Renk Seçimi
+ + + + + + + + + + + + + + X

12 Temmuz Beyannamesi

Konusu 'Cumhuriyet Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 15 Aralık 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P Vip Üye

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.232
    Beğenileri:
    65
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    21 Temmuz 1946 seçimlerinden beri bir türlü dinmeyen, aksine gittikçe şiddetlenen bu anlaşmazlıklar, çatışmalar, öyle bir aşamaya gelmişti ki uzlaştırmacı bir girişim olmadığı takdirde rejimin bir çıkmaza sürüklenmesi kaçınılmazdı. Peker Hükümetinin geri adım atmaya hiç niyeti yoktu. Demokrat Parti’nin ise, hele “Hürriyet Misak”ından sonra bunu yapmasına fiilen imkan kalmamıştı. Böyle bir gerileme, muhalefet için geri dönülmez bir siyasi ölüm olabilirdi. İki parti için çıkar yol yoktu. Ancak durum böyle ilerlemeye devam edince İnönü’nün uzlaştırıcı bir rol oynayabileceği hususunda genel bir düşünce gelişmeye başladı.

    Bu olayların ardından Türkiye’de siyasi partilerin ilişkileri düzenlemeleri için etkili olan önemli olay bu sırada gelişmiştir. Birleşik Devletler Kongresi’nin Rus Emperyalizmine yayılımcı politikasına karşın, demokrasi ve hürriyeti korumak amacıyla derhal Yunanistan ile Türkiye’ye askeri ve mali yardımda bulunmak üzere kabul ettiği Truman Doktrinidir (12 Mart 1947). Bu yardım meselesi ABD kongresinde görüşülürken Türkiye’nin politik sistemini hakkında Temsilciler Meclisinde ve Senatoda hala bir takım otoriter uygulamaların olduğuna ve tam olarak demokrasinin uygulanmadığına dikkat edilmesi gerektiği tartışılmıştır. Bu tartışmalar sonucunda gözler Türkiye’nin siyasi rejimi üzerine çevrilmiştir.

    Türk hükümeti Amerikan Kongresi’ndeki gelişmeleri yakından takip etmekteydi. Amerikan Kongresinde belirtilen görüşlerin ve Batı ile daha sıkı ilişkiler kurmak mecburiyetinin Türkiye’deki siyasi gelişmeleri olumlu etkilediğini kabul etmek gerekir. Cumhurbaşkanı İnönü, Associated Press muhabirine verdiği demeçte Amerikan yardımının demokrasiyi savunmak yolunda bir adım olduğunu ve Türkiye ile Birleşik Devletler arasında daha sıkı münasebetler kurulmasının demokrasinin Türkiye’de sağlam yerleşmesine yardım edeceğini belirtmişti.

    Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, demokrasi yolundan dönülmesinin Türkiye açısından yaratacağı sıkıntıları iyi hesaplamış ve bu konuda ödün vermekten çekinmiştir. İnönü, Türkiye’nin içinde bulunduğu iç ve dış sorunları iyi değerlendirmişti. Çünkü o günlerde Türkiye ekonomik, siyasi ve toplumsal koşulları ve dünya içindeki yeri, Sovyet tehditlerinin yenilenmesi nedeniyle, tam anlamıyla demokrasiye geçiş gerekiyordu. İşte İnönü’yü harekete geçiren en önemli neden, bu sorunları çözmekte demokrasinin tek anahtar olduğuna artık inanmış olmasıydı. Bu sebeple İnönü, memleketin siyasal düzenine müdahale ederek demokrasinin tam uygulanmasını sağlamak amacıyla, Celal Bayar, Recep Peker, CHP üyeleri ve hükümet mensupları ile özel görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerde Bayar hükümetin muhalefet üzerindeki baskısından şikâyet ederek çok partili sistemi sağlam temellere oturtacak tedbirlerin alınmasını istedi. Örfi idarenin kaldırılması, halk evleriyle radyonun tarafsız olması; seçim emniyeti ve hükümet memurlarının partilere tarafsız davranmasını dair bir bildiri yayınlanmasını ayrıca istedi. Recep Peker bu istekleri reddetti. İnönü ise demokrasinin Türkiye’de yerleşmesi ve düzgün uygulanması için elinden gelini yapacağına dair söz verdi.

