmak lazımdır.'' sözleriyle Atatürk verdiği kararların ve gerçekleştirdiği işlerin sorumluluğunu da taşımıştır.

    [​IMG]
    Gurura Ve Ümitsizliğe Yer Vermemesi

    Hayatında karşılaştığı güçlüklerle hep mücadele eden Atatürk, hiçbir zaman umutsuzluğa düşmemiştir. Bununla birlikte başarıları karşısında gurura da kapılmamıştır. O her zaman şu sözlerini prensip olarak kabul etmiştir: ''Muvaffakiyetlerde gururu yenmek, felaketlerde ümitsizliğe mukavemet etmek lazımdır.'' ''Hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta iki şey vardır: Galip olmak, mağlup olmak.'' ''Hayat, bir ilerleme ve dinamizm kaynağıdır. İnsan ona kendini uydurmak mecburiyetindedir.'' ''Hayat demek mücadele, çarpışma demektir. Hayatta muvaffakiyet, mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeden kuvvete, kudrete dayanır bir niteliktir.''

    Atatürk'te büyük işler becerecek maddi ve manevi güç ve kuvvet vardır. Bu yüzden Atatürk, felaketlerde umutsuzluğa kapılmamış ve daima engelleri kaldırmayı ve başarıyı elde etmeyi düşünmüştür. Başarılı olunca da hiçbir zaman gurura kapılmamıştır.

    Meclis'in yeni açıldığı ilk günlerde bazı milletvekilleri, Kurtuluş Savaşı'nın yoksulluk içinde başarılamayacağına inanarak dönmeye karar verirler. Atatürk, milletvekillerinde görülen bu umutsuzluk karşısında mecliste yaptığı konuşması ile, bütün milletvekilleri geri dönse ve kendisi yalnız kalsa dahi mücadeleye devam edeceğini kesin bir dille şu şekilde ifade etmiştir: ''Düşman adım adım her tarafı işgal ederek Ankara'ya kadar gelecek olursa, ben bir elime silahımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elmadağı'na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım. Bu bayrak kanımı sindire sindire içerken ben de hayata veda edeceğim. Huzurunuzda buna and içiyorum!''. Bu sözler Mustafa Kemal'in ne kadar inançlı ve umutsuzluktan ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Milli Mücadele'de milletin bütün kaynakları seferber edilmişti. Meclis'te parasızlık ve türlü imkansızlıklar yüzünden ordunun ayakta tutulamayacağını söyleyenler karşısında O, umutsuzluğa, çaresizlik duygusuna kapılmamış, soğukkanlılığını ve direncini korumuştur. Türk milletine güvenerek ve kendisinde var olan kuvvet, kudret, azim ve iradeye dayanarak her zorluğun üstesinden gelineceğini ''Para vardır veya yoktur, ister olsun, ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır.'' sözleriyle dile getirmiştir.

    Atatürk, Sakarya Meydan Savaşı öncesinde Yunanlılar karşısında, Türk ordusunu, Sakarya Irmağı'nın doğusuna çekme gereğini duymuştu. Bu durum Meclis'te bunalıma sebep olmuştu. Atatürk'e ''Yunanlılar savunmamızı yararlarsa ne yaparız?'' sorusu sorulunca, şu cevabı ile milletvekillerini yatıştırdı: ''Böyle bir şey olursa onları Çankırı ormanlarına çeker, gerilla taktiği ile yok ederim.'' Meclis kendisine umut veren ve zafer vadeden Atatürk'ü başkumandan seçmiş ve ona büyük yetkiler vermiştir.

    Atatürk, öğünmesini bilmediği gibi, öğülmeyi de istememiştir, ''Benim için dünyada en büyük mevki ve mükafat milletin bir ferdi olarak yaşamak-tir.'' diyen Atatürk'ün gururu, öğünmesi, Türk milletinin bir ferdi olmaktan ileri gitmemiştir. Başarılarından dolayı, gurura, büyüklük duygusuna kapılmamış, kendisini beğenmişlik gibi bir zaaf göstermemiştir.