    Bu görüşmelerden sonra Recep Peker ile Celal Bayar arasındaki sataşmalar hat safhaya çıktı. İki tarafta birbirini suçluyordu ve demokrasinin tam olarak uygulaması için Bayar’ın görüşüne göre bu Peker ile olması mümkün değildi. Peker ise bu tür yakıştırmaları kabul etmiyordu. İktidar ve muhalefet ilişkileri bu kadar gerilmiş halde iken ortamı yumuşatmak ve demokrasinin gereklerinin uygulanması için İnönü; uzun, resmi bir bildiri yayınladı. 12 Temmuz (1947)Beyannamesi adını alan bu yazısında İnönü çok partili normal bir hayatın gereklerini ortaya koymaktaydı.

    Beyanname geçmişteki olayları, Bayar ve Peker ile yapılan sonuçsuz görüşmeleri anlatmakla başlıyor ve şöyle devam ediyordu:

    “Hükümet Reisi ile muhalefet lideri ile son günlerde memleketin iç durumu üzerindeki konuşmalarımı ve bu hususta kanaatlerimi söylemek zamanı gelmiştir.

    7 Haziran tarihinde görüşmek üzere çağırdığım Bay Celal Bayar bana Demokrat Parti’nin, idare mekanizmasının baskısı altında bulunduğunu beyan ve şikâyet etti. Haberdar ettiğim Başbakan aynı mevzuları daha evvel aralarında görüştüklerini hikâye ederek, böyle bir baskının olmadığını, idare mekanizmasının memleketin huzurunu bozacak mahiyette tahriklere karşı çok güç durumda kaldığını beyan eyledi. Bundan sonra, iki tarafı bir arada dinlemek için 14 Haziran tarihli buluşmayı tanzim ettim. Başbakan ve yardımcısı Devlet Bakanı ile Demokrat Parti Başkanı hazır bulundular. İki taraf arasında karşılıklı tartışma içinde iki buçuk saat devam eden bu konuşma, başladığı noktada bitti. Demokrat Parti Başkanı, partisinin baskı altında bulunduğu noktasında ısrar ve partisinin kanun dışı maksatlar ve ihtilal usulleri takip ettiğine dair ihtimalleri reddetti. Hükümet Reisi mekanizmasının baskı yaptığı iddiasını kabul etmeyeceğini ve şikâyet vesikalarını tetkik ve takibe hazır olduğunu tekrar söyledi ve muhalif partinin çalışma usullerini düzeltmesi lazım olduğu iddiasında kaldı.

    17 Haziran tarihinde Bay Bayar’ı tekrar kabul ettim. Bana vaziyeti arkadaşlarıyla görüştüğünü, benim durumuma karşı mütehassis olduklarını söyledikten sonra, baskı vardır kanaatinde olduklarını teyid eyledi. Bunun üzerine, iki defa görüştüğüm Başbakan, iktidar partisiyle muhalefet partisinin Büyük Meclisteki münasebetlerini ve karşılıklı çalışmaları yolunda hayırlı terakkiler olduğunu takdirle söyledikten sonra, “bizde kendimize düşen vazifeleri sadakatle ifa edeceği, size söz veriyorum” dedi ve iki ay sonra Büyük Meclis toplanıncaya kadar partilerin münasebetlerinde itimadı artıran terakkiler olacağına ümidi kuvvetli olduğunu ilave eyledi.

    Bu beyanatı Bayar’a 24 Haziran tarihinde naklettim. Bay Bayar, bana, fiili neticeye intizar edilmesi lazım geldiğini bildirdi. Bundan sonraki tartışmalar muhalefet liderinin Sivas nutkunda ve Hükümet Reisinin 2 Temmuz tarihli beyanatında ve ondan sonraki karşılıklı cevaplarda görülmüştür. Vaziyet hulasa olunursa, iki taraf şikâyetlerde ve savunmasında ısrar etmiş ve şiddetli tartışmalar esnasında karşılıklı iyi niyetinin ifadesi olan bazı tatmin edici parçalar hatırlarda kalmıştır. Siyasi havayı yumuşatan bir iyilik olmak üzere, dertleri bilenlerin, kendilerinden, karşı tarafa teskin edici tedbirler alacakları ümidi uyanmıştır. Bunun dışında olarak, durum, muhalefet partisi liderinin “fiili bir netice bekleme” şeklinde ifade ettiği hükümde görülüyor. Yani, bir başka türlü söylenirse, vaziyet karşılıklı iddialar bakımından düğüm halini muhafaza etmiştir.

    Şimdi ben, bu düğümü çözmeye çalışacağım. İki tarafın şikâyet ve müdafaalarının delillerini tafsil etmekte fayda görmüyorum. Zaten bunlar umumi efkârca da kâfi derecede bilinmektedir. Görüyorum ki, taraflardan hanginin haksız yahut hangisi daha evvel karşısını kırmaya başlamış olduğunu aramakta fayda yoktur. Ben, idare mekanizmasının baskı yaptığını Hükümet Reisinin kabul etmemesini, böyle bir hareketi tasvip etmeyeceğini katiyetle beyan eylemesini, bir teminat ifadesi olarak aldım ve bunu Bay Bayar’a söyledim. Ben, muhalefet liderinin kanun dışı maksatlar ve metodlar isnadını reddetmesini, muhalif parti çalışması için şart olan kanun içinde kalmak esasının gözünde tutulduğuna ve tutulacağına dair tatmin edici bir teminat olarak kabul ettim ve Başbakan’a bunu söyledim. Her iki taraf da uzun konuşmalardan çıkardığım bu neticelere inanmak istiyorum ve inanıyorum. Bizi bu inanışa getiren bugünkü durumu, memlekette siyasi partilerin çalışıp gelişebileceğine kati ümit veren en mühim merhale sayıyorum. Şimdiye kadar, memlekette geçen iktidar ve muhalefet tecrübesinin muvaffak olmasını bir seneden beri geçirdiğimiz tecrübelere, onların dayanamamış ve bugünkü siyasi durumu elde edememiş olmalarında görüyorum. Benim kanaatimce, bir buçuk seneden beri geçirdiğimiz ağır ve bazen ümit kırıcı olmuştur. Amma, gelecek için her türlü ümitleri haklı çıkaracak bir muvaffakiyet de temin edilmiştir. Bu durumu muhafaza etmek ve onun gelişmesini sağlamak, iktidar ile muhalefet partilerinin vazifeleri olmak lazım gelir. Gelecek için tedbirler, benim kabul ettiğim gibi, şu noktadan hareket etmekle bulunabilir. Benim bu son dileğim karşılıklı şikâyetler için mübalağa payı ne olursa olsun, hakikat payı da vardır. İhtilalci bir teşekkül değil bir kanunu siyasi partinin metodlarıyla çalışmasını temin etmek lazımdı. Bu zeminde ben Devlet Reisi olarak kendimi iki partiye karşı müsavi derece vazifeli görürüm.

    İdare mekanizmasının, yani vekillerimiz ve maiyetleri, bir seneden beri ağır bir tecrübe geçirmişlerdir. Öyle zamanlar oldu ki, memlekette Hükümetin mevcut olup olmadığı bile şüphe götürür idi.Sorumlu Hükümetin huzur ve asayiş vazifesi münakaşa götürmez. Fakat meşru ve kanunu siyasi partilere karşı tarafsız, eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır. Bu arada, siyasi partilere mensup olan ve görünen hususi maksat sahiplerinin şirretlikleri pervasız olarak tesirsiz bırakmak hususunda partilerin dikkat göstermeleri icap eder.

    Siyasi partilerin hangisi iş başına gelirse gelsin, onlar, idare mekanizmasında çalışanların haklarına ve itibarlarına karşı adaletli bir zihniyette olacaklarına inandıracaklardır. Zannediyorum ki Hükümet Reisiyle Muhalefet Lideri arasındaki son tartışmada, iki tarafın sebat ettikleri noktadan ayrılmak gayretine düşmeksizin, her iki tarafın bekledikleri şeyleri söylemiş ve temin etmiş oluyorum.

    Vatandaşlarıma, Hükümetle ve İktidar Partisiyle Muhalefet Partisi arasında görüşme ve araya girme safhalarını olduğu gibi anlatmış olduğumu ümit ederim. Varmak istediğim netice, başlıca iki parti arasında temel şartın, yani emniyetin yerleşmesidir. Bu emniyet, bir bakımdan memleketin emniyeti manasını taşıdığı için, gözümde çok ehemmiyetlidir. Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek haklarından başka bir şey düşünmediğinden müsterih bulunacaktır. Büyük vatandaş kütlesi ise, iktidar şu partinin veya öteki partinin elinde bulunması ihtimalini vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir. Bu neticeye varmak için karşılaştığım güçlükler, çok zaman, yalnız ruhi mahiyette olan amillerdir. Bu güçlükleri yenmek için, siyasi hayatımızı idare eden, iktidarda ve muhalefetteki liderlin samimi yardımlarını isterim.