    Atatürk, büyük adam olmanın nelere bağlı olduğunu şu sözleri ile belirtir: ''Büyüklük odur ki, hiç kimseye eğilmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için hakiki mefkure ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, asla irkilmeyeceksin. Önüne sayısız engeller yığacaklardır. Kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün, derlerse, bunu diyenlere güleceksin!''.

    Yapılan bütün işlerin milletin ihtiyaçlarından ve eğilimlerinden doğmasını isteyen Atatürk, bu görüşünü şu sözleri ile ifade etmiştir: ''Gerçekte ihtirassız büyük bir iş meydana getirilemez. Fakat onun herhalde millet yolunda bir hizmet gayesine yönelmiş olması lazımdır. Başkan olan kimsenin milletin ülküsüne göre hareket etmesi ve milletin psikolojisini bildikten sonra o milletin eğilimine uyması gerekir.''

    Atatürk, yaptığı bütün işlerde Türk milletinin ihtiyaçlarını ve eğilimlerini göz önünde tutmuştur. ''Memleket ve millet hizmetlerinde önder olmak isteyenlerin ilham kaynağı, milletin gerçek duygulan ile istekleridir. Bizim, söylemeye değer bir hareketimiz varsa, o da milletin duygularına ve eğilimlerine, varlığına temas etmeğe çalışmaktan ibarettir. Her türlü başarı sırrının, her çeşit kuvvetin, kudretin gerçek kaynağının milletin kendisi olduğuna inancımız tamdır.'' sözleriyle bu düşüncesini ortaya koymuştur.

    Yapılan işleri hiçbir zaman kendisine mal etmeyen Atatürk ''Ben yaptım.'', ''Ben başardım.'' dememiştir. Büyük zaferden sonra Anadolu'da yaptığı ilk gezide halka: ''Bu zafer benim değil, milletindir.'' demiştir. Her bir başarıyı, her büyük işi Türk milletine mal etmek en önemli yönü idi: ''Eriştiğimiz başarı; milletin kuvvetlerini ve faaliyetlerini birleştirmesinden ileri gelmiştir.'' der, O, tüm inkılaplarını Türk milletinden aldığı ilhamla yaptiğını söylemekten zevk alırdı: ''İlham ve kuvvet kaynağı milletin kendisidir; milletin ortak isteği, gerçek eğilimidir. Varlığımızı bağımsızlığımızı kurtaran bütün teşebbüs ve hareketler, milletin ortak fikrinin, isteğinin, azminin yüksek görünüşünden başka bir şey değildir.'' ''Bütün yapılanlar herkesten evvel büyük Türk milletinin eseridir.'' der. Bu ifadeler onun ilham kaynağını açıkça ortaya koymaktadır.

    O, bir milleti yok olmaktan kurtarmış bir kahraman olmasına rağmen bu başarısı ile hiç öğünmemiş, başarıyı Türk milletine ve ordusuna mal etmiştir. Aşağıdaki sözleri de bunu açıkça göstermektedir; ''Vatanın kurtuluşu, kazanılan zaferler, Türk Ordusu ile büyük Türk milletinin gösterdiği kahramanlık ve fedakarlıkların eseridir.'' ''Bu zaferi kazanan ben değilim! Bunu asıl o gün (30 Ağustos 1922) tel örgüleri hiçe sayarak atlayan, savaş meydanında can veren, yaralanan, kendini esirgemeden düşmanın üzerine atılarak Akdeniz yolunu Türk süngülerine açan kahraman askerler kazanmıştır. Ne yazık ki, onların her birinin adını Kocatepe'nin sırtlarına yazmam mümkün değildir. Fakat hepsinin ortak bir adı vardır; Türk askeri!''

    Yaptığı işlerle öğünmeyen, yalnız öğünülecek işler yapmak isteyen Atatürk: ''Yaptığımız hizmetlerle öğünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin öğünmeye layık olabileceği ümidiyle teselli oluyoruz.'' der. Ona göre, millete hizmet edenler bir karşılık beklememelidir. ''Millete hizmet edenler, görevlerini yerine getirmiş olmaktan başka bir iş yapmamışlardır.'' der. Millete hizmette sürekliliğin gerekli olduğuna inanan Atatürk: ''Bir insan, hayatında büyük bir muvaffakiyet gösterebilir; fakat, yalnız onunla öğünerek kalmak isterse, o muvaffakiyet de unutulmaya mahkumdur.'' demiştir.

    Başarılardan dolayı, gurura ve gösterişe kapılmayan Atatürk, bir halk adamı olarak yaşamış, milletin çıkarlarını kendi çakarlarından, hatta canından üstün tutmuştur. Ne istemişse Türk milleti için istemiş ve bu uğurda çalışmıştır. O, Türk milletinin bir ferdi olmaktan başka bir öğünmeye kapılmamıştır. Atatürk bütün bu özellikleriyle Türk milletinin vasıflarını taşıyan ve uygulayan dahi bir inkılapçı olarak yaşadı ve bu önder kişiliği ile adını tarihe altın harflerle yazdırdı.
  4. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    [​IMG]
    Atatürk'ün Öğretmenlik Mesleği İle İlgili Sözleri
    "Ulusları kurtaranlar yalniz ve ancak öğretmenlerdir."

    "Dünyanın her yanında Öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve saygıdeğer kişileridir."

    "Öğretmenler; ben ve arkadaşlarım sarsılmaz imanla sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaştığınız bütün engelleri kaldıracağız."

    "Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri özgür, vicdani özgür, kültürü özgür kuşaklar ister."

    "Öğretmenler! Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve terbiyecileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz. Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır."

    "Öğretmenler! Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ordularınız için yalnız zemin hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve mutlaka başaracaksınız."
  5. Suskun

    Suskun V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.446
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    5.480
    Yer:
    Türkiye
    Mustafa Kemal Atatürk'ün Anıları

    Atatürk'ün Son Cumhuriyet Bayramı
    Yoksul Kelimesini Beğenmedim
    ''Kumandanın Atı Kaçmaz, Kovalar!''
    Müsaade Buyurursanız Bendeniz de Masadan Kalkayım Efendim.
    ''Atatürk'ün Bir Eri Takdir Etmesi''
    Yeni Okullar
    Bundan Ötesi Eğitim Meselesi
    Bir Okul Ziyareti ve...
    [​IMG]
    Atatürk'ün Son Cumhuriyet Bayramı

    Cumhuriyet bayramlarının günlerini ve gecelerini sabahlara kadar ayakta geçiren o zevkli, keyifli ve neşeli Atatürk, hayatının son Cumhuriyet Bayramı'nın gününü ve gecesini Dolmabahçe Sarayı'nın bir odasında ölüm döşeğinde geçirdi. Süzülmüş, takatsiz ve solgundu. Artık günleri değil, saatleri sayılıydı. Kesik kesik konuşuyor, yanındakiler de onu oyalayacak laflar söylüyorlardı. Bir aralık pencereden bol bir ışık aksetti. Elektriklerle donanmış bir Boğaziçi vapuru, sarayın rıhtımına yanaşacak kadar yaklaşmıştı. Alkışlar, ölümün kanat gerdiği bu hüzünlü odanın matemli havasını dalgalandırdı. "Üniversite gençleri tebrike gelmişler." dediler. İşaret etti, kollarına girildi. Pencere kenarındaki koltuğa oturtuldu. Ayağa kalkmak istedi, kaldırıldı.