    Bu beyanatımı, neşrinden önce, Başbakanla Muhalefet Lideri görmüşlerdir.”


    İnönü, bu bildiri ile CHP ve DP arasında yeni bir dönem başlatıyordu. Siyasi gerginlik azaldı ve partiler arasındaki ilişkilerde sertleşme önlendi. 12 Temmuz Beyannamesi hem CHP hem de DP tarafından olumlu karşılandı. Bununla birlikte bildiri, gerek CHP, gerekse DP içinde önemli eleştiriler, tartışmalar ve çatışmalar da yarattı. Her iki partideki çatışmalar ileride bölünmelere neden oldu.

    12 Temmuz Beyannamesi, CHP içinde zaten var olduğu bilinen çatışmayı kısa zamanda ve sert biçimde açığa çıkardı. Bu çatışmada bir taraf, muhalefete karşı sert bir politika izlenmesini istiyor ve Recep Peker’in liderliğinde birleşiyorlardı. Diğer taraf ise, muhalefete karşı daha yumuşak bir tutum içine girilmesini arzu ediyor ve bunların başında Profesör Nihat Erim yer almaktaydı. Otoriter ve sert eğilimleriyle, İnönü’nün yaratmak istediği yumuşak siyasal havaya sürekli olarak ters düşen Başbakan Recep Peker, bu kez de İnönü’nün 12 Temmuz Beyannamesiyle yaratmak istediği havaya uyum sağlayamadı.

    İnönü’nün bildiride, Peker’in DP hakkındaki iddialarını abartılı bulması ve üstü kapalı bir şekilde demokrasi tarafını yani DP tarafını tutması Peker’i tedirgin etmeye yetmişti. İktidar’ın muhalefete karşı izlemesi gereken siyaset konusunda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Başbakan Recep Peker birbirlerine açıkça ters düşmüş oldular. İnönü, muhalefete karşı daha yumuşak bir siyaset izlenmesi gerektiğini düşünüyor ve bu konuda partisini ılımlı bir tavır almaya ikna etmeye çalışıyordu. Peker ise tek partili otoriter rejiminin geleneklerinin sürdürülmesinden yanaydı. Bu düşüncesini de CHP içinde DP’ye sert davranılmasını isteyen otoriter düşünceli gruba dayandırmaktaydı.

    Kısa bir süre sonra İnönü-Peker tartışması gizlenmeyecek bir durum aldı. Peker, partiye güvenerek İnönü ile açık bir çatışmaya girişti: Peker’e göre, İnönü Cumhurbaşkanı olarak ve Anayasa gereğince hükümet politikasına dışarıdan müdahale edemezdi. Böyle bir durumda Meclis’in İnönü’ye karşı çıkabileceğini belirtti. Ona göre, siyasal partiler arasında hakemlik fikri antidemokratik bir görüştü; hakem, ancak seçim zamanında ulus olabilirdi. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı partisinin dışında ya da üstünde yer alamazdı. 12 Temmuz Bildirisi aslında iki partiye de verilmiş bir öğüttü, fakat hükümetin politikasını saptayacak güçte de değildi. O nedenle uzun ömürlü olamazdı. Peker, İnönü’ye açıkça karşı çıkmış ve görevinden ayrılmaya gerek görmediğini açıklamıştır.

    Siyasi tarihimiz açısından 12 Temmuz Beyannamesi önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu bildiri ile İnönü, demokrasiye giden yolların önündeki bazı engellerin kaldırılması doğrultusunda önemli bir adım atmıştır.

    Bildirinin sonuçlarını incelemek gerekirse, bu bildiri;

    1.Her iki partideki demokrasiye yeterince inanmayan “müfrit” partililerin tasfiyesine yol açmış ve her iki tarafta da bölünmelere neden olmuştur.

    2.Cumhurbaşkanı İnönü’nün, “Peker ile demokrasi olmaz” yolundaki görüşleri çerçevesinde, Peker ile kabinesi tasfiye edilmiştir.

    3.Cumhurbaşkanı kamuoyu karşısında tarafsız bir görünüm vererek, kamuoyunun övgüsünü toplamıştır.

    4.Demokrat Parti’nin daha ılımlı bir yola girmesinde etkili olmuştur. Böylelikle doğabilecek daha büyük gerginliklerin önü alınabilmiştir.


    İnönü, Batılı demokratik ülkeler karşısında Türkiye’nin demokratik rejim kurmakta kararlı olduğunu göstermiştir.


    [ALINTI]
     

Sayfayı Paylaş