    Eliyle vapurdakileri selamladı. Görüldü mü, sezildi mi bilmiyorum. Vapurda bir alkış tufanıdır koptu. Yaşa sesleri göklere yükselirken vapur da hareket etti. "Dağ başını duman almış"ın ilk nağmelerini işiten Atatürk yanındakilere döndü. Cansızdı fakat gözlerinde zekanın ve iradenin ışıkları parlıyordu. Fütursuz ve teessürsüz bir sesle gençlere işiteceklermiş gibi: "Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle..." dedi. Atatürk yatağına yatırıldı. Kılıç Ali'yi sert bir öksürük tuttu, dışarıya fırladı. Ben de çıktım.

    Hemşehrisi, kızları, arkadaşları, adamları için için ağlıyorlardı. Ben de onların arasında idim.


    [​IMG]
    Yoksul Kelimesini Beğenmedim


    Yoksul Kadınları Himaye Cemiyeti idare heyeti Ankara Ordu Evi'nde ''Analar Sofrası'' adıyla bir gece tertiplemişti. Buna davet edilmiş olan Atatürk ''Analar Sofrası'nın'' şeref yerine oturdu. Büfeyi açtıktan sonra cemiyet reisine sordu:

    - Cemiyetinizin adı nedir?

    - Yoksul Kadınları Himaye Cemiyeti,

    - Yoksul kelimesini beğenmedim. Türk kadınına yakışmayacak bir sıfat.

    - !...

    - Cemiyetinizin adını ben koyuyorum. ''Kadın Esirgeme Kurumu'' deyiniz. Bu teklif bütün hazır bulunan analar ve kadınlar tarafından derin bir zevkle ve alkışlarla kabul olunmuştur.

    [​IMG]
    ''Kumandanın Atı Kaçmaz, Kovalar!''


    Mahmut Bey kardeşim anlatıyor:

    Atatürk at yarışlarını pek severdi.

    O haftaki koşulara yanlarında İnönü de olmak üzere maiyeti ile birlikte gitmişti. Ata'nın koşulara şeref vermesi halk tarafından içten gelen sevgi ile karşılanırdı. Atatürk neşeli olduğu zamanlar güvendiği hayvanlardan biri için bilet aldırır, kazanırsa isabetinden dolayı gurur ve sevinç duyardı. O hafta da seçeceği hayvanı merakla bekliyorduk. Biraz sonra Ata'nın yanına zamanın kumandanlarından bir albay geldi. Sert bir selâmdan sonra:

    - Atam; bugün bendenizin yetiştirdiği atlardan biri koşacak, neticeden ümitvarım, arzu buyurursanız bu hayvan için bir bilet alın, kulunuza büyük bir şeref bahşedersiniz! dedi.

    Atatürk, albayı yukarıdan aşağıya süzdü. İnönü'ye:

    - Paşam, dedi. Bu at için siz de birkaç bilet alın. Buna İnönü:

    - Efendim, bu hafta siz oynayıp kazanın, ben de haftaya oynar, kazanırım şeklinde bir cevap verdi.

    Ata, yaverine döndü:

    - Bana bu at için 100 liralık bilet alın.

    Albay teşekkür etti selâm verdi ve kenara çekildi.

    Biz de heyecan ile o koşuyu beklemeye başladık. Birkaç dakika içinde 13 numaralı hayvana 100 liralık bilet alındığının, sıra ile başların bize dönmesinden bütün sahaya yayıldığını anladık. Fakat netice ne oldu bilir misiniz ? Bizim at 13 numara sırasını bozmak istemiyormuş gibi en geride, 13'üncü geliyor. Çok geçmeden Ata, albayı buldu. Yüzü gerilmiş bir vaziyette:

    - Albay bu ne? Ne halt ettin?

    O, kıpkırmızı kulaklarından kan fışkıracak sanki önüne bakıyor. Gözlerinden hiçbir şey kaçırmayan Atatürk beni farketti ve:

    - Baytar yine ne var?

    Diye sordu. Fırsatı yakalamıştım. Hemen:

    - Paşam siz albaya kızarak onu sakın hırpalamayınız. Bilâkis onu mükâfatlandırın, tebrik edin! Çünkü ''kumandan atı kaçmaz, kovalar''. İşte onun hayvanı da diğerlerini önüne katarak yarışı bitirdi!

    Cevabını verdim.

    Biraz evvelki yakan gözler, sertleşen yüz adaleleri yerini eski hatıraların tatlı gülüşüne bıraktı. Albayı bu suretle dehşetli bir azar yemekten kurtarmış oldum.

    [​IMG]
    Müsaade Buyurursanız Bendeniz de Masadan Kalkayım Efendim.


    Sarayda Atatürk'ün başkanlığında dil meselesi hakkında bir toplantı vardı.

    Dil uzmanlarımız, profesörlerimiz, gazete baş yazarları büyük masanın etrafında oturmuşlardı. Besim Atalay ve arkadaşlarının tezi görüşülüyordu: Tedrici tekâmülü bir yana bırakıp imâl edilmiş kelimeleri bir hamlede, dilin bünyesine sokmak. Hamleden, bir hamlede ilerlemekten büyük bir zevk ve şevk duyan Ata, bu tezi benimsedi ve herkese sordu:

    - Bu olabilir mi?

    - Hay hay, dediler.

    Ata, Yunus Nadi Beye döndü:

    - Siz ne dersiniz?

    - Bendeniz olmaz derim, efendim.

    - Öyle ise siz bu masanın başından kalkınız, Nadi Bey.

    Nadi Bey masadan kalktı. Atatürk Falih Rıfkı Beye sordu:

    - Sen ne dersin?

    - Bendeniz de olmaz derim, efendim.

    - Öyle ise sen de masadan kalk.

    Falih Rıfkı Bey kalktıktan sonra Atatürk, Necmettin Sadak'a döndü:

    - Sizin fikriniz nedir, Necmettin Bey? Necmettin Sadak doğruldu:

    - Müsaade buyurursanız bendeniz de masadan kalkayım efendim.


    [​IMG]
    ''Atatürk'ün Bir Eri Takdir Etmesi''

    İran Şahı Pehlevî Balıkesir'de... Onunla beraber merasim kıt'alarınıı dolaşıyorlar. Her sınıftan bir bölük görüyorlar. Sıra benim makineli bölüğe geldi.

    Daha evvel askere öğretmiştim ''acemi'' kelimesini kullanmayacaklardı, bunun yerine ''yeni asker'' diyeceklerdi. Çünkü ''acemi'' tabiri İranlılara hakaret olurmuş.

    Önde Şah, hemen yanında Ata, biraz arkada da ben, bölüğün yanından geçmeye başladık ve nihayetteki yeni satın alınan bir kır katırının önünde durduk.

    Er, tekmile başladı:

    - Adım Mehmet oğlu İbrahim, memleketim Ayvacık, hayvanın numarası 341, ısırmaz, tepmez, adı...

    Derhâl aklına geldi. Hayvan yeni olduğu için erler ona (Acemi) ismi vermişlerdi.

    Ere, elimi göğsüme koyarak dikkat etmesini işaret ettim. Bana baktı biraz durdu ve cevap verdi:

    - Adı... Yüzbaşıdır, komutanım...

    Şah farkına varmadı, yürüdü. Büyük adam durdu. Kulağıma:

    - Bu hayvanın hakikî ismi nedir? dedi.

    - Acemi'dir, Paşam dedim.

    İbrahim'e baktı, onu süzdü. Yanağını okşadı ve emir verdi:

    Bu çocuğa bir ay izin verin. Yaverden yol harçlığını alırsınız, dedi ve ayrıldı.



    [​IMG]
    Yeni Okullar

    Cumhuriyetin ilanından tam bir yıl sonra Erzurum'da bir deprem felaketi yaşandı. Hemen herkes harekete geçti ve vatandaşlara yardımcı oldu. İstanbul Hilmi Kitabevinin sahibi Hilmi Bey ise, kitap gönderdi; depremden zarar gören çocuklara yardım olsun diye. Bu Atatürk'ü çok memnun etti ve hemen, 8 Ekim 1924'te, Kitapçı Hilmi Beye bir telgraf çekti: ''İstanbul'da Babıali Caddesi'nde Kitapçı İbrahim Hilmi Bey'e; Erzurum yer sarsıntısında felakete uğrayanların çocuklarına armağan buyurduğunuz kitaplar dolayısıyla çok teşekkür ederim. Yurdun bilim ve kültürü için bu olay nedeniyle gösterdiğiniz ilgiyi değerli buldum. Bilim ve kültür ile donatılan bir kavimin her türlü felakete, doğadan gelse bile çare bulabileceğine işaret eden bu konudaki bağışınız bütün ulusça övgüye yaraşır anlamdadır.''

    Bir kitap yardımı karşısında heyecanlanıp harekete geçen Mustafa Kemâl, devletin bütün imkanlarını eğitim içirı harekete geçirdi. Tek isteği genç Cumhuriyete okullaşma heyecanı yaşatmaktı. Kurtuluşla birlikte başta Ankara olmak üzere yurdun dört bir köşesine birer meşale gibi okullar dikilmeye başlandı. Kurtuluş savaşı sonrasında Ankara'da 1923'te açılan ilk yüksek okul, Harp okulu oldu. Tıpkı Batılılaşmaya askeri okullar açarak başlayan Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi. Onu 1925 yılında kurulan Leyli Hukuk Mektebi izledi. Henüz medeni kanun alanında bir değişiklik yoktu ama bir Hukuk Mektebi açılmıştı bile.

    Ankara'da yüksek okulların sayısı hızla arttı. 1925 yılında Musiki Muallim Mektebi, 1927'de Gazi Orta Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü kuruldu. Bu hızlı okullaşma kısa sürede Ankara'yı bir kültür merkezi haline getirdi. Okullaşma bütün hızıyla sürerken giderek çeşitlenmeye başladı, 1933 yılında, Türkiye tarımının geliştirilmesinde büyük umutlar bağlanan Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü faaliyete geçti. Bu Enstitü 1948 yılında Ankara Üniversitesi'ne bağlandı ve Ziraat Fakültesi adını aldı. Zamanla tabiî ilimler, veteriner, ziraat sanatları ve orman bölümleri oluştu.

    1934 yılında Milli Musikî ve Temsil Akademisi yine Ankara'da kuruldu. Böylece bugünkü konservatuarın temeli atıldı. 1935 yılında, İstanbul'daki Mülkiye Mektebi'nin adı Siyasal Bilgiler Okuluna çevrildi ve Ankara'ya taşındı, Aynı yıl Ankara'da Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi açıldı. 1925 yılında kurulan Ankara Hukuk Mektebi de Hukuk Fakültesi adını aldı. 1937 yılında Ankara'da bir Tıp Fakültesi kurulması kararlaştırıldı ancak savaş çıkınca fakültenin kuruluşu 1945'e kaldı. Aynı problem Ankara'da açılması kararlaştırılan Yüksek Teknik Okulu'nun da başına geldi. 1943 yılında Ankara'da Fen Fakültesi kuruldu.


    [​IMG]
    Bundan Ötesi Eğitim Meselesi

    Atatürk'ü Milli Mücadele ve Cumhuriyet döneminde en yakından izleyen isimlerden biri gazeteci yazar Falih Rıfkı Atay oldu. Daima Atatürk'ün Sofrası'nda yer alan Atay, adetâ o döneme tanıklık etti. Yapılan işleri yakından izledi ve dönemin havasını aktaran en iyi yazarlar arasında yer aldı, Atay'a göre Atatürk, medeni kanunu kabul edip laik anlayışı hakim kıldıktan sonra bütün ağırlığını eğitime verdi:

    ''Cumhuriyetin kuruluş devrinde bir asırdan beri devam eden medeniyet mücadelesinin kesin zaferi medeni kanun ve laiklikle kazanılmıştır... Türk milletinin bir 20'inci yüzyıl topluluğuna doğru tekamül etmesi için, artık hiçbir engel kalmamıştı. Bundan ötesi eğitim meselesi idi...''

    ''... Biz ilim kafasıyla bilmiyorduk. Tefekkür kafası ile düşünüyorduk. Fakat tanzimattan beri hiç olmazsa mukayese yapma imkanları elde etmiştik. Bir karar vermek lazımdı. Bu kararı veremiyorduk. Mustafa Kemal bu kararı vermişti. 3 Mart 1924'te Hilafeti kaldırdı. Aynı yıl Nisan ayında Şeriye Mahkemeleri kalktı, adalet birliği sağlandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öğretim birliği kuruldu. Şeriye Vekalet kaldırıldı. 1925 Ağustos'unda şapka devrimi, 1925 yılının Kasım ayında tekkelerin kapatılması, bir yıl sonra da medeni kanunun kabulü; nihayet 1928'de Anayasa değişikliği ile devletin laikleştirilmesi ve yine aynı yıl latin yazısının kabul edilmesi. Demek ki ''inkılap devri'', Cumhuriyetin ilanını başlangıç olarak alırsak 29 Ekim 1923'ten 3 Kasım 1928'e kadar 5 yıl sürmüştür. Ondan sonra bütün iş yeni düzeni bütün topluluğa sindirmekte idi. Bu da Türkiye halkını yüzde yüz müspet ilme dayalı ilk eğitim terbiyesinden geçirmeye bağlı idi. Bizler Tanzimattan beri çok zaman geçtiğini sanırdık. İlk öğretim ve eğitimi görmeyen köy için Tanzimat gelmemiştir bile''

    ''... Hiçbir devlet kurucusu Atatürk kadar 'eğitim konusunun hayati önemi' üzerinde durmamıştır. 'Cumhurbaşkanı olmasaydım Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim', diyen O'dur.


    [​IMG]
    Bir Okul Ziyareti ve...

    Atatürk'ün en büyük zevklerinden biri okulları ziyaret edip, öğrencilerle konuşmaktı. Bu sayede verilen eğitimi inceleme, Cumhuriyeti emanet edeceği gençlerin düşüncelerini öğrenme fırsatı bulurdu. Öğrenciler arasındayken adeta gençliğini yaşar, kendini yenilenmiş hissederdi.

    1933 yılının Haziran ayında Ankara Erkek Lisesi'ne ziyareti de bunlardan biriydi. Ankara Erkek Lisesi, Numune Hastanesi'nin karşısındaki tepenin üzerinde şimdiki Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin arkasındaki Ankara'ya hakim olan tarihi bir binadaydı. Okulun tatile girmesi için artık gün sayılıyordu. Lise son sınıf öğrencileri bakalorya denilen bitirme sınavlarının heyecanı içindeydiler.

    O sıcak Haziran gününde Atatürk yanına Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey'i, Nuri Conker'i, Ali Kılıç'ı, Başyaverini ve Afet İnan'ı alarak öğleye doğru Ankara Erkek Lisesi'ne gitti.

    Aslında bu tarihi binaya ilk gidişi değildi. Yıllar öncesini anımsadı. 27 Aralık 1919'da Sivas'tan Ankara'ya ilk geldiği zaman gaz lambalarının aydınlığında halka burada seslenmişti. O yüzden bu binayı çok seviyordu. Bir süre Milli Eğitim Bakanlığı da çalışmalarını bu binada sürdürmüştü.

    Herkes büyük bir heyecanla Çankaya'dan gelen misafirleri karşıladı. Atatürk, tarih sınavının yapıldığı salona girmek istedi. Tarih öğretmeni Samih Nafiz Tansu'ydu. Sınavda tarih öğretmeninin yanı sıra çeşitli yerlerden gelmiş mümeyyizlerde bulunuyordu.

    Heyet sınav salonunda yerini aldı ve sınav başladı. Olay sıradan bir sınav olmaktan çıkmıştı. Artık sınavı yapacak olan hocaları değil, ülkenin tarihini yeniden yazan bir ''Önder'' di. Öğrenciler ellerinde hazırladıkları tezlerle sınav salonundan tek tek içeriye girmeye başladılar. Atatürk tezlere bakıyor sonra da öğrencilere sorular soruyordu.

    O gün sınava giren öğrencilerden birinin adı Aydın'dı. Tezini verdikten sonra Atatürk sordu, Aydın yanıtladı. Harita üzerinde açıklamalarda bulundu. Atatürk aldığı yanıtlardan son derece memnundu. Tarih önemli bir konuydu O'nun için. Cumhuriyet gençlerinin de tarihi iyi özümsemesi ve tahlil etmesi gerektiğine inanıyordu. Şimdi karşısında bu inancı gerçekleştirmiş bir lise öğrencisi duruyordu. Soruları bitince Aydm'la konuşmaya başladı:

    - Sen ne olmak istiyorsun?

    - Su mühendisi Paşam.

    - Herkes su mühendisi olabilir, seni tarihçi yapalım ne dersin?

    - Ailece böyle karar verdik, bunu değiştirmek için anne ve babamın rızasını almak lazımdır Paşam.

    - Aferim; bravo Aydın, pekiyi. O halde onlarla görüş, benim teklifimi de söyle, sonra gel Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey'e kararını bildir.

    Aydın heyecanla dışanya çıktıktan sonra Atatürk, Milli Eğitim Bakanı'na döndü ve ''Bravo bu çocuğa, bu daha şimdiden öğretmen olmuştur, insan onu güvenerek bir orta okula öğretmen olarak gönderebilir, bu çocuğu takip edelim'' dedi. Bunun üzerine Milli Eğ tim Bakanı Aydın'ın bir takdirnameyle ödüllendireceğini söyledi. Atatürk itiraz etti; ''Takdirnameden ne çıkar, daha başka bir şey yapmalı, tahsile göndermeli, Amerika'ya gönderip çocuğun çalışmasına bir değer katalım'' dedi.

    Atatürk çok keyiflenmişti, o gün geç saatlere kadar Ankara Erkek Lisesi'nde kaldı.

    Akşam Dışişleri'nin Ankara Palas'ta Balosu vardı. Saat ilerleyince bu balo hatırlatıldı Atatürk'e. Atatürk okulda öğrenci ve öğretmenlerle kalmayı tercih etti. O gün 50'ye yakın öğrencinin sınavına girdi. Tarih öğretmeni Samih Bey'e de teşekkür etti.

    Cevaplarıyla Atatürk'ü sevindiren ve Türkiye'nin geleceği açısından umutlandıran Aydın, Atatürk'ün arzusuyla yüksek öğrenimini tamamlamak için Amerika'ya gönderildi. 1942 yılında Amerika'da Harvard Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. Sonra Türkiye'ye döndü. Bilim Tarihi dalında Dünya'da ilk doktora derecesini alan Aydın Sayılı o gün Atatürk'ün sorularına eksiksiz cevap veren Ankara Erkek Lisesi öğrencisi Aydın'dan başkası değildi. Ordinaryüs Prof Dr. Aydın Sayılı Cumhuriyetin yetiştirdiği bir bilim adamı olarak, hep Cumhuriyet için yaşadı.

Sayfayı Paylaş